Yokluğun Sınırı

by • 11 Haziran 2017 • DemlikYorumlar (1)246

“Birisini sevmek; onu, Yaratıcı’nın kastettiği şekilde görmektir.”

– Dostoyevski

Cumartesi sabahı üşüdüğümü hissettim (çarşamba öğleden sonra da hisseder gibi olmuştum). Ellerim çatlamıştı. Parmak eklemlerimin sırtları kararmıştı. Ellerim, tipik bir erkek elinden (alışılanın aksine kıllı değil, zayıf ve küçük bir elim vardı) farklıydı. Pantolon cebinden çıkmadığı zamanlar anahtar ve bozuk paralarla oynarlardı. Terlemezdiler. Ama bazen çok terlerlerdi. Mesela sıcak yaz günleri güneşe çıktıklarında billur damlalar tırnak uçlarımdan akar dururdu yer çekimine doğru. Okul zamanları kalem tutarken, sınav sorularını tam cevaplamaya durmuş düşünürken öyle terlerlerdi ki, bir beyaz kâğıdı bozmak zorunda kalırdım ıslaklığı yok etme pahasına. Sonra elimin içini çok severdim. Bir uçtan ortaya kadar uzamış, sonra başka uçtan çıkıp yukarıya tırmanan çizgilerimi canım sıkıldıkça izlerdim. O sırada ya hoca ders anlatır görünürdü, ya yapacak hiçbir işim olmazdı da köşeye çekilip susmayı denerdim, ya da babamın elinde kumanda olur ve hiç zevk almadığımız, inadımıza her beş dakikada bir gülme krizine girdiği iğrenç filmlerden birini seyrediyor olurdum. Bu sıralarda çizgilerin içine girmeye çalışırdım. Onları bir tren yolundan farklı kılan şeyin elimin düzlemine serpilmiş toprak gibi duran kan benekleri olduğunu zannederdim. Fazladan birkaç ayağım olsa bu çizgilerde yavaş yavaş yürümeyi dener, arkamdan koşacak bir trenin beni de alıp götürmesini (fazla mı duygusal oldu?) dilerdim belki de. Oysa nereye gidebilirdim ki? Bir şehir olsa (Kazablanka, Hamburg, Lizbon ya da Van) ya da bir ülkenin başkenti, beni sığdırabilir mi onu düşünüyorum (buradan, sığması zor, kocaman bir insan olduğum anlaşılmasın) ve ister istemez yine ellerime bakıyorum; sanki hayatımı bunlarla inşa ettim, bütün noktalarda parmak ucum var gibi. Bu ellerle mutlaka bir anneye sarılmışımdır. Babamın sakallarını bu ellerle okşamış, çamurdan arabalar yapmış, kendi kıçımı yıkamış, ilk topuma kurtarmış ve kırmızı bisikletimi bu ellerle sürmüşümdür. Ergenliğimin ilk anına bu eller tanık oldu, unutamam. Okul sonrası perdeleri örtük bir odada televizyona odaklanmış bütün arkadaşlarımla bir, kalkan fermuarlarımızı bu ellerle okşadık. Beraber günah da işledik, sevaba da girdik. Ben bu ellerle büyüdüm. İlk sigara içişimi hatırlarım: Yakup sigaramın ucuna çakmağını tutmuş yakmak için uğraşıyorken benim ellerim cebimdeydi. Sonra birden bir efkâr basmıştı da sigarama uzanmıştım, iki parmağımın arasına güzel bir alışım vardı (öksürmesem iyiydi). İlk çapkınlığımı sağ elimle yaptım. Etekliğin altına sızan tüysüz beyaz bir bebek gibiydi elim; kızcağız irkilip ellerine almıştı, okşamaya başlamıştı. “Böylesi daha güzel” demişti. Şimdi düşün, senin saçlarını da bu ellerle okşadım, iyi mi?

O sabah uyandığımda (perşembe olmalıydı) kolumun üstünde yüzünü hissediyordum. Burnunun ucu bileğimi soluyordu. Saçların yüzüme kadar uzamıştı. Seni her halinle hatırlıyorum, nasıl bu kadar güzel uyuyordun? İlk duyduğum şey mutfakta açık bırakılmış musluktu. Aslında tam olarak açık bırakıldığı söylenemezdi. Yarıdan fazla kapalıydı, ipten biraz daha kalın su sızıyordu. Lavaboyu doldurmuş, tezgâhı kaplamış, çoktan yere dökülmeye başlamıştı. Ben uyandığımda ayaklarım suya basıyordu mesela. Yerde izmaritler ve kirli çoraplarım yüzüyordu desem ne kadar doğru olur bilemem. Utanmıştım. Kimden, ne diye utandım, bilmiyorum. Kalkıp musluğu kapatmak istemiştim. Her yer sırılsıklamdı, kendimi bir havuzun içinde hayal etmiştim. Biraz da sersem gibiydim. Musluğu kapatıp banyoya geçtiğimde buğulanmış aynayı elimin tersiyle silip yüzüme baktım. Ne korkunç bir yüzüm varmış! Oysa önceleri can sıkıntısıyla ağzımın içinden bir şarkı mırıldanarak bu aynada yüzümün güzelliğini seyrederdim. Kendimi biraz yakışıklı bulurdum, yalan değil. Belki de sırf bu yüzden kızlarla aram iyiydi (tabii senden önce böyleydi). Sonra nedense terk ederlerdi beni. Ya da sonradan hiçbirine bağlanamadığımı anlardım. Sen dâhil değilsin.

Banyodan çıkıp yanına geldiğimi hatırlıyorum. Yüzün uyuşmuş gibi gözlerini kısıp (içeri girmemi mi bekliyordun yoksa?) beni seyrediyordun. “Musluk açık kalmış” dediğimde tepki vermedin. Yalnızca biraz doğrulup ayaklarıma baktın. Islanmışlardı. Pijamamın paçasında su lekesi vardı. “Yanıma gelsene.” Yaklaşmıştım. Sırtında pencerem vardı, örtülüydü. Onun ardında güneş olmalıydı, aydınlık sarısı perdenin üzerinde hareket ediyordu. Bir elini saçlarına götürünce birdenbire evine ilk gelişimi hatırladım. Merdiven boşluğunda durup derin bir nefes almış, kapının önünde parmağımın ucunu yalayıp kaşlarımı okşamıştım. Daha dün gibi aklımda olan şey, kapında ciğerimi okşayan heyecandı. Bir balondan farksızdım. Hiçbir kapı önünde duymadığım heyecanı neden senin “kim o?” deyişinde duyumsadım ki? Hiçbir kapı kolunun çevrilişinde paniğe kapılmamıştım. Kendimi anlatamama çaresizliği bu; hiç kimsenin karşısında dilimin tutulmaya yüz bulduğunu, kendimi yok saymaya vardığımı hatırlamam. Böyle bir şey insanın başına kaç defa gelebilir? Ya da sen böyle bir şeyi kaç insanın başına getirebildin? “Girsene” dedin. Bunu düşünmedim değil. “Gireyim mi?” diye kendime o an kaç defa sordum hatırlamıyorum. Ayağımın tekinin öteki ayağımdaki spor ayakkabının topuğuna basışında (ayakkabılarımı elimle çıkarmam) içeri gireceğimi anladım. Evin sıcaktı. Patates kızartması ve ekşimiş çöp kokuyordu. Biraz da çiğ tavuk kokusu yayılmıştı koridora. Salona geçirdin beni. İşte aynı aydınlık! Bu perde benim olmalı, ardındaki güneş de senin. İki kanepen vardı bir de tek kişilik koltuğun. Lamba sonuna kadar yanıyordu. Ben tek kişiliği severdim (belki tek yaşadığımdan). Beni koltuğuna oturttun (büyük ihtimal sen hep orada otururdun; bu benim için bir jest olmalıydı) ve mutfağa gittin. Birkaç bardak sesi, tezgâha sürünen bir şey, sonra kapı sesi (balkon kapısı olmalı), çöp kokusunun azalışı, elinde bir tepsiyle çıkıp gelmen; hepsi beş dakikayı bulmuştu. Beş dakikada bütün halı desenlerini, koltuk kenarı işlemelerini izledim, tavandaki siyah noktaların sayısını, televizyon kumandasının nerede olduğunu düşündüm ve bir de sen gelmeden evvel kanepe örtüsündeki kırışıklığın sebebini merak ederken sağ ayağımdaki çorabın yırtık olduğunu fark ettim (serçe parmağımın bir kısmı dışarı çıkmıştı). Hemen çorabımı uzatıp serçe ve serçe parmağımın yanındaki diğer parmağımın arasına kıstırdım. Böylece sen içeri girdin. Elindeki tepsiyi burnumun ucuna kadar getirip viski kadehini elime bırakışın güzel olmalıydı. Güzellikten kastım biraz daha nazik olması. Açıkçası pek de kibar olduğunu söyleyemem. Bardağı elimde unutup gittin gibi bir durum oldu bizimkisi. Sonra tepsiyi kanepeye oturtup (ben senin hemen yanı başıma, kanepenin ucuna oturacağını düşünmüştüm) kendini yere bırakışın vardı. Bütün halı desenlerini kapatacak kadar çömelip viskiyi yudumlayışın, sonra elinin sırtıyla dudaklarını silişin, sonra elini saçlarına götürüşün… Ben neredeydim? Senin tek kişilik koltuğunda, ışığın altında, odanın içinde, tam karşında, dizlerinin bittiği ve dizlerimin başladığı yerdeydim. O boşlukta, o kısacık mesafedeydim. Sen neredeydin? Ayakucumda, halının üzerinde, kanepenin ve kanepedeki tepsinin önünde, gözlerimin görmeye başladığı ve gözlerinin görmeyi bitirdiği yerdeydin. Bu iki nokta arasındaki mesafedeydik galiba. Bunu ikimiz için de söyleyebilirim.

O gün biz seninle sevişmedik. Viskilerimizi içtikten hemen sonra yanık patates kokusuyla irkilip mutfağa koşmuştuk. Balkon kapısını açtığında ağzına kadar dolu çöp poşetini ve balkon kenarlığındaki kül tablasında birikmiş onca izmariti gördüm. İki kirli bardağın tezgâhtaki hali ve onları üzerine oturttuğun yoğurt izi kalmış porselen tabağın; onları hemen mi yıkaman lazımdı? İki elim cebimde seni izlemek güzel bir duygu, ama çalan telefonunu getirmek için salona geçişim bütün içimi bunaltmıştı. Birden canımın sıkıldığını hissetmiştim (arayan Murat’tı). “Kimmiş?” Telefonu getirip mutfak masasına bırakmıştım. “Ben gideyim artık.” “Hayırdır? Acelen mi var?”. “Acelem? Hayır, gitmem lazım sadece.” “Oysa film seçecektik daha. Planlarım vardı.” “Başka zaman seyrederiz.” demiştim. Aslında bu son cümleyi beraber söylemiştik, sen farkında değildin. Gözlerin çok güzel, her şeyi ele veriyor!

Aşağıda, sokağın bitiminden itibaren çoğalan insanların arasında kendimi buluncaya dek mutfakta bıraktığım seni düşünüyordum. Büyük ihtimal telefonu eline alıp Murat’ı aramıştın. Kapı girişinde beklese miydim? Hayır, bir sigara yakmalıydım, köşede bir yerde sırtımı duvara verip düşünmeliydim; yukarı çıksam mı? Yukarıda, senin evinde, aynı heyecan ve korkuyla bir kendimi bozmalıydım. Başka çıkar yolu görünmüyordu. Hava güzeldi. Birazdan akşam olacaktı. Telefonum cebimdeydi, çıkardım. Seni arayıp “hava karardı mı geleceğim, bekle” diyecektim. İşte, diyemedim. Bu eller o telefonu cebime bırakıp beni eski halime döndürdü. Değişemedim. Ellerimi cebime sokup yürümeye koyuldum ki sigaram ağzımda yanıyordu.

Cumartesi sabahı üşüdüğümü hissettim. Yokluğun, bir sabahın vakti beni yalnız yakalamıştı işte. Öyle yorgundum, öyle bitkindim, anlatılacak gibi değil. Ama deniyorum işte. Ranzamda, yastığımda, penceremin kenarında, odamın içinde, odamın dışında, benim içimde, benim… Bütün bu satırlar ne anlatabilir ki insana? Erken uyumalarımızı ya da sabahları bana çay dolduruşlarını mı? İşe gitmelerim, işten gelmelerim, beni kapıda karşılamandaki o kadınlık, o beyaz kadınlığın, geceleri bütün bir umutla sarılıp uyuduğum beyaz kadınlığın; daha ne anlatabilir yazdıklarım, okudukların? Bu aslında bir günah çıkarma merasimi değil; öyle durma lütfen! Otur bir iskemleye ve masaya sererek oku yazdıklarımı. Hiçbir şey düşünmen gerekmiyor. Ne bir pişmanlık, ne bir öfke; sadece sessizlikle karşıla beni. Olmadı bir pencere aç kendine, başını uzatıp dışarıya bakabileceğin. Sonra yanı başında, etinin bittiği ve onun etinin başladığı mükemmel noktada, bir elin sana uzamasını hissetmelisin. Dokunabilir mi bilmiyorum. Yalnız bir kere düşün. Düşün ki, bu eller bir anneye sarılmış, bir babanın sakallarını okşamış ve sen işte bu elleri hissedebilme hürriyetine sahip oluyorsun. Bu bir gerçeklik göstergesidir. Çünkü insan, var olan bir şeyi görmekle, duymakla algılayamaz. Dokunmalıdır da. Bir taşa, toprağa ya da suya, ağaca, kuşa, bir buluta dokunur gibi. Farz et ki saçlarını okşuyorum (hala pencerede misin?).  İşte en sevdiğim yanın; kendini bana bırakıyorsun. Kayboluyorsun. Hayır, aslında kendini buluyorsun; aradığın yolu, aradığın patikayı bulur gibi. Sonra yürümeye başlıyorsun yavaştan. İçindeki rüzgârı hissedebiliyorum. Fırtına değil. Yüzüne eğilişim, dudaklarını öpüşüm; düşüyorsun. Çok yukarıdan değil, yanı başımdan, suya düşer gibi. Korkma! Seni bu ellerimle tutuyorum. Çok mu hayalî? “Hep hayal dünyasında yaşıyorsun. Bir kere bile olsun gerçek dünyayla yüzleşemedin. İşte sen bu kadar korkak birisin Engin.” Hatırladın mı bunu? O gece televizyonu geç kapatmamdaki sebep belki de bunları söylemendeki korkumdu. Belki de sandığımın aksine senin düşündüğün gibi biriydim. Yüzleşmek bazen en zor olanı değil midir? Hızla yatağa girip üzerimi örtüşüm ve sana (belki de ilk defa olarak) sırtımı dönüşüm; beni bunlar bile kurtaramadı. Demek o denli beslemiştin öfkeni ki bir daha fırsat bulamayacağın fikri ya da bir daha fırsat vermeyeceğin, beni bir daha görmeyeceğin düşüncesiydi belki de sana bunları söyleten sebep. “İyi geceler Mümine.” Hayır, iyi bir gece değildi. Gözlerimi kapatsam da uyuyamıyordum. Kalkıp kendimi oyalamalı, bir şeylerle uğraşmalı ve düşüncelerimden sıyrılmalıydım. Masaya koyduğum yarım şişe rakı ve küflenmeye durmuş peynir dilimlerini hatırlıyorum. Ocağı yakıyorum, bir kahve pişirmek için. Sarhoş olmamalıyım. İçimden “Yarın sabah seninle mutlaka konuşmalıyım. Ters giden şeyler var. Ya da birimizin anlayamadığı, birimizin de anlatmak istediği başka şeyler var. Sarhoş olmamalıyım ki seninle rahat konuşabileyim.” diyorum. Tüpün bittiğini fark ediyorum. Demek ki kahve yapamayacağım. Musluğu açıyorum, bardağa uzanıyorum. İşte o anda duyduğum (sanki musluktan akan şey oydu) telefon sesi; odamıza, sana doğru yürüyorum. Aklımda bin türlü düşünce var. O saatte kim arıyor olabilirdi seni ya da sen kiminle konuşuyordun? Kapıya yanaşıyorum. Hiçbir şeyi net duyamıyorum. “Yarın…” diyorsun, bir tek bunu duyuyorum. Kapıyı açışımla yastığın altına kıvranan o el; bir şeyler hissediyorum. Bu beni korkutuyor. Yanına kıvrılıp uyuyorum sonra.

Şimdi sen diyeceksin ki bunları bana anlatmandaki sebep ne? Ve biz tekrardan başa döneceğiz. Ben sana yeni baştan uzun uzadıya bir mektup yazacağım. Sen onu en başından okuyarak bütün öğle vaktini harcayacaksın. Belki mühim işlerin, bekletilen birileri vardır kim bilir. Belki yemek hazırlayacaksın ya da yemeğe çıkman gerekiyor, o bekletilen kişi seni alıp iyi bir restorana götürecek, leziz yemeklerden yiyeceksin. “Biraz şarap?” diye soracak garson. “Evet, lütfen!” Ah o kibarlığın. Yine aynı nezaketinle çevrene uyum sağlama çabanı fark edecek garson. Hafiften alaycı bir bakışla eğilecek kadehine. Yarıdan biraz fazla doldurmasını niyet edeceksin (şarabı seversin sen) ki garson kurnaz adam çıkacak, gözlerindeki iştahı fark edecek. Sonra bildiğim en iyi numaran; sigaranı dudaklarına yavaşça yerleştirişin. Bekletilen kişi çakmağını iç cebinden çıkarıp hızla sigaranın ucunu ateşleyecek (sanki dünyanın en hızlı çakmak çakıcısıymış gibi göğsünü gerişini hayal edebiliyorum) ve dumanı kirpiklerinden uzak tutman için gösterdiğin diğer bir çaba. Belki garson onu da uzaktan fark edecek. Belki de ben fazla abartıyorum, yalnızca masanda oturup mektubu bitireceksin ve umduğumun aksine pencerenden görünen karşı balkondaki saçları uzun kadının saksıları sulayışını seyrederken içinden benim ne halde olduğumu, neler yaptığımı, acaba bir yerde oturup seni mi düşündüğümü ya da yatağa yalnız başıma girerken gözlerimi tavana dikip yalnızca seni mi hayal ettiğimi düşüneceksin. Ufak bir tebessümle yerinden kalkıp hikâyeyi bitirebilirsin ya da olduğun yerde durup kâğıdı buruştururken öfkelenmeye başlayabilirsin. Ne de olsa buna hakkın var.

Ama ortada bir sorun var ve çözülmesi gerekiyor. En başından beri yapmaya çalıştığım da bu zaten. Açık bırakılmış musluk neye işaret ediyor olabilir? O su taşkını, ıslanmış paçalarım, yüzüme bakışın, saçlarına elini götürüp sırtını bana dönmen ve sonra benim bütün bir günü herhangi bir kafede oturup ıhlamur içerek geçirmem; bunlar bir insana ne anlatabilir? Cumartesi günü yalnız uyandım elbette. Sular çekilmiş, ellerim düzgün birer şekil gibi yastığımın atlındaydılar. Bunu belirtiyorsam, bir önceki gün ve daha önceki günlerde elimin bir şeye dokunarak uyanıyor olmalarını kastediyorumdur. Bir şey; onca beyazlığına rağmen kalın bir dokunuş gibi yatağımda yer kaplayan bedeninin çarşafımdaki şeklidir. Hemen her sabah elimi omzunda, boynunda veya göğsünde unutmuşçasına uyanır ve nedense mutlu olurdum. Oysa Cumartesi sabahı saat belki dokuz sıralarında gözlerimi açtığımda hayatında hiç kimsesi olmayan adamlar gibi uyandığımı hissettim ve uyanış biçimimi o gün için beğenmedim. Daha değişik olabilir diye geçirdim içimden. Yüzümü yıkamam, üzerimi değişmem, odamın penceresini açıp perdeleri çekmem ve derin bir nefes alıp gerinmem buzdolabının kapağını açıp dakikalarca öylece durmamı engelleyemeyecekti. Hiçbir şey düşünmemiştim. Ne peynir tabağını çıkarıp masaya koymayı, ne zeytinleri yıkamayı, ne ekmeği dilimleyip kızartmayı ne de kendime dışarıda bir ziyafet çekip çekmemeyi düşünmedim. Bir şeyin yokluğunu en ağır şekilde belki o zaman anladım. Bir şey; doğrulup küçük adımlarıyla banyoma giren ve elbisesini giyinirken buz camdan gölgesini izlediğim kadın, yani sen. Bir elin her defasında olmak kaydıyla girip çıkıp bir şeyler ürettiğini belki ilk defa görüyordum. Buzdolabından çıkardıkların masamızı değil, gönlümüzü süslüyordu. Çayı dolduruş biçimin, ekmek dilimini uzatışın, reçel tanesini dudaklarının ucuyla ağzının içine alışın ve tüm her şeye rağmen gözlerini benden ayırmamandaki güzelliği nasıl açıklayabilirsin? Muhafazakâr bir düşünceyle bileklerinin çıplaklığından ya da kulaklarımı kaşırken çıkan hışırtının aynısını yün kazağın upuzun beyaz kollarından sıyrılışında da duyduğumdan bahsetmeyeceğim. Kapıyı kilitlemeden önce son kez koridoru ve pencereleri kontrol edişim, üç kez anahtarı çevirişim, merdivenlerden inerken iş çıkışı yapacak hiçbir işimin olmadığını düşünmem ve mesai saatinin başlangıcında peynirli poğaçamı pet bardaktaki çay ile yiyişim yokluğunu aklıma getirmeyecek. Cumartesi akşamı televizyon kanallarında hiçbir şeyin olmadığını keşfedişim uzun sürmeyecek, aynı ümitsizliğim kitap okumalarımda dikkatimin sürekli olarak varlığına kaymasında da kendini devam ettirecek ve nihayet geri dönecekmişsin gibi yokluğunu kabulleneceğim. Bu benim için büyük bir ayrılık olacak. Kendimi toplamam belki bir şeyler bulabilir. Bir şeyler; her bir solumanda göğsünü alçaltıp şişirirken kalbimdeki kıpırdanmaları hissettiğim iki an arasında geçen zaman olmalı.

İşte bu zamanlardan birinde geçen bir şey hatırlıyorum; bana, yalandan sonra söylenen en güzel şeyin doğru olduğunu söylemiş ve bilmiyorum neden, utanmamı beklemiştin. Seni biraz daha anlamaya çalışsaydım utanacaktım belki. İşte o zamanlar her zamanki gibiydim. Kendimi bulma eğilimlerinden birini yaşıyordum. Sevme dürtüsünün benim açımdan tanımlamasına başlamış sayılırdım. Belki sana Cuma akşamı bunu anlatacaktım. Aramızdaki en büyük engelden bahsedecek, önlem almayı düşünüp düşünmediğini soracaktım. Erkenden uyumuştun. Ertesi sabah toplayıp da götüreceğin bir valizinin olmadığını görünce senin buraya aslında hiçbir şeyini getirmediğini fark edecek ve üzülecektim. Öylece gitmenin başka bir açıklaması olamazdı çünkü. O an için ardından bir sigara yakmanın en iyi fikir olacağını düşünmüştüm. İki kocaman öksürük (sigara içmekten hoşlanmadığımı bilirsin) ve çizgili bir bulut kütlesinin tavanda kaybolması; işte tam bu anda hiçbir şeyi kalmamış adamlar gibi oldum. Belki de yalnız uyanmanın en çok koyduğu anlardan biriydi. Sana öğle vaktine kadar yatakta öylece durup kendimi düşünmeye zorladığımı ve akşamdan başlamak üzere birkaç gün boyunca evden dışarı çıkmadığımı anlatmayacağım. Bu sürede neler yaptım, neler izledim, ne yedim ve ne içtim, neler okuyup düşündüm; bunlardan da bahsetmeyeceğim. Işıkları yakmadan televizyon seyretmek, sabah olduğunu anlamaktan ziyade birilerinin varlığını hissetmek için perdeleri aralamak, masaya iki tabak ve iki bardak koymak ve istisnasız her saat başı bir kibrit çakıp sigaramı ateşlemek; yokluğun davranışlarımı değiştirmeye başlamış gibi, cumartesi sabahından itibaren onca şeyin daha önce defalarca yapmama rağmen bir başka anlam kazanması, bu anlamı er ya da geç sensizliğe yormam; bütün bunlar varlığının bendeki sınırlarını gösteriyor. İşte bu demek oluyor ki varlığın yokluğunla bir, içimde inanılmaz bir dünya kurmuş ve ben farkında olmadan o dünyada yaşamaya başlamışım. Sahte ya da değil, bildiğim bir gerçeklik olması zihnimi doyurmaya yetiyor. Eğer bunun başka bir açıklaması olsaydı sana bu satırları yazmaktan ziyade kendimi bütün yaşamımı değiştirmeye adardım. Nereden başlanacaksa oradan başlardım. Evimi değiştirir, arabamı satar, kitaplarımı yakar, yeni mobilyalar ve yeni bir tek kişilik yatak alırdım. Penceremin önüne birkaç saksı koyar, her sabah uyanır uyanmaz onları sulamaya çalışırdım. Çamaşırlarımı yıkar ve onları balkonuma asardım. Belki birkaç komşu edinir, akşamları çay içmeye giderdim ya da onları çay içmeye çağırırdım. İçkiyi ve sigarayı bırakırdım. Başka bir işte şansımı denerdim. Paramı her ayın sonunda yarı yarıya biriktirir, açtığım hesaba zor günlerim için biraz para bırakırdım. En sonunda başka bir insan olmanın farklılığını yaşardım, kim bilir. Ama işte alışkanlıklardan vazgeçmek kolay olmuyor. Bu tıpkı öteki dünyaya gitmek gibi bir şey; ince bir çizgide oluyorsun, karar vermek zor. Ne yana gitsen ötekileşiyorsun, senden başka her şeyi de ötekileştirmiş oluyorsun. Ne yana gitsen, eski ve yeni oluyorsun. Her şey aynı kalsa bile, aynı zamanda her şey başkalaşıyor ve işte bunların arasında sen, benim için bambaşka bir şey oluyorsun. Acı bir yalnızlıktan öte, büyük bir ayrılık, büyük bir boşluk; acaba hangisi olmak isterdin?

Bak, aslında o zamanlar biz seninle mutlu olmayı becerebiliyorduk. En azından aynı şarkıyı mırıldanabiliyorduk, öyle değil mi? Yalnız kaldığımızda (ki bu büyük bir mucizeydi) gözlerimiz birbirine dokunur, ruhumuz okşanırdı. Saçlarına aldanırdım. Buklelerden aşağıya kayan yıldız benim ellerim miydi, yoksa gece olmuş, bir parça gök ve biraz da sen, işte ikiniz bir arada bana mı oynuyordunuz, bilmezdim. Sizi böyle daha çok severdim (aşk bir ihtimal).

Demek istediğim, biz seninle ne sevişebilmeyi öğrendik, ne de birbirimizi sevmeyi. Bu ikisi birbirinden ayrı şeyler diyeceksin, tamam hak veriyorum. Ama bir düşün; her şey tastamam yerindeyken, yani sarsılan hiçbir şey yokken henüz, nasıl oluyor da birbirimizi ayırabildik? Bunu, nasıl bir başarı olarak gördün? Gittin. Olduğun gibi, ardında ne bir iz ne de kalıntı. Saç telinden aynadaki görüntüne, her şeyini alıp götürdün. Oysa biz seninle iyi de geçinebilirdik, öyle değil mi?

Neyse lafı fazla uzatmayacağım. İşleri daha fazla karıştırmanın bir anlamı yok. Nedense kendimi hala seni sevmek zorundaymışım gibi hissediyorum. Sence bu neden olabilir?

Yazan: Engin Sevinç

Pin It

İlgili Konular

Yokluğun Sınırı için bir yorum var.

  1. Rahime dedi ki:

    Uzun ama içine alıp çeken güzel bir öykü. Sıradan aşk öykülerine benzemiyor üstelik tipik sevgi sözcüklerine rastlamıyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir