Neredeyse üç hafta olmuştu yağmur mevsimi başlayalı. Ara
vermeden iniyordu damlalar. Ben de küçük penceremden bıkmadan izliyordum
onları. Bazen hafifliyordu şiddeti, belki ben uyuduğum sırada bulutlar da
dinleniyordu. Kim bilir…
Depoladığım erzaklar beni bir süre daha idare ederdi lakin
canım taze pişirilmiş ekmek çekiyordu. Bayat ekmeği dilimleyip sobada ısıtsam
da fırından yeni çıkmış ekmeğin yerini tutmuyordu elbette. Tek katlı ahşap
evimin bir bölümü odun deposuydu. Islanacaklar diye ödüm kopuyordu. Kömür
yakmayı çok sevmesem de geceleri çok soğuk olduğunda bir tane atıyordum sobaya.
Sabahları kuş sesleriyle uyanamaz olmuştum yağmurlar
başlayalı. Nereye sığınıyorlardı acaba bu zamanlar? Yuvaları su alıyor muydu?
Kuş yuvaları yapıp çevremdeki ağaçlara asmıştım güneşli günlerde. Yuvaların son
durumunu bilememek canımı sıkıyordu. Bugün ne yapıp edip bakacaktım. Kayıp
düşmeyi bile göze almıştım artık. Bu dağ başında, bu ıssızlıkta beni yalnız
hissettirmeyen kuşlarım vardı bir. Onların seslerine kavuşmayı dört gözle
bekliyordum.
Kendime buğday çorbası yapmıştım soba üzerinde. Etraf mis
gibi kokuyordu. Sabahları sadece çorba alıyordu içim. Akşama doğru da
kurutulmuş et ve sebzelerle bir yemek yapıyordum. Bazen canım bir şey yemek
istemediğinde çay içiyordum sadece. Günde tek öğün yediğim zamanlar enerjimin
düştüğünü hissetsem de kışın iştahım epey kesiliyordu. Kuru yemişleri iyi ki
akıl etmişim; beni zor zamanlarımda kurtarıyorlardı hep.
Bir insan görmeyeli tam sekiz ay olmuştu bugün. Buraya
yerleşeli de yaklaşık olarak on ay. Yolunu kaybetmiş bir avcı uğramıştı en son.
O gün bugündür kimseleri gördüğüm yoktu. Yağmurlar beni epey zorlasa da elbet
dineceklerdi ve ben eşsiz manzarama yeniden kavuşacaktım.
Çorba kâsesini yıkadıktan sonra üzerime kalın bir kazak
giymiş, yağmurluğumu da geçirmiştim üzerime. Yağmurun şiddeti de azalmış
görünüyordu. Lastik çizmelerimi giyip gıcırdayan ahşap kapıyı açmıştım. Nasıl
güzel bir koku dolmuştu burnuma, anlatamam. Ağaçlar, toprak, otlar; her şey
tarifsiz güzellikte bir koku yayıyordu. Burada olmanın en güzel yanlarından
biri de dışarı çıkarken kapıyı kilitlememekti. Tek bir yol vardı buraya çıkan
ve ben o yoldan aşağı doğru inip kuş yuvalarına bakacaktım. Elime kalın bir dal
alıp minik yolu inmeye başladım. Ellerimi siper edip etrafıma baktığımda gördüm
yuvaları. Bir tanesi yere düşüp kırılmıştı. Diğerleri duruyordu. Yükseklere
asamadığım için üzüldüğüm aklıma gelmişti.
İçleri boştu hepsinin. Yuvalar ahşap olduğu için
nemlenmişlerdi. İçlerine de su girmişti elbette. Kayalıklardaki oyuklarda
saklanıyor olmalıydılar. Buldukları böceklerle besleniyorlardı belli ki. Güneş
kendini gösterdiğinde yem getirecektim onlara. Şu an yem bırakmamın da bir
anlamı olmazdı.
Dışarı çıkmak ne iyi gelmişti. Diz kapağıma kadar çamura
bulansam da üşüsem de kendimi iyi hissediyordum.
Yuva astığım ilk ağacın altından geçerken çimenlerin
arasında bir şey görmüştüm. Eğilip baktığımda fark ettim ne olduğunu. Bir kuştu
bu. Soğuk bedenini elime aldığımda hafif bir kanat kıpırtısı hissetmiştim. Onu
hemen kazağıma sarıp evime doğru yürümeye başladım. Yokuş biraz yoruyordu.
Heyecandan değneğimi de aşağıda unutmuştum.
Kuşu yere bırakıp çizmelerimi ve yağmurluğumu çıkarmıştım
hemen. Sobaya büyükçe bir odun atıp onu temiz bir havluya sarmıştım. Oturup
dizlerimin üzerine koyduğumda bir bebek gibi görünüyordu, sakin ve masum. Bir
taşkızılıydı bu, tanıyordum. Nadiren görünürlerdi. Yuvadan mı düşmüştü acaba?
Bebekti belki de, ıslanıp uçamamıştı. Başını okşadım dakikalarca. Renklerine
hayranlıkla bakıyordum. Uzun yıllar resim yapmıştım ama böyle parlak renkleri
elde edememiştim paletimde. Kırmızı, bordo, lacivert ve turuncunun geçişleri
inanılmazdı. Bir pamuğu ıslatıp gagasını silmiştim. Kanatlarını sevmiştim.
Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Tek odalı evim ilk kez bu kadar sıcak olmuştu.
Buram buram terliyordum.
Tam gagasını açıp su damlatsam diye düşünürken gözlerini
açmıştı. Biliyordum yaşadığını, beni o ıslak çimenlerin arasında beklediği de
içime doğmuştu. Bir süre bana bakıp nerede olduğunu anlamaya çalışmıştı.
Kendini yere atıp çırpınmaya başladı. Onu korkutmamak için hareket etmiyordum
ama sobaya doğru gidecek diye ödüm kopuyordu. Nihayet çırpınmayı bıraktı. Dış
kapının önünde durmuş bana bakıyordu. Bir kanadı daha eğik gibiydi diğerine
göre. Belki de düşünce incitmişti kanadını.
O beni izlerken usulca yerimden kalkmış bir kâseye su
doldurmuştum. Başka bir kâseye de biraz ekmek doğrayıp ıslatmıştım. Onları
ikimizin ortasına bırakıp cam önündeki yerime çekilmiştim. Bütün bunları o
kadar uzun sürede yapmıştım ki…
Bir adım atıp geri çekiliyordu. Bir türlü gitmiyordu ortaya.
Kapları yaklaştırsam korkup çırpınacaktı büyük olasılıkla. Ne yapacağımı
bilmiyordum. Birden aklıma bir şey gelmişti. Bahçede otururken hep türkü
söylerdim kuşlara. Ben sesimi yükselttikçe onlar da coşarlardı. Başladım
türkülerimi söylemeye. O kadar içli söylüyordum ki taşkızılının varlığını bile
unutmuştum bir an. Penceremden yağmuru izleyerek birkaç türkü söylemiştim.
Dönüp baktığımda su içiyordu sürpriz misafirim. Başarmıştım…
Akşam olmak üzereydi. Kâselerin yanına biraz bulgur
serpmiştim. Acıktığında yiyeceğini düşündüm ve öyle de oldu. Benim yanıma
yaklaşmasa da ona zarar vermeyeceğimi hissetmişti. Bunu hareketlerinden ve
bakışlarından anlayıp mutlu olmuştum.
Sobaya odun atmadım, hatta sönmesini ve soğumasını bekledim
sobanın çünkü gece yürüyüp çarpabilirdi. Ekmek dilimine biraz yağ sürüp
açlığımı bastırmıştım. Perdeyi tamamen açıp ay ışığının içeriyi aydınlatmasını
bekledim. Yağmur hafiflese de bulutların ardından ay görünmüyordu yine. Hafif
ışığı geliyordu. Ayın orada olduğunu bilmek yetmişti o an.
İki gün bu şekilde idare etmiştim. Küçük dostumu ürkütmemeye
dikkat ederek usul usul hareket etmiştim hep. Gündüz sobaya tek bir odun
atıyordum. Akşam olduğunda odun küle dönmüş oluyordu. Kitap okudum, türkü
söyledim, yağmuru izledim. Üçüncü günün sabahında bir sürprizle uyanmıştım.
Güneş doğuyordu ve ben haftalar sonra güneşi gördüğüm için sevincimden çığlık
atasım gelmişti. Minik dostumu hatırlayıp sessiz kalmıştım elbette. Başımı
çevirip baktığımda kapının önünde görememiştim onu. Ayağımı yere indirdiğimde
çok yakınımdan bana bakıyordu. Sevincimden ağlayabilirdim. Elime almak, öpmek,
sevmek istedim onu. Ama yapamazdım. O yabani bir kuştu ve ben de onun için bir
yabancıydım. Bu kadar yaklaşabilmesi bile mucizeydi.
Uçup camın önüne konmuştu. Kanadının düzelmesine
sevinmiştim. Kapının önünü temizleyip yatağımı toplamıştım. Sobanın külünü
boşaltıp çay demlemiştim sonra. Ben bu işleri yaparken beni izlemişti hep. Ona
bir isim vermeyi düşündüm. Birkaç isim geliyordu aklıma. Sonra “Manebe” isminde
karar kıldım. Ona çok yakışıyordu. Birkaç kere ismiyle seslendim. Ona bir
şeyler anlattım kendimle ilgili. Her cümlemde ismini de söylüyordum belki
alışır diye. Sessizce beni dinliyordu. Arada bir başını öne eğmesine de
bayılıyordum.
İki günü daha böyle geçirmiştik. Yem ve suyunu masaya
koymuştum. Acıktığında masaya konup yiyordu. Bazen ben bir şeyler yerken yanıma
geliyordu. Ona da ekmek ufalıyordum.
Beşinci günün sonunda artık vedalaşma zamanının geldiğine
emin olmuştum. Bahçemdeki ağaçlara konan kuşları izleyip çırpınıyordu. Küçük
pencereyi usulca açmıştım. Birkaç dakika sonra da uçup gitmişti dostum kendi
dünyasına. İçimde hem sevinç hem üzüntü yan yanaydılar.
Güneşli, ılık bir ikindiüzeri bahçemde radyo dinlerken bir kuş sesi gelmişti altında oturduğum ağacın üzerinden. Öyle güzel ötüyordu ki burada oturup saatlerce dinleyebilirdim bu şarkıyı. Ve sonra mavili, bordolu bir kuş tüyü düşmüştü yanıma. Güneş ışığı altında turuncu bir parlaklık yayıyordu. Tüyü elime aldığımda anlamıştım, Manebe’den düşmüştü. Beni unutmayacağını biliyordum. Birlikte saatlerce susmadık. Beni türkülere tekrar kavuşturmuştu.
Yorum bırak