Edebi

Yaprak Fırtınası Zamanında Ayrılık

O zamana kadar trenlerin hep kısa ayrılıklar taşıdığını sanırdı. Ufak tefek olanlarına bir şekilde alışmıştı ama böyle yüreğine binlerce tonu bir anda bırakana alışamamış ve sonunda ölmüştü.

Garın içinde unuttuklarına dönüp baktı. Kırk dakika oturdukları bankta, solmuş bir kahkaha duruyordu. Parmaklarını yaka yaka çay içişleri, bir salkım söğütün altında öylece bekliyordu. Ömürlerinin kırk dakikası… Solmuştu. Olduğu yerde durup, şimdi yaşlı bir kadın ile bir oğlan çocuğunun oturduğu banka baktı. Çocuğun sallanan ayakları nasıl da habersizce hırpalıyordu kahkahalarını. Tren sesiyle irkildiğinde çocuğun ayakları altına serpildi kahkahalar. Yok, olmalarını görmeye dayanamayacağından olsa gerek yürümeye devam etti. Yine geçmişe takıldığı için bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyordu. Gardan çıkıp araba gürültülerine karışmaya hazırlandı. Birkaç adım attıktan sonra yaprak fırtınasına yakalandı. Ayakları sapsarı bir tozla kaplandı ya da öyle olmasını isterdi.

Acaba ne yapıyordur şimdi? Burada benimle bıraktığı yılları mı sayıp döküyordur ortaya, belki de yalnızca camların ardındaki karanlığı, arada bir onun içinden geçip giden sokak lambalarını, uzak evlerin cılız ışıklarını seyrediyordur.

Yaprak fırtınası zamanında ayrılık, geride kalana uğursuzluk mu getirirdi, nereden kapılmıştı böyle bir duyguya? Sarıdan olsa gerek. Hiç geride kaldığı olmamış mıydı yoksa? Olmuştu elbet ama bir güz soğuğunda ayakları sararmamıştı demek. Yoksa bu zamanlarda gidilmeyeceğini eni sonu bilirdi. Birçok şey düşündü ama hepsi birden dönüp onun ismini çağırıyordu. Oysa ne kadar yersiz bir serzeniş; insanın içi, olmadık zamanlarda şehirleri terk eden kimseleri çağırıyor. Giden trene arkasını döndüğünden beri boğazına tıkanan yumru ile yürüyordu. Daha fazla tutamadan olduğu yere kustu. Bir top gözyaşı kustu. Sonrası kolaydı, gözler işini bilirdi. Sızdı parmaklarının birleştiği çizgilerden çok daha fazlası.

Ahmakıslatan! Hep o ıslanırmış ayrılık sonrası yağmurlarda, hem de iri iri yağmurlarda. Sıra bendeymiş, giderken sessizce fısıldadı. Beni, böylesine bıraktı işte.

Çantasındaki şalı çıkarıp üstüne attı. Saçlarının beyazını sundu ahmak ıslatana. En yaşlı yerinden başlamalıydı daha da yaşlanmaya. Böylece kimse anlamayacaktı yanaklarının nemini. Islak gözlükleri ışıkları, yolları, yılları kırıp, bin parçaya bölüp onu evine kadar götürdü. Sırılsıklam daldı apartmana. Paçalarından sızdırdığı suyu, ayaklarının çamurunu komşuların kızgınlıklarına bırakarak dairesine girdi.

Çıldırtıcı bir sessizlik karşıladı kendisini, kulakları kaşındı, ev büyüdü, eşyalar sağa sola devrilecek kadar yamuldu. Bir tek bardaklar – çay lekeli bardaklar kocaman duruyordu tezgâhın üstünde. Gözlerini kanatacak kadar büyüklerdi üstelik. Unutulduğunu hissettirecek kadar lekeliydiler. Kırmaya, çöpe atmaya kıyamadığı bardaklara sırtını döndü. Döndüğü yerde ağırlaşan gözlerine yenik düşüp kıvrıldı. Rüyasında öldüğünü görenler, bir daha uyanmazlarmış, rüyaların tersi çıkar yalanlarının tanığıydı işte. Ölmüştü. Bir papatyanın sarısına sığacak kadar küçülmüş, papatyaların sarısına gömülmüştü rüyasında. Oysa yaprak fırtınasının ayakkabılarına bulaşan tozu tam da o anda, yamulan eşyalara, kocaman bardaklara ve büyüye büyüye yalnızlığını çoğaltan eve iyice yayılmıştı. Ertesi gün, sarı bir tozla örtülmüş hâlde bulunacağını nasıl bilebilirdi? En gerçek gidenin kendisi olacağını, bütün şehirleri aynı anda terk edenin kendisi olacağını, geride kalanın yine o olacağını.

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

YAZI GÖNDERME

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Kasım’a kadar gönderebilirsiniz.

38. Sayı için tema: “Zam-an”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.