Edebi

Zavallı Rıfkı

Yaz sıcaklarının bastırdığı günlerde karşılaştık Rıfkı’yla. Kısa zamanda gösterdi sıkı muhabbetlerin adamı olduğunu. Lafını esirgemezdi. Acı tatlı demeden ağzına geleni söylerdi. Acaba gerçek dost muydu? Bilmiyorum. Tanışıklığımız uzun sürmedi; öldü. Aslında öldürüldü. Katil kim mi? Gerçeği saklayamayacağım; o katil benim. Kaza falan değil, düpedüz taammüden cinayet. Onu nasıl mı katlettim? Tanışmamızın üçüncü gecesi, marketten aldığım en etkili sinek ilacıyla. Hiç beklemediği anda arkasından yaklaştım. Defalarca duyulan “fıssssss!!” sesinin ardından neye uğradığını anlayamadı. Can havliyle havalandı. Küçük daireler çizdi havada. En fazla üç-beş tur atabildi. Yere çakıldı. Gıkını çıkartamadı. Neden onu öldürdüğümü anlatmadan önce nasıl tanıştığımızdan bahsedeyim.

Uykusuzluğum yaz sıcaklarıyla iyice çekilmez hâle gelmişti. Yastıkla güreşe tutuşmuştuk yine. Ne yalan söyleyeyim rakip zorlu çıkmıştı. Güreş uzadıkça uzamıştı. Fakat sonunda kaybeden bendim. Öyle yorulmuşum ki gözlerim kapanmış habersizce. Yenildiğimin bile farkına varamamıştım. Sabaha kadar derin uykuya daldığımı düşünüyorsunuz değil mi? Çok yanılıyorsunuz. On dakika bilemediniz on beş dakika sürmemişti uyku keyfim. Yerimden fırladım neler olduğunu anlayamadan. Sanki dişçinin biri gelmiş kafamın içindeki çürüklere şehvetle saldırmıştı. Beynimi oyuyordu. Ses kesiliverdi aniden. Başımı yastığa koydum. O görünmeyen dişçi vakit kaybetmemişti yeniden işbaşı yapmak için. Sinir bozucu oyun bitmek bilmiyordu. Anlaşılan uyku bana haramdı.

Kalktım. Doğruca aydınlatma anahtarına uzandım. Tavandan yayılan ışık, gözlerime ok gibi saplanıyordu. Etrafa bakındım. Ortalarda görünmüyordu o alçak. Kan çanağına dönen gözlerim acıyordu. Yatakta oturdum. Özensizce duvara yasladığım yastığa verdim sırtımı. Karşımda tuvalet masasının aynası. Zavallı hâlimi gördüm uykuya hasret gözlerimle. Durumum hiç de iyi değildi. Gözkapaklarım iner inmez aynı ses koşuşturmaya başladı duvarların arasında. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu kez o alçağın yerini tespit etmiştim. Ampulün etrafında birkaç tur attıktan sonra süzülerek uçtu. Gidip aynaya kondu. Fakındaydım beni kestiğinin. Yerimden kalkmaya hâlim yoktu. Zaten yapacağım ilk hamleyle ücra köşelerin birinde mevzilenecekti.

Baktım hararet bastı, yastığı atıp sırtımı verdim duvara. Hissettiğim serinlik ferahlatmadı ama yine de iyi geldi. Kafam çalışmaya başladı sanki. Güzellikle halledecektim sorunu. İçimdeki öfkeyi bastırıp sesimi yükseltmeden seslendim: “Hişşt! Bana baksana.” Aldırış etmedi. Birkaç kez daha şansımı denedim. Yine tık yok. Acaba adıyla mı hitap etsem, dedim. Fakat adını bilmiyordum. Gerçi şimdiye kadar kim ona isim koymuş olabilirdi ki? İsim babası olmaya karar verdim. Böylece ona kimlik kazandırıp gönlünü kazanacaktım. Düşündüm ona hangi isim yakışır diye. Az kafa patlatmadım. Verdiğim adın ağırlığı altında ezilmeliydi. İlk aklıma gelen, “Rıfkı”ydı. Nereden duydum anımsamıyorum, yumuşak huylu, yavaş, ağır kimse anlamına geliyormuş. Onun kişiliğiyle ne alâkası var, diyeceksiniz. Çok haklısınız. Ama bi’ umut. Hiç düşünmeden seslendim: “Rıfkı!” Dönüp bakmadı bile. Fakat aynadan beni izlediğinden eminim. Birkaç kez daha seslendim: “Rıfkı! Rıfkı!” Bu kez ürkekçe karşılık verdi:

“Bana mı sesleniyorsun?”

“Elbette Rıfkıcığım. Odada ikimizden başka kim var?”

“Şimdiye kadar benim adım yoktu ki! Sivrisineklerden biriyim sadece.”

“Bak, ne güzel! Bundan sonra bir adın var. İsim baban da benim.”

Teşekkür etti. Duygulanmıştı. Artık kimlik sahibiydi. Sohbete daldık. Ona, sevmesem de sabah işe gitmem gerektiğini, önemli işlerim olduğunu söyledim. Anlayışlı davrandı. Ses çıkarmadan bir köşede sessizce sabahı bekleyeceğine söz verdi. Minnettarlığı sinmişti sesine. Ne de olsa isim babasıydım bugüne bugün. Sözünü tutacağından emindim. Fakat köşesine çekilmeden aklından geçenleri söylemeden de edemedi.

“Beni isim vererek onurlandırdığın için müsaade edersen aklımdan geçenleri tüm samimiyetimle söylemek istiyorum.”

Bana söyleyecek neyi olabilirdi ki sivrisinek beyinli Rıfkı’nın! Ama rahatımı düşünerek onu ciddiye alıyormuş gibi davrandım.

“Tabii Rıfkıcığım ne istersen söyle. Artık biz seninle dost sayılırız.”

“Can dostumdan aklımdan geçenleri saklayamam. Seni uyutmayan ben değilim ki?”

“Kimmiş peki beni uyutmayan?”

“Senden başkası değil!”

“Nereden çıkartıyorsun bunu?”

“Biraz cesaretli davransan sen de anlayacaksın bunu.”

Tartışmayı uzatmadım. Rıfkı’nın sözünü tutacağına güvenerek ışığı söndürüp başımı yastığa koydum. Oda ilk defa bu kadar sessizdi. Çıt çıkmıyordu. Rıfkı sözünde durmuştu. Fakat ne yaptıysam göz kapağım kapanmıyordu. Saatler acı çektirerek akıp gitti. Gün ağarıyordu. Odanın ağır karanlığı kırılmaya başladığında dalmışım. Saatin alarmı çalıyordu. Kalkıp sesini kesme gücünü bulamadım. Uzun uzun çalan alarm susmuştu. Şirket sırrını kimseyle paylaşamayacağımdan şimdilik sadece önemli bir toplantının beni beklediğini söylemekle yetineceğim. Düşünsenize toplantıya geç kaldığımı… Herhâlde sonu fena olurdu. Bereket Rıfkı yetişti imdadıma. Şefkat dolu sesiyle seslendi: “Arkadaşım, hadi kalk! İşe geç kalacaksın.”

Yerimden fırladım. Giyinirken teşekkür ettim Rıfkı’ya. Kahvaltı için zamanım yoktu, evden fırladım. Tam zamanında işteydim. Toplantı beklenenden uzun sürdü. Çıktığımda konuşmaya dermanım yoktu. Daha kötüsü, üzgündüm. Paydosu dört gözle bekledim. Eve gitmeden bir küçük rakı şişesinin dibini buldum. Taksiye atladım. Çok geçmeden evdeydim. Doğruca yatak odasına attım kendimi. Üstümü çıkartmadan yüzükoyun uzandım. Onu unutmuştum. Beynimi oyan sesi işittiğimde Rıfkı’yı anımsadım.

“Rıfkı! Lütfen beni yalnız bırak.”

“Sohbet edelim belki biraz rahatlarsın.”

“Hiç hâlim yok. Günüm çok kötü geçti.”

“Biliyorum.”

“Neyi biliyorsun?”

“Mesai arkadaşlarının işine o toplantıda son verildiğini, canının ne kadar sıkıldığını, kendini meyhaneye zor attığını…”

Yerimden fırladım: “Nereden biliyorsun?”

“Can dostumu yalnız bırakmak istemediğimden, omzunda koca günü birlikte geçirdik.”

Her şeyi biliyordu Rıfkı. Uzun uzun konuştuk. Daha doğrusu ben anlattım Rıfkı dinledi. İyi dinleyiciydi. Gıkını çıkarmadı onca zaman. Konuştukça rahatlıyordum. Sonunda susmuştum. Odadaki sessizlik onun sırası geldiğini söylüyordu. Rıfkı üstümü çıkarmadığımı anımsattı önce. Kravatı, ceketi, pantolonu üstümden atarken zor duruyordum ayakta.

“Dostum! Ben aklımdan geçenleri söylemeden yapamayacağım.”

“Söyle Rıfkıcığım, söyle!”

Rıfkı başladı içindekileri dökmeye. “Sen aslında olacakları biliyordun. Bunca yılın personel müdürüsün, en azından tahmin ediyordun yaşanacakları.” Önce itiraz edecek oldum. Fakat Rıfkı öyle bastırdı ki her şeyi kabul ettim sonunda. Benim uykularımı kaçıran şeyi vurdu suratıma. Şuncacık sivrisinek aklıyla dersimi vermişti. Uyku gözlerimden akıyordu. Arkadaşım çok anlayışlıydı, beni rahatsız etmeyeceğini söyleyip köşesine çekildi. Her zamanki yerine gidip kondu. Başımı yastığa koydum. Fakat uyumak ne mümkün! Alkol de işi yaramamıştı. Çaktırmadan onu izliyordum. Aynadan beni kesiyordu. Kıvranıp duruyordu. Belli ki onu rahatsız eden bir şeyler var. Ne yaptıysam derdini söylemedi.

Uykusuz geçmişti gecem. Fakat yine de her zamanki saatte ofisteydim. İşten çıkartılan arkadaşların boşluğu hemen hissediliyordu. Öğleden sonra Genel Müdürün odasına çağrıldım. Şimdi anımsamadığım tumturaklı sözlerin ardından hizmetlerim için teşekkür ederek işime son verildiği söylendi.

İki gün üst üste ilk kez içiyordum. Rıfkı’nın neden kıvrandığını çözmüştüm ilk kadehten sonra. Hain Rıfkı! Demek isim babandan bildiklerini saklamak ha! Cinayet artık kaçınılmazdı. Doğruca yol üstündeki markete gittim. Bir küçük rakı, yanına birkaç parça meze aldım. En etkili sivrisinek ilacını diğerlerinin yanına değil de evrak çantama yerleştirdim. Cinayet aletini açıkta taşıyacak hâlim yoktu ya.

Eve vardığımda soluğu yatak odasında aldım. Rıfkı tedirgindi. İşime son verileceğini dünden bildiğini itiraf etti sıkıştırdığımda. Baktı iş kötüye gidiyor, aslında işten çıkartılmakla kendimi kurtarmak için ilk kez fırsat yakaladığımı söyleyiverdi. Ona göre vicdanımla kuralların arasına sıkışmıştım. Vicdanımdan kurtulmadıkça yeni bir işe girsem de huzuru yakalayamayacağımı, uykusuzluktan kurtulamayacağımı söyledi. Birkaç saniye sesiz kaldı. Ardından devam etti. Ona göre tek kurtuluşum sivrisineği bol bir yerlere çekip gitmemdi. “Tabii cesaretin varsa!” demeyi de eklemeden edemedi. Yüzleşemediğim gerçekleri tokat gibi çaktığında sarsıldım. Sanki yaşananların sorumlusuymuş gibi Rıfkı’ya duyduğum öfke her geçen dakika artıyordu. Yatak odasının kapısını çarpıp çıktım.

Rakı sofrasını hazırlarken şimdiye kadar hiç bu kadar özensiz davranmamıştım. Nedeni belli; katil olmak kolay mı? Kadehleri ardı ardına yuvarladım. Kalktığımda ayakta durmakta zorlanıyordum. Suç aletini çantadan çıkardım. Odaya girerken silahım arkamdaydı. Rıfkı olacakları anlamıştı sanırım. Yerinde duramıyordu. Kendini oradan oraya atıyordu. Silahımı çektim. İlk atışta tam isabet! Durmadım ardı ardına sıktım kimyasalı. Biliyorum kimyasal silah kullanmakla suçlayacaktı cümle âlem beni. Fakat Rıfkı da beni fazla tahrik etmişti. En son anımsadığım Rıfkı’nın döne döne düşüp yere çakıldığıydı. Sonrası kayıtlarımda yok. Sanki hafızamın o bölümü silinmişti.

Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Rıfkı’nın cansız bedenini görünce bana bir hâller oldu. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Diz çöktüm, özür diledim defalarca. Kendimi cezalandıracaktım. Sinek ilacının dibini buldum bir sıkışta. Nefes alamıyordum. Sadece doğruyu söylediği için canına kıydığım Rıfkı’ya silahı doğrulttuğumdaki kadar cesur değildim. Koşup pencereyi açtım. Derin derin nefes aldım. Uzaklardan özgürlük şarkıları işitiliyordu. İçimdeki işgal güçleri savunma düzenine geçtiğinde pencereyi kapattım aceleyle. Kendimi yatağa attım. Kulağımı kapattım. Ne yaptıysam o başkaldıran şarkılardan kurtulamıyordum. Camlar dayanamadı, Rıfkı anısına dışarıdakilerin başlattığı büyük taarruza; kırıldılar. Tüm bedenim cenk meydanıydı. Canım yanıyordu. Kıvranıyordum. İnsanın içini kaynatan şenlikli şarkılarla saldırı sürüyordu. İçimdeki işgalciler ne yapacağını bilememenin şaşkınlığını yaşıyordu. Doğruya doğru iki taraf da dişliydi. Çarpışma her geçen dakika daha da şiddetleniyordu. Aylarca sürdü kanlı savaş. Sonrası?..

***

Bahar yaza dönmüştü. Rüzgâr hafiften esiyor. Gökyüzü pırıl pırıl. Güneşin altında masmavi deniz miskin miskin uzanmış, kış yorgunluğunu atmak istercesine. Açıktaki balıkçı teknesinin gürültüsü belli belirsiz kıyıya ulaşıyor. Eski iskeleye bağlı üç sandalı deniz ana kucağına almış pışpışlıyor. Öndeki sandalın içinde sırtüstü yatan adam ellerini başının altında kavuşturmuş. Yüzünü örten şapkanın altında dinginliğin orta yerinde kuralsız, sınırsız, huzurlu bir uykudaydı. Yıllarca güneşten, temiz havadan uzak kalmış zindan mahkûmu misali kendini bırakıvermişti sıradanlığın içine; denizdeki balık, havadaki martı, kıyıdaki köpek gibi. Az ileride otlayan ineğin bıraktığı bok gibi. Geçmişten bugüne getirmeye lâyık gördüğü tek şey sandalının adıydı: Rıfkı.

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT
Dergimiz şu an sadece internet üzerinden yayımlanmaktadır. Kağıt kokan bir dergi olmamız için sponsorluk desteği sağlamak istiyorsanız, lütfen iletişime geçin: info@rihtimdergi.com
BİZE KATILIN

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Temmuz’a kadar gönderebilirsiniz.

36. sayı için tema: “Kaos”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.