İdris için evinin dışındaki hayat tahminlerinin fevkinde acımasızdı. Hayatın tahripkar gerçekleriyle bir bir yüzleşiyor, vücutça olmaktan ziyade zihnen kendini yorgun hissediyordu. Haksız da sayılmazdı doğrusu. Bu kadar kısa bir sürede bunca talihsizliği ardı ardına yaşamak sıklıkla rastlanabilecek bir durum değildi. Çınarlı Kahve’de yediği dayağın izleri henüz silinmeden Bitirimler Mekanı’nda başından geçen o elim hadise İdris’i iyiden iyiye sarsmış, zihnini allak-bullak etmişti. Şimdi önünde takip edeceği iki yol görünüyordu; ya isteklerini birer emir telakki eden babası, annesi ve ablalarıyla sakin ve tekdüze geçeceği aşikar bir hayat sürecek, bu arada baba mesleğinin inceliklerini öğrenip sürdürecek, günü gelince de yuvasını kurup çoluk-çocuğa karışacaktı, ya da macera dolu bir yaşamın acı gerçekleriyle yüzleşmeye alışacak ve metanetini artırmanın kendince yollarını bulacaktı. Birinci yol, karakterine ve hayat anlayışına tersti. İkincisi ise meşakkatli ve haddinden fazla tehlikeliydi.
İdris, son hadisenin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen evinden dışarı adım atmamış, geçen bu süre zarfında hangi yolu seçmesinin kendisi için daha uygun olacağını düşünüp-durmuştu. Nihayetinde, yakın çevresindeki insanlar gibi davranmanın ona göre olmadığına, kendi mizacına ve maceracı karakterine uygun davranmanın daha uygun olduğuna karar verdi. Bu kararı ile “Darıcı Rüstem’in Mahdumu” olarak anılmak yerine “Çiçili İdris” olma yolunda en büyük adımı da atmış oldu.
Ertesi gün öğle vaktine doğru ancak uyanabildi. Her zaman yaptığı gibi Ayşa’ya seslendi ancak cevap alamadı. Birkaç kez daha seslendi. Yine cevap alamayınca sallana sallana yunmalığa gitti. Bir eliyle ibriği kaldırıp diğer eline su döktü ve yalandan birkaç kez yüzüne su çarpıp ayılmaya çalıştı. Kurulandıktan sonra aşlığa indi. Anlaşılan evde kimse yoktu. Tel dolabı açtı, yiyecek bir şeyler çıkarıp ayaküstü atıştırdı. Tekrar odasına çıkıp urbalarını giyindi, fesini başına itina ile yerleştirip tahta merdivenleri hızlıca inerek kendisini sokağa attı. Şahkapısı’nın dik yokuşundan, yine sallana sallana kuleye doğru yola koyuldu.
Öylesine bir yürüyüşü vardı ki anlatmakla anlatılmaz! Sanırsınız, yürüyen genç bir insan değil de kolları ve bacakları gövdesine eğreti tutturulmuş tahtadan bir kukla. Mafsallarının her biri ayrı bir yöne doğru oynuyor. Hemen oracığa, ha yığıldı ha yığılacak! Kafası desen, hızı kesilmeye yüz tutmuş bir topaç gibi uzun boynunun üzerinde yalpalayıp duruyor.
1850’li yıllarda Şahkapısı, İstanbul’un ticari merkezi durumundaki Galata Semti’nin en güzel mahallesiydi. Bunun başlıca sebebi, mahalle sakinlerinin Galata’nın kalburüstü esnafı ve ticaret erbabı ile onların varlıklı ailelerinden müteşekkil olmasıydı. Hal böyle olunca, süslü faytonların karşılıklı gidip-geldiği ve mahalleyi tam ortadan ikiye bölen arnavut kaldırımlı geniş yolun her iki yakasındaki gösterişli konaklar, büyük ve bakımlı bahçeleri içerisinden sıra sıra boy gösterirlerdi.
Şahkapısı, esnaf ve tacirlerin olduğu kadar onlardan nemalanan çoğunluğu gayrimüslim tefeciler için de hayli gözde bir yerdi. Dara düşmüş esnaf ve tacirlere borç para verip sonra misliyle toplayan, has adamı Mekri Necip ve yancıları vasıtası ile borcunu ödeyemeyenlerin yolunu kestirip sıkıştıran, olmadı işi kötek attırmaya kadar vardıran, vicdansızlığı ile nam salmış Arsen başta olmak üzere birçok tefeci, aileleriyle birlikte burada ikamet ederlerdi. Haliyle onların pek seveni bulunmazdı lakin belli kaideler çerçevesinde borç kaime veren frenk bankerlerin İstanbul’a gelişine kadar ticaretin sekteye uğramaması için de vazgeçilmez insanlardı.
Arsen, Şahkapısı Yokuşunun hemen başında, Galata Kulesi’nin iki sokak üzerindeki üç katlı, aşı boyalı, büyük bahçeli köşkte, karısı Anuşka ve hizmetkarları ile birlikte yaşardı. Köşkün iki adam boyunda, beşer menteşe ile kasasına tutturulmuş parlak siyah renkli ve iki kanatlı bir cümle kapısı vardı. Kapı kanatlarının dış yüzünde, maharetli bir demir ustasının tezgahından çıktığı besbelli, dövme çelikten yapılma çiçek motifleri işliydi.
Arsen, böylesi ince işçiliklere para verecek mizaçta bir adam olmadığından, muhtemelen, evini yaptırdığı Ermeni taş ve ahşap ustalarına yaptırdığı gibi ona da borcuna mukabil, yok pahasına yaptırtmıştı bu işi.
Cümle kapasının hemen üzerindeki taş kemerde, dal dal boynuzları ile yaşlı bir geyiğin kafatası asılı dururdu. Mahallenin gençleri, sırf muziplik olsun diye, kimi geceler birbirlerinin omuzlarına çıkıp boynuzlara uzanır, yanlarında getirdikleri kundura cilası ve kadife bezle geyiğin boynuzlarını parlatırlardı. Şafak söküp güneşin şavkı kapıya vurduğunda, cilalanmış boynuzlar ışıl ışıl parlar, bu hal, gelip-geçenlerin gayrı ihtiyari gözlerine batardı.
Gençlerin bu muzipçe davranışları sebepsiz değildi. Aksine, Arsen’in ahvalini cümle alemin gözleri önüne sermesi babında hayli manidardı.
İdris, o gülünç yürüyüşü ile yokuşun sonuna yaklaştığında, Arsen’in Köşkü’nün açık cumba penceresinde, bir kadının el-kol işaretleri yapmakta olduğunu fark etti. Uzak olduğundan işaretleşenin Arsen’in hizmetçilerinden biri mi, yoksa karısı Anuşka mı olduğunu tam olarak seçemiyordu. Biraz daha yaklaşınca onun Anuşka olduğunu fark etti ancak, işaretleştiği kişi kimdi? Henüz onu anlayabilmiş değildi. Solundaki sokağa dalıp duvarın kıyısına sindi ve o kişiyi çaprazından görmeye çalıştı. Dikkatlice bakınca çok tanıdık biri olduğunu anladı. Bu kişi Tahir’den başkası değildi. “Gidinin yancısı” dedi içinden “ kendi ayaklarınla geldin eceline…” Sindiği duvarın dibinden pür dikkat olacakları seyretmeye koyuldu. Az sonra Tahir karşı kaldırıma doğru hareketlendi. Arsen’in Köşkü’nün dövme çelikten çiçek işlemeli parlak siyah renkli cümle kapısı gıcırtıyla açıldı. Açılmasıyla da kapanması bir oldu.
Tahir içeride, Anuşka’nın niyeti belli ve bu vakitten sonra olacaklar ise gün gibi aşikardı. İdris, kısa bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Tahir’in çıkışını bekleyip ifadesini sonra mı alsa daha iyi olurdu, yoksa onları yatakta anadan üryan vaziyette basıp Anuşka’nın gözleri önünde Tahir’e hak ettiği dersi verse mi? İkincisi, şüphesiz Tahir’in canını daha çok acıtırdı.
Biraz bekleyip etrafı da kollayarak duvara tırmandı ve köşkün bahçesine atladı. Ağaç gövdelerine sinerek arka bahçeye dolandı zira, aşlık kapıları umumiyetle açık tutulurdu. Haklıydı… Köşkün arka duvarına sinerek aşlıktan ses dinledi; ses yoktu. İdris, Anuşka’nın böylesi bir edepsizliği, hizmetkarlarının gözleri önünde yapmayacağının farkındaydı. Öyle de olsa, temkinli olmakta kendince fayda mülahaza etti. Aşlık kapısından bir kedi sessizliğinde içeri daldı. İç kapıya ulaştığında tekrar ses dinledi. Bu kez şehvet dolu iniltiler geliyordu kulaklarına. Hınzırca gülümsedi. Tahta merdivenlerin başına kadar gelip durdu. Merdivenler gıcırdayabilirdi. Anuşka ve Tahir’in iyice tava gelmelerini bekledi. Ne de olsa, tava gelen demiri dövmek daha kolay olurdu. Emin olunca parmaklarının ucuna basa basa merdivenlerden üst kata çıktı ve sofayı geçerek iniltilerin, kesik fakat sesli soluk alış-verişlere karıştığı odanın önüne kadar geldi. Kapının sövesinden göz ucuyla odada olup-bitenlere baktı. Gördü ki kızgın kısrağa binen levent Üsküdar’ı geçmek üzere, işte o vakit, hışımla odaya dalıp Tahir’in terli ensesine var gücüyle yumruğunu indirmesi bir oldu. Tahir, yediği yumruğun tesiri ile Anuşka’nın göğsüne yapıştı kaldı. İdris, Tahir’i oradan alıp boş bir çuval gibi karşıki duvara fırlattı. Beklenenin aksine, ne Tahir’in ne de Anuşka’nın çıtı dahi çıkmıyordu. Aslına bakılırsa, Anuşka’nın hiç beklemediği bu hadise karşısında dili tutulmuş, Tahir ise kendisini hırpalayanın İdris olduğunun farkına dahi varamamıştı. Sadece, başını kollarıyla korumaya çalışarak, yüzükoyun kıvrıldığı yerde yediği o okkalı tekmelerin bir an önce nihayetlenmesini bekliyordu. İdris, takati tükeninceye kadar vurmaya devam etti. Tahir’in sesi-soluğu hepten kesilmişti. İdris, onu saçlarından kavrayıp kan-revan içinde kalan suratını kendi yüzüne doğru çevirdi ve yarı baygın gözlerine bakıp
– Seni şuracıkta düzsem gıkın bile çıkmaz deyyus! Lakin bana bu halinle zevk veremezsin.
dedi. Yediği dayaktan mecali tükenen Tahir’in bu sözlere karşılık diyecek tek bir lafı bile yoktu. İdris, onu ayak bileklerinden kavradığı gibi sürüye sürüye merdivenlere kadar getirdi ve tahta merdivenlerden aşağı var gücüyle savurdu. Tahir, bakır bir sini misali gürültüyle aşağıya, merdiven başına kadar yuvarlandı. Çıplak bedeni, dertop olmuş vaziyette oracıkta kalakaldı.
İdris bir süre, onun bu acz içerisindeki halini keyifle seyrettikten sonra Anuşka’nın yanına döndü. Yatağında, dili tutulmuş halde öylece bekleyen Anuşka’nın tir tir titreyen beyaz ve diri bedeninin tüm kıvrımlarını, yukarıdan aşağıya doğru şöyle bir süzdü. Eğilip, teri teninde soğumuş ıslak yanağına bir öpücük kondurarak
– Seninle yakında tekrar görüşeceğiz Anuşka, sakın ola ki korkmayasın benden.
dedi. Ardından, merdivenleri hızla inerek Tahir’i, o anadan üryan haliyle kucakladığı gibi bahçeye çıkardı. İki adam boyundaki parlak siyah renkli, yüzü dövme çelikten çiçeklerle bezeli cümle kapısının önüne kadar getirdi ve adeta bir kum çuvalı gibi yere bıraktı. Kapının demir sürgüsünü çekti, bildik gıcırtı eşliğinde açtı. Tahir’i ayak bileklerinden kavrayıp sırtı üstü sürükleyerek kapının dışına kadar taşıdı ve oracığa bıraktı.
Dönüp de bir daha ardına bakmadan, o gülünç yürüyüşü eşliğinde zaptiye karakolu istikametine doğru gözlerden kayboldu.
– devam edecek –