Yolculuk Devam Ediyordu

by • 13 Ağustos 2017 • DemlikYorumlar (0)326

“Dağlar düze nasıl iner?

O mor damladan kıvrımları, çalı dikeni yırtmaçları ve uzaktan çizgiye çekmiş derin uçurumları soruyorum. Hepsi nasıl dümdüz olur da önümüzde su gibi uzanır?”

-AHMET BÜKE

Olabildiğince uzayan toprak bir yol. Üzerinde yorgun yolcular, adımlıyor bu toprakları usul usul. Kalabalığın içerisinde her yaştan insanlar. Arka sıralardan bir çocuğun ağlama sesi duyuluyor. Annesi memesini ağzına dayıyor, bir yutkunma alıyor çocuğu. Yaşlı bir adamın kamburluğu yol boyunca hiç dinmiyor. Sabahın güneşi henüz acımasız değil. Gençten bir kızın alnına vuruyor güneş ışıkları. Kız elini asker selamı yapıyor, uzaklara bakıyor kısık gözlerle. Uzakta, çok uzakta bir kuş sürüsü görüyor. Havada uçuşan toplu iğne başları gibi görünüyor gözüne bu sürü. İçinde bir umut beliriyor, dişleri görünüyor. Bir kadının dudakları daha şimdiden pütür pütür olmuş, dökülüyor. Ara ara çemberinin kenarını ıslatıp dudağına yapıştırıyor. Bir adamın kırışık, kirli ensesinde ter damlaları ince ince ilerliyor, gitgide sarılaşmış havlusunu ıslatıp tekrar ensesine koyuyor, biraz ferahlar gibi oluyor…

            ‘Düşersen, yanarsın…’ demişti dedem, bu yolculuk için.

            Şimdi, uzun süreceğinden emin olmasak da kısa sürmeyeceğini adımız gibi bildiğimiz bu yolculuğun başındayız. Kalabalık, ip gibi dizilmiş, ağır ağır ilerleyen bir insan topluluğuyuz. Ardımızda bıraktığımız topraklarımız, gittikçe uzaklaşıyor bizden, bu uzaklaşmayı, altımızdaki kızgın toprak üzerinde her bir adımımızda onaylıyor gibi ileriye doğru yavaş, bir o kadar da geriye dönecekmiş gibi adımlıyoruz. Ellerimizde, sırtlarımızda düğümlenmiş, sıkı sıkı bağlanmış bohçaların ve bavullarımızın içinde taşıyoruz evlerimizi. Belki de anılarımız kaçmasın, düşmesin diye sıkıca bağlayıp yere hiç indirmiyoruz bu yüklerimizi, kim bilir. En önde ilerleyen, yalpalaması hiç bitmeyen, yer yer ak saçlı, güneşte parlayan bir baş, kirli bir ense, gömleğinin sırtında hiç kurumayan ter izli bir adam, dedemdi. Belki de grubumuzun en yaşlısı ve tecrübelisi olduğu için en önde ilerliyordu. Onun hemen arkasında, iki elindeki bavulların kenarlarından renk renk kumaşlar sarkmış, saçları olabildiğine gür, pantolonun paçaları toz içinde bir adam, babamdı. Onun hemen arkasında, işte benim tam önümde, sırtındaki yuvarlak bir bohçanın içinde evini sırtlamış,  ara ara beliren rüzgârla beraber uçuşan yorgun saçları ile bir kadın, annemdi. Ve ben, bu yolculuğa ilk defa çıkıyor olmamın vermiş olduğu korku ve heyecanla, elimdeki bavulları hiç bırakmıyor, terleyen ellerimin kaşıntısına alışmaya çabalıyorum. Benim arkamda da bir insan yolu; uzun, sonu görünmeyen, yılan gibi kıvrım kıvrım. Dedem tecrübeliydi. Evet, bu yolculuk için hepimizin mutlaka olması gerekir dediğimiz şey de buydu. Tecrübe. Dedemin bu kaçıncı göç yolculuğuydu? Hiç konuşmazdı, belki de kendi de saymamış, unutmaya karar vermişti, kim bilir? Şimdi, yol boyunca da hiç konuşmadı, konuşmuyor. Mola vereceğimiz zamanlarda başını arkasına, kalabalığa doğru çevirip boşlukta elini ağır ağır aşağı yukarı sallayarak oturun anlamında işaret ediyor. Bu hareket sonunda da bizler olduğumuz yere çöküyoruz. Dedem konuşmuyor ama bakışlarıyla anlatıyor sanki her şeyi. Yolculuk boyunca karşılaşacağımız tehlikeleri, hiç tanımadığımız bu insan topluluğuyla geniş bir aile olacağımızı, bazılarımızın kanlı bıçaklı kavgaya tutuşacaklarını, en yakınımız dediğimiz insanla belki de son görüşmemiz olacağını… Bütün bunları sanki o yorgun, kırışık göz çukurlarıyla anlatıyordu bizlere. Dedem pratikte hepimizden öndeydi bu yüzden. Ben de bu yolculuk adına dinlediklerimden yola çıkarak teoride iyiydim. En azından öyle sanıyordum. Yolculuk boyunca yaşayacağımız, karşılaşacağımız zorlukları az buçuk tahmin edebiliyordum. Mesela içimizden bu uzun yolculukta geride bırakacaklarımız olacaktı, bundan emindim. En çok da bu korkutuyordu beni. Bazen geride bıraktıklarımızın üzerini örtecek toprak bile bulamayacaktık, öylece bırakıp gidecektik. Bunlar benim için yaşanması muhtemel senaryolar olduğu için belki de böyle kurgulayıp kendimi hazır hissediyordum. Oysa dedem bunları defalarca kez yaşamıştı. Sözgelimi en sevdiği kadını, ninemi, yine böyle bir yolculukta geride bırakmamış mıydı? İşte bu yüzden konuşmuyordu. Yaşanacakları bildiği için. Onların ağırlığını daha yaşanmadan sırtında hissettiği içindi belki de gittikçe kamburlaşması. Bizler her ne olursa olsun heyecanlıydık. Benim gibi birçoğunun ilk yolculuğuydu bu. Annem ve babam da hatırlayabildikleri kadar iki kere çıkmışlar bu yolculuğa. Fakat her ikisinin de evliyken çıktıkları ilk yolcukları. Bu ilk, onları korkutuyor, her ne kadar alışkın olsalar da… Babam epey tedirgin, her hâlinden belli oluyor. Mesela ara ara arkasına dönüp anneme ve bana karşı zoraki gülümsemesi her şeyi belli ediyor. Hepimizin, bütün yolcuların yüzlerinde bu zoraki gülümsemeden var çünkü. Hepimiz bu teselli dolu, yalancı gülümsememizin ardına kalın perdeler çekiyor ve içerideki karanlığımızla baş başa kalıyoruz. Bu gülümsemeler yol boyunca bizim en çok kullanacağımız maskelerimiz olacak, bunu hepimiz biliyoruz. Annem de konuşmamayı tercih ediyor yolculuk boyunca. Birçoğumuzun tercih ettiği gibi. Hareketleri bile ezbere gidiyor, farklı olarak sadece sırtındaki bohçanın sağ ve sol omuzundan sarkmasını değiştiriyor. Mola verdiğimiz zamanlarda da babamın omuzuna yaslanıp bir iki damla yaş düşürüyor gözlerinden. Babam öylece uzaklara bakıyor, o içinden ağlıyor. Ama annem onun kadar başarılı değil. Ben, yanlarında durmaya çekiniyorum, biraz da utanıyorum. Dedemin yanında oturmak beni iyi hissettiriyor mola boyunca. Dakikalarca bilgece sakallarını sıvazladığı elini izliyorum. Buruşmuş, kabuk kabuk yol yorgunu elini… Yolculuk devam ediyor sonra. İleri hep ileri, emin adımlarla ilerliyoruz. Ardımızda, her adımımızda biraz daha uzaklaşıyoruz yaşanmışlıklarımızdan. Her adımımızda biraz daha yaklaşıyoruz yaşayacaklarımıza…

            Tepede, bulutların kıyısında bir atmaca, kanatlarını gerdirmiş geziniyor, ufacık gölgesi toprak yolda ilerliyor. Uzun, çok uzun insan kuyruğunda yer yer yere düşüp kalkmaya çalışanlar göze çarpıyor. Bu sırada içlerinden birisi kızgın toprağı yumruklayıp bağırmaya başlıyor. Kalabalık insan kuyruğu aniden duruyor, bu dövünüp duran, kendini parlayan kadını izliyorlar. Birçoğunun yüzünde donuk bir bakış, endişe dolu gözlerle olan biteni anlamaya çalışıyorlar. Az sonra etrafta ince bir rüzgâr belirdi. Uzaklardan parça parça birleşerek gelen ve gittikçe büyümüş bir ot yumağı, bir adamın paçasına çarptı, yoluna devam etti, uçtu gitti. O sırada bir kadının göğsünde çarşafla bağlı duran çocuk, annesinin omuzunun üzerinden bir süre bu ot yumağını izledi. Güneş tepedeydi şimdi. Başlarda, enselerde duran ıslak çember ve havlu parçaları da fayda etmiyordu. Bu sıcakta, ellerdeki ve sırtlardaki yükler, sanki iki kat daha ağırlaşıyor ve bir alev topuna dönüşüyordu.

             Tanrım! Bu kaçıncı yolculuğum?

            Bu uzun uzadıya devam eden insan topluluğun başında, yalnız başımayım şimdi. Herkesin önünde hareketlerini ve yaptıklarını takip edeceği bir insan var. Fakat benim önümde sadece toprak bir yol ve bu yolla birlikte gitgide kaybolan umudum, işte hepsi bu kadar. Sahi, kaçıncı yolculuğum bu? Unuttum çoktan. Belki de unutmak için çabaladım. Şimdi tekrar hatırlamak; bütün çabalarımla unutup dürdüğüm kırık dökük yaşanmışlıkları tekrar önüme sermekten başka neye yarar? Yollarda yitirdiğim onca insanı ve hayat arkadaşımı, karımı… Tekrar öldürmekten başka neye yarar? Bu yaşlı beden, bu yolculuğu kaldırabilecek mi bilmiyorum. Güneşte iyice kurumuş ellerime bakıyorum. Buruşmuş, sanki yıllardır suyun içerisinde kalmış gibi, kollarımda yer yer ağarmış kıllar ve renk değiştirmiş derim, bacaklarım çelimsiz, kemik erimesi, sürekli yalpalama, gözlerimde hiç netleşmeyen bulanık görüntü, sırtımda gitgide ağırlaşan bir yük, kamburum… Vücudum, bir yıkıntı hâli. Üst üste birikmiş koca bir yıkıntı. Arkamda, uzun bir umut silsilesi takip ediyor beni. En yakınımda, ailem… Onların ağırlığı daha fazla yükleniyor sırtıma, ne kadar daha dayanacağım bu ağırlığa? Bir zaman sonra yolda kaybedeceklerimiz olacak, ah, biliyorum. Pes edenler olacak. Pes ettiğine kendini inandıramayanlar bağıra çağıra sayıklayacak, biliyorum. Ellerimizle yavaşça gözlerini kapattığımız insanlar hep olacak yol boyunca, biliyorum. Belki, belki de ben olacağım bu sefer o insanlardan biri. Belki de beni bir çalılığın kenarında bırakıp gidecek herkes. Belki de ben kan kusa kusa öleceğim bu toprak yolda. Bu beden, bu yıkıntı, bu ağırlık… Başım çatlayacak. Dinlenmek gerek. Dayanamıyorum artık. Konuşmuyorum, konuşamıyorum. Konuşacak bir şey bulamam bu yolculukta. Olacak senaryolar bir bir geçiyor gözümün önünden. O arada torunuma takılıyor gözüm. Bana bakıyor. Gözlerindeki korku ve umut karışıklığını görüyorum. İstemez miydim şimdi başını okşamak, bir öpücük kondurmak ve yavaşça kulağına ‘Her şey güzel olacak’ diye fısıldamak. Ama olmuyor, olmayacak. Biliyorum. Ona daha önceden dediğim gibi. ‘Düşersen yanarsın.’ Evet, düşen yanacak bu yolculukta. Kural bu. Elim sakallarımda. Kar beyazlığı bile yitip gitmiş. Kırış kırış kuru bir kıl yumağı gibi. Anlaşılan bu bedenin her zerresi gitgide böyle soluk bir imge hâline bürünüyor, bürünecek. Kara yazgı. Elden ne gelir. Yol gitgide uzuyor. Bitmiyor. Sırtımdaki ağırlık her adımda çoğalıyor. Umut, artık bir serap hepimiz için. Kalbimin atışı kulaklarımda çınlıyor. Ellerimdeki titremeyi önleyemiyorum. Öksürükler boynumu ağrıtıyor. Önümdeki bulanık görüntü dönüyor, dönüyor. Başımda, ensemden çeneme kadar bir ağrı yumağı dolanıyor. Kulaklarımda gittikçe derinleşen bir çınlama. Nefesim kesiliyor. Önümdeki toprak yol kararıyor, kararıyor, kararıyor…

            Akşama doğru bir esinti aldı ortalığı. Ağızlara burunlara kum tanecikleri kaçtı, öksürüldü. Yaşlı bir kadın oturduğu yerden bastonuyla pencereleri ve kapısıyla beraber küçük bir ev çizdi toprağın üzerine. Bir süre baktı bu eve. Sonra rüzgârda, önce penceresi, sonra kapısı, sonra duvarları uçup gitti. Yaşlı kadın usulca başını önüne eğdi, rüzgârda, eteğinden çıkan tok sesi dinledi. Arkalarda gençten bir çocuk türkü mırıldandı. Yakınındakiler için kulağa hoş gelen bu mırıltı. İleridekiler için ara ara belirip yok olan sinek vızıltısı gibiydi. Yolculuk devam ediyordu. O sırada bir yılan toprağın üzerinde sessizce karışık şekiller çizerek uzaklaştı. Bir kelebek aşağı yukarı ani manevralar yapıp uçmaya devam etti. Küçük bir akrep kıskacını havaya doğru kaldırdı. Kıskacın ucundaki kum taneciği güneşte parladı. Yolculuk devam ediyordu. Az sonra bir adam, tıpkı bir çuval gibi, aniden, tek harekette devrildi yere. Öylece kaldı. Bir hareketlenme oldu arkasındaki insanlarda, bir uğultu yükselmeye başladı. Gitgide yükseldi uğultu. Çok uzaklarda, kayalıkların dibinde yankılandı bu uğultu bir zaman, sonra yavaş yavaş kesildi, durdu.  Yolculuk devam ediyordu.

 

Yazan: Furkan Pişgin

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir