Merhaba hayat, seninle tanış olmak, aydınlıkta seni
yaşamak ne güzelmiş.
Köhne anılarda eski beni aradım, ihtişamlı bir dağ yamacında dizlerini kendine çekmiş, usulca geçmişi izlerken buldum kendimi. Yaşanmışlığın verdiği durgunluk, fırtınalı günlerin yarattığı sessizlik ve aydınlık günlerin yaşattığı yabancılık... Bir gün batımının hüznünden selamlıyorum yaşamımı. Hep bildiğim, kalbimde yer edinmiş aşina bir hüzün ve gözyaşı karıştı gün batımının derin sessizliğine. Sahi, güneşin yeryüzüne veda ederken gerisinde bıraktığı ihtişamlı kızıllık neden hep hüznü taşır buruk kalplerimize? Geçmişe yakılan bir ağıt gibi neden usulca dökülüverir yorgun gözlerimizden yaşlar? Güzel olan şeyler neden kaybettiklerimizi hatırlatır bize? Savaşın bittiğini haber eden dingin gözyaşları gibi…
Şimdi o yaşları mağrur bir merhametin azametiyle karşılamanın haklı sevinciyle bakıyorum geçmişe.
Yeniden yazıldı bir şeyler, yeniden kırıldı içimdeki neşe. Yeniden yenildim ve yeniden kalktım ayağa. Yeni bir surette dönüştü yaşam karanlıktan aydınlık tarafa. Belki biraz yabancı ama çocuksu bir neşenin, tanıdık kırıntılarının hissedildiği bir yüzle baktım aynaya. Bir buruk gülümseme döküldü dudaklarımın kenarındaki yorgun çizgilerden. Nihayet kabul ettim yekpare kendimi.
İnsan zayıflıklarıyla insan, hatalarıyla güçlü ve geçmişiyle bir bütün… Bu bütün içerisinde, geçmişte yapılan hatalar, nasıl bir yargı unsuru olabilir ki? Kendime duyduğum şefkatle aydınlandı yüzüm. Geçmişimi geride bırakmadan, onu da yanıma alarak bir yola düştüm. Yol boyu düşündüm: büyümek demek, şefkati yeşertmek demek mahzun kalplerde. Büyük kayıpların arasında kendi özünü bulabilmek… Ve kendinden kalanları sıkıca sarmalamak… Büyüdüm. Öğrendim.
Merhaba hayat, seninle yeniden tanışmak, karanlık gecenin ardından doğan güneşe yönelmek ne güzelmiş...
Yorum bırak