Zamansızlar

by • 12 Şubat 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)498

Küresel yıkım zamanlarının çok sonrasında muhtemel atide, okyanuslar ötesinde, bulutlar içinde Ülda denilen bir hava adası vardı. Yapay anti kütle çekimi ile havada asılı gibi duran, metal alt kubbesiyle yarım dünyayı andıran bu yerde, yaşam yüzeyden yüzlerce metre yüksekte “gökfüze” denilen devasa yapılardaydı. Gökfüzelerde evler, iş yerleri, alışveriş merkezleri, okullar ve tüm yaşam alanları yer almaktaydı. Orta katlarda bulunan park alanları, gelişimi kontrollü bitki ve ağaçlarla bezeliydi. Mega kentin enerji gereksinimi gökfüzelerin panel işlevli dış yüzeylerince emilen güneş ışıklarından elde edilmekteydi. Emici metal ve cam paneller biriktirdiği enerjiyi kanallar vasıtasıyla Ülda’nın metal kubbesinde bulunan ve havada dengesini sağlayan hareketli çekirdeğe naklediyor, çekirdek erke yoğunluğunu devingenliğiyle elektrik enerjisine dönüştürüp şehre iletiyordu. Bu enerjiden, yarım adayı dış tehlikelerden koruyan bir güç alanı da oluşturuluyordu. Araçlar yakıt olarak elektrik ve güneş enerjisi kullanıyordu.

Yüzey, fabrikalar ile ‘gözeticiler’ denilen sistem askerlerinin eğitildiği savunma merkezleriyle doluydu. Bu üslerde yetişen gözeticiler, düzen koruyuculuğu adı altında işleyişle ilgili eksikleri, ‘düzenleyiciler’ denilen yasama-yürütme sorumlularına iletiyorlardı. Düzenleyiciler gerekli yaptırımı belirleyerek sistemi yöneten, simaları gizli ‘sahipler’ e sunuyor, sahipler onarsa yürürlüğe giriyordu. Sahiplerin başında herkese hükmeden onlar hariç kimselerin bilmediği biri vardı. Alpagu denilen bu adam, beline inen dalgalı saçları arasında yumuşak çehresiyle uzun zaman evvel atalarından devraldığı Ülda’yı ailesiyle sessizce yönetiyordu. Bulutlar ardında, çeliğinde güneşin ve ayın parladığı sarayında münzevi hükümranlık süren Alpagu’nun tek eksiği evlattı. Güzel eşi Dura, senelerdir hamile kalamamıştı. Alpagu evlat hasretiyle yıllarca göklerde kendisine bulutları döşek etmiş, Tanrı’dan nicedir özlemini çektiği evlat bağışlamasını dilemişti mevsimlerce. Güneşin olmadığı denli parlak, bulutlardan hilal sarayına akan şavk suyun coşmadığı gibi gür bulunduğu bereketli günün müphem gecesinde, kesif gökten yarı kara yarı ak yıldız indi bahçesine düşünde. Rüyasına mana arayan Alpagu’nun, naif eşi Dura, on iki gün sonra yılın ilkyazının ilk ayı ortasında hamile kaldı. Senenin son ayının ortasında ikiz kızları doğdu. Yüzü ay gibi ak olana Benice; kara, esmer olana Tolan adı verildi. Erkek evladı olmadığı için kendini biraz bahtsız sayan Alpagu karamsarlığından sivrilerek kızlarıyla ilgilendi. Alpagu ile Dura yaşlanırlarken kızları büyüdü ve behiştten düşmüş huri zevahiri hüsne büründü. Ülda’yı idare etmek gerekliydi. Tolan ile Benice bunda pek isteksizlerdi. Tolan yönetmeye ilgiliydi lakin zevk ve eğlence baskın gelmekteydi. Benice duygusal olmakla birlikte içine kapanıktı. Düşünceleri sözsüz, bakışları nihandı. Neyse ki Ülda’nın saklı sahipleri, bu aileyi koruyan nizamlı birlik yerine, yönetim işlerinden sorumlu Zamansızlar vardı. Zamansızlar, on iki kişiden oluşan sahiplerin gerçek adıydı. Bundan yalnızca saray haberdardı. Sarayı da yalnızca Zamansızlar biliyordu. Tam yetkili bu on iki adam birbirine hiyerarşiyle bağlıydı. Başları, yirmili yaşlarda omzunda koyu kumral saçlarıyla Sentel adında bir adamdı. Sentel on bir adamdan biri hariç kalanını sahipler olarak yetkilendirmiş, kalan kişiyi diğerleriyle arasında aracı yapmıştı. İnsanlara göre ‘Sahipler’, Ülda’nın kurucusu, ölümsüz, ebedi muhteremleriydiler.

Benice, sarayın çevresinden hiç yitmeyen grotesk beyaz duvarları andıran bulutları izliyordu. Işık vurmayan gölgeli hatları yağmur yüklü gibiydi. Kollarını ardına alıp açık mavi göğe karşı gerindiğinde varlığına ilişen rüzgâr, çıplak göğüs uçlarını uyarıma geçirdi. Tüylerini dikelten nefha nü bedenini hareketlendirdi. On metre ardında, buz cam kapı hızla sola kaydığında ellerinde ütülenmiş giyimlerle yirmilik bir kız girdi. Dar, beyaz tulum içinde açık teni misali sükûneti, topuz saçları gibi sarı bir yalandı sanki. Benice soğukkanlılıkla kızın yanına geldi. Tulumun bel hizasında yerini ezberlediği yatay basılı seri numarasını inceledi.

“Aşağıdansın.” dedi.
“Beni her sabah görüyorsun.”

Suskun kızın kollarını tutup kendine çevirdi.

“Adın ne?”
“Fiona.”
“Uzun zamandır buradasın Fiona ama benimle kısa süredir birliktesin henüz.”
“Önceki odacınız yaşlandı.”
Benice sırıttı; “Kızağa çekildi.”

Tüm sarayda kahvaltıya çağrı yapan lir sesi yükseldi. Hilal biçimli kristal masanın orta başında oturan Alpagu, hâkim yaka düz beyaz bir takım içindeydi. Sağında Eşi Dura, tek parça ipek kumaştan fuşya elbise giyinmişti. Solda, parlak tonların kombini Benice’nin bakışları, büsbütün kırmızıya bürünmüş, Tolan’ın yeni boyadığı meyankökü saçlarındaydı. Tolan ciddiyetle ona baktı. Ülda’nın seçkin ağaçlarından alınan meyveleri, servis edildiği geniş altın kâselerden yediler. Alpagu Benice’nin yeniliklere açık, öğrenmeye doyumsuz algısına hayrandı. Tahtı için gönlünden geçen oydu. Neticede Tolan’dan önce doğmuştu…

Ülda’da sekiz ay süren kış sonunda iki ay ilkyaz ve o denli serin geçen iki ay yazdı. Mevsimin bu zamanı bahardı. Azur mavisi göğün kuzey bulutlarından, avluda küre biçimli gölete aralıksız şavk sular dökülüyor, bahçeyi dolanıp ormana uzanan, nehre karışıp bitiminde bulutların kuşattığı çağlayandan, Ülda’nın sularına boşanıyordu. Sarayın çelik duvarlarından sapan gün ışıklarından gözleri kamaşan Benice, korkuluklara tutunup epopelerde işittiği ama görmediği aşağıya bakınmak istedi yine. Tolan sessizce yaklaştı.

“Aşağıyı merak ediyor musun?” dedi Benice. Tolan soğuk demire tutunup ürkekçe bakmaya gayret etti. Yüzünde endişenin yerini tiksinç hal alıvermişti.

“Ne yapacaksın, yukarıdasın ya.”
“Daha aşağıları kastetmiştim.”
“Eski, çorak dünya. Her şey ölü ve değersiz… Ben burayla ilgileniyorum.”
“Ne varmış burada?”
“Henüz yok.”

Aşağıda gelir dağılımı statüye göre farklılık göstermekteydi, uzmanlık sınırı yöneticilikti. Mülkiyet yoktu. Herkes emeği karşılığında bir ev ve araçla ödüllendiriliyordu. Ölümünde, sermayesi ailesi tarafından mukabele edilip yenisi hak ediliyordu. Kişi doğduğu andan yedi yaşına değin gösterdiği ekseriyetle yeteneği doğrultusunda, bazı uygulamalara tabi olunarak neticeye göre mesleki eğitime yönlendiriliyordu. Dolayısıyla kimse işinde ve özelinde herhangi yabancılaşma duyumsamıyordu. Her birey geleceğini katileştiren ekolünde, sevdiği işten kuşku duymaksızın çalışıyordu. Sevginin yerini gereklilikler, evliliğin yerini müştereklik almıştı. Kimse maddi güvencesi olmayan birlikteliğe adım atmıyordu. Çiftler birbirlerini ortak görüyorlardı. Kadınlar, ortaklıklarına dayattıkları çocukla, olası ayrılıkta kârlı çıkıyordu. His, gülünç bir olguydu. Aşk bilinmiyordu…

Babasının kütüphanesine gizlice girip kitaplarını okumak çocukluktan âdetiydi. Eğitimleri soy tarihi ve saray usullerinden ibaretti. O kaynaklardan, evreni, güneşi, doğayı, insanlığı, küresel savaşları ve sonuçlarını, şiir ile romanı öğrenmişti. Kimsenin yanında bunlardan söz etmezdi. Biri hariç hepsini bitirmişti. Farklı görünüşünden ötürü onu sona saklamıştı. Siyah deri ciltli, ince bir kitaptı. Deri yüzeyine eski batı lisanıyla kazınmış biçimde ‘ÖYLE’ yazmaktaydı. Altında yazarının adı vardı. Kapağını açtığında, ithaf sayfasında şöyle yazılıydı: ‘Başarısıza…’

Tebessümle arka sayfayı açtı. Yüzyıllara rağmen kâğıdın hamuru yumuşaktı. Sarı oluşu bundandı…

Güvenlik hususunda hassas Alpagu, kendilerini tebaasından gizlemekle asırlık geleneği bozmamıştı. Akşama soylu akranlarının ve zamansızların katılacağı davet vardı. Gerekli düzenlemeleri tartıştıkları sırada, Sentel birden gözlerini kapadı. Ülda’nın ana belleğinden sağ boyun bölgesinde deri altına gizlenmiş sentetik alıcıya ulaşan veriler, sinirler aracılığıyla zihnine iletildi. Neticede bunlar prosedürden ibaretti. Gerçeği görmek için fazlasına sahipti. Mesaj eş zamanlı tüm zamansızlara gönderilmişti. İçinden onadı. Zamansızlar kapalı gözlerle doğruladı. Sentel, Alpagu’nun yanından ayrıldıktan sonra bahçede Benice’yi gördü. Hep ıraktan izlediği imgeydi Benice. Görevi dışında yanaşmamıştı. Onlarda da ikincil çekingenliğini vazıh ettiğinin farkındaydı. Mevsim dışı çiçekler arasında sükûnca sokuldu yanına. Konuşmadılar. Yeşil ve menekşe arası göğün altında güllerin okşayıcı rehavetini duyumsadılar…

Yumuşak sarı tonunda aydınlanmış ana salonda Benice, ortamla alakasız giyinmiş olan teyzesinin, üstten bakınan devekuşu boynunun uzantısı ufak kafasında, koca hodkâmlığını izliyordu. Ellisinde bekâr kızı, kırkında aylak oğlu ve yetmişlik ayyaş kocasıyla veliaht olduğu ihtişama müptelalardı. Babasını çevrelemiş menfaatçi amcalarıyla rastlaşmaktan kaçındığı haset çakımı gözleriyle tutuşmaktan korkuyordu. Az yemesine rağmen midesi bunları kaldıramadı. Hür hava için avluya çıktı. Yüzeyinde çukursu pörtleklerle yuvarlak un kurabiyesi zevahirinde ak küre, tam daire dolgunluğunda en parlak evredeydi. Suni ışıkların erişemediği zifiri bölgeleri gecenin soğuk belirsizliğinden ötelemişti. Maskeli dalkavukların pespayeliğinden uzaklaşmışken iki gündür aklından geçirdiği o yeri düşünüyordu şimdi. Behişt ormanın derinliklerinde, sisler içinde birbirine geçmiş sık ağaçlar, onların bittiği yerde yapışık çalılar, otlar vardı. Oraya ilk ve son kez geçen güz gitmişti. Yakınlardan Ülda’ya dökülen şelalenin sesi işitilmekteydi. Kısa mesafe sonra, gerisi sis altında sipsivri uçlu bir kaya belirmekteydi. Kitaplarda betimli dağlar gibiydi. Aşağılara yüzlerce belki binlerce metre gitmekteydi. Saray Ülda’dan, Ülda da dünyadan binlerce metre havadaysa, bu yeryüzünün en büyük yükseltisiydi. Epopelerde okuduğu, bir zamanlar yeryuvarlağının bengi yeşil düzlüklerinde yuvalanan insanların yıkandığı çağlayanlar ve heybetli dağların eteklerinde, rızkı bol, sık ormanlar var mıydı hala? Yoksa harabe uygarlığın sessiz çağrısı mıydı? Ardında hodbin bir titreşim işitti. Tolan bilmiş edada kendisine yürümekteydi. Çehresine menfaatçilerin gölgesi sinmişti. “Bu gece…” dedi,  başını dolunaya dikti. “…hiç olmadığı kadar muhteşem…” Etrafında dönüverdi. Benice azametten haz duyan esrik kardeşini izledi…

Ertesi sabah avludayken Sentel geldi. Dudakları bildik söylenmekle, gözleri özgeydi. Benice yaklaştı, kendiliğinden kalkan eli Sentel’in dudaklarına havalandı. Lüzumsuz sözcükleri sonlandırdı. Eli indi, durgun dudaklarına duygun buse verdi. Alınları birleşti, ıslak dudaklarına kuru rüzgâr esti… “Benim olmayan zamanlarda, işittiğimi görmediğim, gördüğümü bilmediğim bulutta, kimsesizlik yurdunda sensizlikleyim…” Son satırlara bakıyordu. Cildi örten yapışık sayfada kabarıklık hissetti. Kâğıdı yırttı. Siyah kumaş parçası belirdi. İçinden bir tutam saç ile not çıkıverdi… ‘Benden kalanları yaşat.’

Yeryüzünden çokça ağaç, bitki türleriyle harmanlı ormanın bitiminde, Ülda’ya boşalan çağlayanın uçurumundan ürkekçe bakıyordu. Benice duraksadığında ardında birini hissetti. Döndüğünde Sentel’i fark etti. Sentel dibine geldi ve ansızın itti. Metrelerce yüksekten sessizce düşerken bedeni altında yoğunlaşan rüzgârla savruldu. Rüzgârla sulanmış gözleri bulutlar arasında sis üfüren büyük siyah bir makine seçti. Ak dumanı kümeleyen mavimsi elektronların bedenine ilişmeksizin etrafından geçtiğini gözlemledi. Sertçe soğuk suya düştüğünde bilinci varlığını saran katı belirsizliğe yitti…

Nemli gözkapakları aralandıklarında cam tavandan yıldızlar düştü gece mavisi göz yuvarlarına. Kesif karanlığın son zamanlarında zifiri oda beş metre eninde, ön camdan akseden megapolün ışıklarıyla loşlaşmıştı. Ayaklandı, gardırop odası yanında banyoya vardı… Kesif tün, ince kızıl ufukta güne devrolurken, boy camda anamorfik kozmopolite aygın çehresi üşmüş, kestane kumralı saçlarına ırakta beliren cılız güneşin erkesi sinmişti. Altında dikişsiz siyah tayt, üstünde dizleri hizasında lacivert polyester ceket vardı. Ana bilgisayara bağlı bir cihaz olan istem, gıda ve her şeyin kredi tutarınca ısmarlandığı aletti. Ana ekranda seçiminizi yaparak, başparmağınızı ışıma kaynağı üstünde parmak izi okuyucuya yerleştirip, gereken meblağı kredinizden aktardıktan dakikalar sonra ürün tarafınıza ışınlanıyordu. Geniş ebatta siparişler için daha büyük bir istem gerekiyordu. O da evle verilmiyordu. Stüdyo dairede uyarı sesi yükseldi. Mecbur olmadıkça takmadığı, tüm gezegende internet ve iletişimi sağlayan şeffaf kelepçeli mini ağ bellek yongasını sol kulak kepçesi ardına oturttu. Mini aygıt beyne çok boyutlu sinyaller yollayıp zihnin bu verileri imgeleştirmesini sağlayarak görüntülü konuşma ya da internet ortamını gözler önüne seriyordu. İnsanlar ışıklı lensler gibi parlayan gözbebekleriyle bilinçsizce yürürlerken yonganın rehberlik ettiği yönlendirme sistemi sayesinde yollarını buluyorlardı. Boy camın ardında bekleyen hava aracı için elini geniş cama koydu. Isıyı algılayan camın bir bölümü sola kaydığında sağ kapısı havalanmış araca yerleşti… Mehil camlı araç hava trafiğinden alçalarak doruğu bulutlar ardında yitmiş merkezi savunma yapısına entegre manyetik asansöre geçti. Pruva ve pupadaki mıknatıslarla manyetik şeride yerleşerek saniyeler içinde aşağıda yan yola ulaşıp önceliğe göre zemin trafiğine karışan araçlara katıldı. Yüzeyde kapıları olmayan mega yapıların geceden soğuk metallerinden dönen gün ışıkları, karşılıklı araçların aynalı camlarından sekerek cadde boyunca göz alıcı bir taşkınlık oluşturuyordu. Küçük işlerle uğraşanların sessizce gezindiği yaban kaldırımlarda, harici kimseler yoktu. Gökfüzelerin metal zemin duvarlarında geceden kalma ‘İsteme hayır!’, ‘Kimyasal kullanma!’ gibi anut sloganları yazıyordu. Duvarın nemlenme özelliği yazıları gidere akıtıyordu. Sisteme başkaldırmakla ölümcül eylemler içindeki anutlar, gözeticilerce bulundukları yerlerde avlanıyorlardı. Yüz metre ileride iki gökfüzenin eteklerinde, kalıntı bir yapı sırıtıyordu. Asırlar öncesinden strüktür, temel bölmesinden sökülerek devasa ışın motorlu kopterler tarafından millerce taşınıp gemi mahiyetinde Suaşar’a yüklenerek Ülda’ya getirilmiş, uçan adanın alt kubbesinde açılan gedikten uzanan kalın vinçlerle çekilmişti. Çelik levha üzerine oturtulan dört kat yapı restore edilip ‘Kadim Dünyadan Antik Eserler Müzesi’ olarak kullanılmaya başlanmıştı. Tenha zeminde ilerleyen araç arkaik yapıya cepheden yaklaşıp önüne yanaştı. Kütüphane müdürü rutin söylencesindeydi; “Öğlene mal girişi olacak.” Maun tahta döşemeli ana salon antikalarla doluydu. Geneli hasarlıydı fakat müzayedede ilgilisi pekti. Merdivenleri çıktılar. “Düzenleyiciler şu işe el atmalı. Burası bitpazarına döndü.” Ayakları altında bağrışan köhne döşemeler dışında etraf sükûndu. Yaklaşan sevkiyat ışığında sunum uzmanlarına iletilecek direktifler adına, koridor sonunda toplantı odasına yöneldiler…

Karşılıklı boş duvarlar arasında yerde duran ağ bellek yongası dışında bir şey yoktu. Arkada yatak odasıyla birkaç giyimden ibaret gardırop odası ve banyo yer alıyordu. Salona girdiğinde ses işitti. Ötede karaltı sezdi. Sentel gölgeden geldi… “Tolan anutlara katıldı.” Benice’nin sırtı dönüktü. Sentel yüzünü gökfüzelerin ışıkları bürüyünceye dek öne yürüdü.

“Yine neden geldin?”
“Baban yalnız.”
“Biliyorum!” dedi Benice. Yaklaştı, Sentel’in yarı karanlık yüzünü avuçlarına aldı.

“Sen?”
“Nasıl bu kadar kolay alıştın?”
“Beni ittiğinde zaten düşmüştün.”

Soğuk cama dokundu;

“Dünya buradan daha iyi.”
“Orada bir şey yok.”
“Burada? Bunun için saraya dönmeye değerdi.”
“Ziyaretine geldiğim geceler dâhil seni hep izledim.”
“Hep yaptığın gibi…”

Dişçi muayenehanesinin penceresiz arka odalarında saklı şeyler oluyordu. Doktorla, bir anut olan Fiona sayesinde tanışmıştı. Benice birkaç hafta önce bıraktığı saç tutamının test sonuçlarını öğrenmek üzereydi. Adam onu arkalarda bir odaya götürdü. Karanlık yeri ışıttığında yasak ürünü kuvöz içinde bir bebek çıktı ortaya.

“Henüz yarım haftalık. Fakat hızlı gelişim gösteriyor.”

Benice yaşlı gözlerle cama dokundu. “Bu o mu?” dedi. Adam sivri sakallı başıyla doğruladı. Benice kitabı doktora uzattı;

“Zamanı geldiğinde.”
“Yalanı yok et.” dedi doktor.
“O bulut görünümlü yalan sisinden kurtar bizi.” Benice az daha bakındı… “Ona dikkat et.” Geldiği araçla bulutlar ardına, adına biçilmiş ulu vazifeye havalandı…

 

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir