Yok Oluşun Hafifliğinde

by • 9 Ağustos 2015 • DemlikYorumlar (3)1277

Etrafa körlük saçarak çıkardı gözlüğünü. Islanmışlar. Nasıl da seviyorum böyle havaları! Bazen ölesim bile geliyor. Durgundu. Ebruli saçlarını eliyle iteledi, hemen sonrasında hafif bir gürültü hâkim oldu bulunduğu yere. Ses büyüdü, toprak milim milim ıslandı; öyle bir ıslandı ki bundan beş sene sonrasına kadar kurak kalacak gibi değildi öteberi. Burnu sızladı hafiften, ince ince akan gözyaşlarını yol etmişti yanaklarıyla. Ardından böğürdü, sesi ölgün kurbağanın gülümsemesine neden oldu. Kaşları sert, kulakları kabaca, gözlerini kıstı sımsıkı. Gözbebekleri yuvasına dönmüş, uykuya yatmıştı. Mavzerini çekip alnından vuracakmış gibi hızlı. Gözbebekleri bu sefer kuruydu, ağlaması kesilmiş düşünüyordu. Ayakları bir hayli ağrımış gibi nasırlı topuğuna pano iğnesi batıyor hissi veriyordu.

“İstesem gidebilirim çok uzaklara, karanlığı olmayan bir ölüm, ağzından çıkan puslu duman…”

Mırıldanmaya başlayalı çok olmamıştı. Aklı karışık olduğu zaman bu hallere düşerdi. Yere bakıp yürürken tüm düşüncelere merhem süresi gelir, bocalardı. Adımları yavaşladı kente doğru ilerlerken. Arnavut kaldırımların boşluklarını, dumanı üzerinde izmaritler dolduruyordu. Polenler tozlaşalı çok olmuştu kentte lakin tasını tarağını toplayıp gelirse polenler, alerjik bedenler büsbütün hâlsiz kalacaktı. Hırıldadı bu sefer. Bu ses enik yavrusunu hatırlatır gibi oldu, sonra kesildi. Ayağını kaldırmasıyla etrafı keskin bir koku sardı, burun kanatları açıldı ve kapandı. Üzerine bastığı tezek karasineklere hayat veriyordu. Gitmeliydi, çok uzaklara olmasa bile evine doğru adımladı. Haliyle ancak bu kadar kaçabilmişti bu hain kokudan. Pudra renkli bankların kenarından hızlıca geçti. Bu gözler sahiden onun muydu, açılıp kapanan, duygusunu bastıramayan? Ruhu daraldı, adımları hızlandı, ağzından çıkan bir iki kelime havaya azot verdi. Yürürken düşünmemek elde değildi. Marka çıkmazı izmaritler yeni evladiyelik acılara gebe olurken, kaç asırlık ağızlar muhtemelen birbirine değiyordu, pudra renkli banklarda. Kulağına çarpan bir sertlikle kendine gelebildi. Karşısında yeniden beliren kurbağa, büyüdükçe büyümüş, adını koyamadığı renklere bürünmüş, sonrasında kırmızı renkte karar kılmıştı. Kaskatı kesilmiş gözleri, yanıp sönen bir fenere döndü. Yutkunduğu zaman dalağı balon gibi şişti. Kulağı çınlamaya başladı, uğultu nereden geliyordu?

“Gitmeliyim, böylesi kalabalık bana göre değil.”

Yüzünü kapattığı ellerinin arasından karşısına bakıyordu. Ne bir elmaya ne de çürümüş bir çileğe benzetiyordu bu rengi, tarif edemediği yavruağzına kaçan bir parlaklıktı. Ağzına değişik sıvılar geldi, başı döner gibi oldu. Ölgün kurbağa, kendisinden beklenmeyen hızlı bir atlayışla mantarların yanına doğru yol aldı. Soluk borusunda uzun bir acı hissederek iskarpinini çekti. Büyük ayaklarına ağrı girdi, neyse ne?

“Evime gidip gerçek hayatıma döneceğim nasıl olsa.”

Ne yani uyumsuzluk illetine yakalanan sadece kendisi miydi? Hemen eve gidip kanepeye devrilecek ardından tütsüler eşliğinde kendini transa bırakıverecekti. Belki saatler muhtemelen uzunca bir süre. Kapıyı araladı, burnuna yoğun bir tarhana kokusu geliyordu. Bir de yanına yufka kırmalı, en sert olanından. Anahtarı yuvasına geçirerek tedirgin bir şekilde çevirdi. Evde kimse yoktu ne bir ses ne de ışık. Onun için tek gerçek hayallerindeki kasaba artık. Etrafta toz kalabalığı. Nefesini tutuyor cama yönelerek, ailesi aklına geliyor. Babası iri çeneli, hurma bakışlı, otoriter; annesi badem gözlü, iri kulaklı, kalın sesli. Belki de kanepe daha huzurlu, kitaplar daha bir mutlu sonla bitiyordu o günlerde. Bir solukta okunan kitapların mutlu son etkisi ne yazık ki kısa sürdü. Babası bir cinayete, annesi ise babasına kurban gitmişti kânunuevvel vakti. Babasının ölüm nedeni belliydi hiç yoktan. Yaşarken ölmek en kötüsüydü, uçsuz bucaksız yerler dalıyor insan. Beyin kanamasına kendisini bırakıp, hafızası kaybolacak gibi başını sallıyor bir an. Ne olursa olsun hatalı olan gecelerdi, düşünmek şimdi hiç yaşamamış birine kefen dikmekti.

Hafif hafif göğsü kabarıyor, minik sesler ile mırıldanıyordu. Kefen dikmek yerine bir şeyler yapmayı tercih etti, oyalanmalıydı. Bayatlamış bisküvisini damağında eritti lâkin o nasıl bir tat, anlaşılan çay uykusunu yeterli kılmıyordu. Bir uyku kadar zengin bulduğu kitap köşesine adım attı yavaş yavaş. Eve az da olsa küçük kıpırtılar ve bir hışımda alınan nefes taneleri hâkim oldu. Parmak uçlarında yürümeyi severdi, öyle daha narin bulmuştu kendini. Bardağın kulpuna iki parmağını geçirdi, şahadet parmağını kararsız bakışlarla kitapların sırtına sürdü. Hiçbirini incitmek istemiyor, tüm düşüncelerinden arındığına inanıyordu. Aslında kısık olan sesi sofaya doğru yankı yaptı, kendi kendine konuşur gibi oldu. Hemen kenardaki cama ilişti gözleri. Aynı kalıptan çıkma giysileri giyen gençler, çıkmaz sokakların kölesi olmuşlardı. Bedenleri kuru, ayakları irice, kemikli yüzleri adeta iki ayrı elementti. Gün ışığı neredeyse yanık yanık karışıyordu insanın etlisine sütlüsüne. Bu saatte dışarı çıkmak manavcılıktan öteye geçmezdi, zaten öyle yapmayı da tercih etmezdi. Komşularıyla bile içli dışlı olmaz, kapı deliğiyle meşgul olur, gitmelerini beklerdi. Sessizliği hayata en büyük haykırışıydı aslında. Kendi denizinde kulaçlarıyla boğuluyor. Gözleri incelemeye devam ediyor. Şapkası yamalı bir adam köşedeki bakkalla bir şeyler konuşuyor, şapkasını kulağına kadar kapatan adam yağmurun habercisi mi ne? Hızla serpilmeye başladı damla damla, derken hızlandı, etrafta sıçan gibi ıslanmış ve bir yerlere kaçmaya başlayan insanlar. Ucuz şemsiyeler bir döneklik yapmayagörsün nasıl da sindirilemiyordu onca zaman. Buz mavisi gökyüzü canhıraş türküsünü çalmaya başladı. Bir iniltidir kapladı dünyayı, zonklayan şakakları yerinden bıkmışçasına dizinin kapağına göç etti, “Ahirim sensin” fısıltısıyla.

Devetüyü renginde bir kitap seçmişti daha sonra da incelikle seçtiği kuşe kâğıda basılı kitabında son noktayı buldu. Sayfaya akan bakışları yorgunluk kokuyordu buram buram. Ne yapacağını kestiremeyerek son damlayı bardağına pay etti. Gözlerindeki hafif ağrı çekilebilir bir nara atmasına sebebiyet verdi. Kendi ruhundan soyutlanmak istercesine iskemleye yerleşti. Kasabaya bu sefer daha erken gitmesi gerektiğini düşünerek portakal renkli iskemlesine yaslanarak kitabını okumaya başladı. Tuhaf bulduğu yazılara değişik ses tonunun kremasını katarak daha marjinal sesler çıkarıyordu. Maladaptive hastalığı baş gösterdiğinden beri sık sık hayaller kuruyor, kendine bakmıyor, öksürüyordu. Yerinden kalkıp diğer odaya geçtiğinde ekoseli uykuluğunu haşin bir edayla yatağına fırlattı. Ölçülerine uygun özel dikim olan takım elbisesini, yavaşça kollarına aldı, kravatların içinden şampanya renginde olan birini seçti. Gömleğin yakasını düzeltirken, kollarını birine veda edercesine hüzünle uzattı. Sonrasında özel olarak ısmarladığı gül suyunu bileklerine boca etti. Şakakları aniden zonklayınca, kalp atışlarını duyar gibi oluyor, kendi kendinin doktoru oluyordu. Bordo iskemleye oturduğunda gözlerini kapattı aniden, askıdaki tayyörü görmüştü en son.

“Kasabanın dinginliğinde ilerlerken artık yalnızım.”

Mutlu bir ölüm sesi dört duvar arasında yankılandı durdu. Saçları eskisine göre epeyce aklaşmış adam… İçten bir selam verdi ihtiyara, hasta kadın. Akıbetler ortadaydı besbelli. Tayyörleri arasından takım elbisesini üzerine geçirince derin bağlara kurban olurdu. Bu tarzda giyinen akıl hocasını daha bilgili ve erdemli bulur eski günlere imrenirdi. Dururcasına bakan gözleri kısıldı, şimdi akıl hocasını eskisi gibi bulamamıştı. Kasabadaki han ağır zerdeçallar kokmuş, ihtiyar kendini kitaplara adayamaz olmuştu. Uzun adımlarla yürürken, iskarpinleri handa yankılandı. İhtiyar yalnızca gülümsüyordu. Güldüğü zaman kısa kahkahaları anlık ilgiyi üzerine çekebilirdi, farklı bir korku ortalığa hakim oldu. Burun kanatları eskisi gibi açılıp kapandı. Çil çil konservelerin etrafa yaydığı kokuydu bu. Böğürdükten hemen sonra, etrafında gördüğü konserveler onlar olmalı diye düşündü. Neyse ne, ama hayalimde ne işleri var? Etrafı inceliyor, akıl hocası yerinde yok. Tepesi atınca şakakları daha da hızla zonklamaya başlıyor. Hiç olmadığı kadar endişeli. Düşünmesi gerek fakat ölgün kurbağa karşısında, yine aynı renkte, gözleri kocaman, ayakları uzunca, yapışık derisi benek benek. Sırt bölgesinde derin yaralar olan kurbağa bu sefer daha derin bakıyor. Olmamalı, hayallerimde olmamalı! Artık düşünemiyor yalnızca nefes alıyor ve kurbağaya bakıyor, dalağı şişmiş. Akıl hocası yok, gözlerini açmaya çalışıyor, açamıyor, uyanmalı, mutlaka uyanmalı. Eskilerden kalan tek şey kusursuz bergüzarlar. Belki de uyanmamalı, karanlık bir ölüm bu olsa gerek. Bedenler kuruca, ayaklar irice…

Yazan: Sessiz Bulut

 

Pin It

İlgili Konular

Yok Oluşun Hafifliğinde için 3 yorum var.

  1. Özgür dedi ki:

    Yüreğinize sağlık, lütfen yazmaya devam edin…

  2. cansın bodur dedi ki:

    Vurdurmuşsun yine reiscan, eline kuvvet! :))

  3. Meftun Reiscan dedi ki:

    Yusuf atılgan tadında bir başarı…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir