Şehrin en merkezî yerinde
bir çeşme var. Çeşme, çocukluğundan beri akıp duruyor. Bugün oraya gidecek. O
suyla yüzünü yıkayacak. Kocasını aradı, cevap alamayınca mesaj bıraktı.
Oturduğu apartman dairesinden şehir merkezine gidiş, iki otobüs değişimi ile
bir saatin üstünde sürüyor. Bugün oraya gidecek, sürenin hiç önemi yok. Otobüs
durağında komşusu Necla. Mor leylak karışımı renkler içinde, konuşkan. Çok
zayıf olduğumu söylüyor. Çok solgun olduğumu. İyiyim, diyorum ama inanmak
istemiyor. Aynı otobüse binecek olmaları ne büyük talihsizlik. Ama binecekler.
Üstelik yan yana oturacaklar 45 dakika. Necla tombul, neşeli. Bütün tombullar
mı neşeli olurlar yoksa neşe mi insana kilo aldırır? Necla’nın tombul kolu,
Aysel’in koluna yapışık duruyor. Aysel’in yüzüne su çarpası var. Nereye
gittiğini söylemiyor Necla’ya. Annemlere gidiyorum, diye kıvırıyor. Demek bu
kadar kolay yalan söylemek.
Başka yalanlar da
söylemek istiyorum. Hemen şimdi Necla’ya bir sürü yalan söylesem. “İtalya’ya
gittin mi hiç Necla? Gitmedin demek. Ben gittim Ahmet’le balayımızda. Çok güzel
bir ülke, tarihi meydanlar, meydanlarda fıskiyeler, çeşmeler. Roma’daki Aşk
Çeşmesi nasıl güzel, nasıl romantik. Git kız Necla, mutlaka git oraya.”
Necla’ya yalan söylemek,
ona tavsiyede bulunmak iyi hissettiriyor. Yüzüme renk gelmiştir şimdi,
yanaklarım pembe pembe olmuştur. “Necla, iyi misin? Yüzün soldu birden.”
Necla’nın yüzü al al. Son durak. Hoşça kal Necla.
Bir sonraki otobüs iki
peron ötede Aysel. Hızlı ol da Necla görmesin hangi otobüse bindiğini. Evet,
dur, orada bekle Aysel. O iki adamın az uzağında dur, başörtülü hanımın
yanındaki yere otur. Biraz daha rahat edersin öyle. Bak otobüsün geliyor. Ne
çok torbası var yanındakinin.
“Yardım edeyim
torbalarınıza.”
Şaşkın bakış. Memnuniyet.
“Zahmet olmasın.” Kadını yerleştirip yanına oturuyor Aysel.
“Çok geç geliyor bu
otobüs de.”
Bilmem ki ben çok uzun
zamandır bu taraflara gelmemiştim. Meydandaki çeşmeye gidiyorum.”
Otobüs daha ikinci
durakta hıncahınç doldu. Okul paydos saatine denk geldik, diyor kadın.
Öğrenciler çok gürültücü, otobüste bir itiş kakış. Telefonuna bakıyor Aysel,
mesaj yok. Arayan yok. Galerisinde saklı duran son görüntüye bakmak istiyor ama
eli gitmiyor. Meydan, sondan bir önceki durak. İniyor. Yüzüne çarpan temiz
havadan memnun. Ahmet’le hep buluştukları o kafeye doğru bildik adımlarla
gidiyor. Ayakları gittiği yoldan emin olsa da gözleri sıra sıra kafeler
arasından aradığını göstermiyor ona: Aşk Çeşmesi Cafe. Bir sürü farklı isim yan
yana dizilmişler. Aşk Çeşmesi Cafe’nin olduğu yerde şimdi nargileci var. Adı
Keyfi Alem. Mecbur oraya gidecek. Çay var mı, diyor kapı önündeki garsona.
“Var abla.”
“Bana bir çay o zaman.”
Her zamanki yerlerine
oturamaz artık, o kısımda bir sedir, sedirin üstünde üç adam. Çeşmeye doğru
bakan bir masaya oturuyor. “Abla, telefonun çalıyor galiba.” diyor, çayı
getiren zibidi. Telefon çantanın dibinde, ulaşana kadar vazgeçiyor arayan.
Ahmet. Galeriye giriyor Aysel. Son kayıtlı ekran görüntüsünde Ahmet’le bir
kadın birlikte, birbirlerine sarılmışlar, yer belirtilmiş: Aşk Çeşmesi, Roma.
Tarih, Ahmet’in Mardin iş seyahati zamanı. Telkâriden bir kolye istemişti
Ahmet’ten. Vakit olmamış almaya. Olsun ziyanı yok Ahmet, birlikte gidince
alırız.
Çeşme aynı duruyor,
etrafındaki kafelere inat. Küçük havuzu, mermer kenarlıkları, pirinç musluğu.
Orada buluşmak, hele okulun son ayına denk gelen o sıcak yaz günlerinde, serin
suyu yüzüne çarpmak, saçlarını geriye doğru ıslatmak. Avuç avuç su içmek. Yine
buraya gelip yüzüne su çarpmak istemişti Aysel. İdrakten yoksun beyni belki
birden durumu kavrar, aklı başına gelir gibi gelmişti. Ama hâlâ yapabilirsin
bunu, kalk bir dene Aysel, hem hiçbir şey olmasa da soğuk su iyi gelir bunca
yoldan sonra.
“Çay ne kadar kardeşim?”
Musluğu boşuna çevirdi,
su akmıyor artık. Havuzun kuruluğundan tahmin etmeliydik aslında, içi kupkuru,
pislik içinde. Yüzüne çarpacağın en yakınındaki su, yandaki büfede satılıyor.
Suyu alıyor Aysel. Çeşmenin kenarındaki mermere oturuyor ve orada dikilmekte
olan gençlerden birinden fotoğrafını çekmesini istiyor. Böylece Aysel’in
kurumuş çeşmenin kenarında otururken çekilmiş güzel bir fotoğrafı oluyor. Galerisindeki
en son görüntü bu olacak artık. Pet şişeden akıttığı suyla yüzünü yıkıyor. Bir
boz köpek onu seyrediyor.
“Aysel, bak köpek
susamış.”
Eğilip eline geri kalan
sudan döküyor Aysel, köpek içtikçe biraz daha döküyor. Köpek Aysel’in avucunu
yalıyor, sonra ona minnetle bakıyor. Buraya kadar bu boz köpeğe su içirmek için
gelmişim sanki. Ahmet de ne çok merak etmiştir beni.
İnsan en çok kendine yalan söylüyor be Necla.
Yorum bırak