“Şimdi sen bana sarıldın ya, gökyüzü öyle güzel oluverdi ki bir anda.”
Yazın en sıcak günlerinden birinde, bilmem hangi ülkenin bilmem hangi şehrinde, yankılanan hüzünlü bir bestenin sesi olmalıydı. Gökyüzüne yükselen ağaçları seyrederken kalbindeki acıyı bir anlığına unutuvermişti genç kadın. Titreyen elleriyle silerken gözyaşlarını, az önceki cümleyi sanki o söylememiş gibi çocukça bir gülümsemeyle seslendi:
“Burayı hiç sevmiyorum artık!”
Ağaçlar arasında yürürken sarılmak istedi onlara. Yere düşen kuru yapraklardan topladı. Hep yapardı aslında bunu. Bu sefer farkına varmadan yapmıştı. Avucunun içine bakarak “Ne güzelsiniz, güzel ve hüzünlü. Yalnızlığıma sarılır mısınız?” dedi. Saniyelerin akmadığı bu sıcak yaz gününde kalbinde böyle bir acıyla nereye gidebilir ki insan.
Deniz kenarında bir banka oturdu. Gözlerinden akanlara engel olamıyor üstelik bunu istemiyordu da. Yarım kalmış bir beste olmalıydı yaşam. Kalp ağrısı geçecek gibi değildi. Ne yaparsa yapsın hafiflemiyordu acı. Eve gitmeliyim diye geçirdi içinden. Evine giden yol yürüdükçe uzuyordu.
“Şimdi sen bana sarıldın ya, gökyüzü öyle güzel oluverdi ki bir anda.”
Sabahın erken saatlerinde kan ter içinde kendi sesiyle uyanmıştı genç kadın. Uzun siyah saçlarını hızlıca topladı. Yatağında doğruldu, yastığına akan gözyaşlarına dokundu. Günlerdir dışarı çıkmıyor, kimseyle konuşmak istemiyordu. Ama en çok da yaşama sevincine arkasını dönmek istiyordu. Nedense sonra kendini toparlamış küçük bir yürüyüş için bedenini ikna etmişti. İçten gelen yorgunluğunu susturamamış, kaldırımın kenarına yığılıvermişti. Nefessiz hissiz bitkin bir halde kalakalmıştı. Birkaç dakika sonra karşıdaki gecekondu bozması evin kapısı gıcırtıyla açıldı. Küçük bir erkek çocuğu terliklerini eline almış dışarı çıkmıştı. Yanı başından geçerken kadının önünde durmuş ona hayran gözlerle bakakalmıştı.
“Adın ne senin, kaç yaşındasın?”demişti meraklı gözlerle kadın. “Ali benim adım. Bu kadar yaşındayım.” diyordu beş parmağını göstererek Ali. Yaşadığı eve bakıyor kadın; dışarıda tuvaleti olan duvarların sıvası atmış, korkunç bir manzara, dehşete düşüyor. Ayrılamıyor oradan, çocukların oyununa katılıp onlarla gülüyor. “Uzun süredir gülmeyi unutmuştu yüzüm” diye geçiriyor içinden.
Giderken : “Ne istersin benden Ali, en çok ne seversin sen?”
“Bişeycik istemem ki, gene gel ama gene gel olur mu?”
“Gelirim Ali mutlaka gelirim.” diyor ayrılırken, sarılıp öpüyor pembe yanaklarından. Eve döndüğünde sarsılmış halde banyoya gidiyor. Islak gözleriyle aynada göz göze geliyor. “Evet küçük hanım, acı mı diyordunuz işte size acı, korkmayı bırakın da endamınızı görelim. Haydi hodri meydan!”
Aylar sonra yeni çıkan kitabını anlatırken şöyle diyor genç kadın:
“İsmimizin önüne eklenen şu mevkisiz durumları sevemedim ben. Yaşarken şımarıyoruz gibi geliyor bazen. Şu kuruşlarımız, hani olmazsa olmaz olan, makam sahibi olmak için yaptıklarımız, toplumda bir yer edinme çabamız… O küçük çocuğu anlattım işte size. O şuanda asla ulaşamayacağımız bir noktada. Bazen yaşamın sevgi halini keşfe çıkmak gerekir… Unutulmaz hüzünlü derin bir beste sunarken bir yandan da bir alt sokaktaki küçük çocuğu gösterir bazen yaşam.”
Siz yazın efendim.
Yeterki kararmasın sol memenin altındaki cevahir…Sonra siz yeniden yazın.Biz okudukça çoğalırız.Sevgiler…