Yangı

by • 12 Haziran 2016 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)678

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=l2zcpt6Vqxk?hl=en"><img src="http://rihtimdergi.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" /></a>

yANgI

Üstündeki cilası uzun zaman önce uçmuş bir pervane, kasvetli havayı tekrardan aynı çürümüşlükle odaya boca ederken, yazın kavurucu sıcağına inat kapalı bir sabaha uyandı Yorgi. Amaçsızca uçuşmaktan usanan sinekler, bu yorgun pervaneye dinlenmek için konuyor, bazense yaşlı Yorgi’nin etindeki bayat kana ulaşmak için kanat çırpıyorlardı.

Uyanmıştı uyanmasına lakin bu pazar sabahına pek keyifsizce doğruldu yatağından. Az sonra bir şeyler ısmarlamaya balkona çıkıverdi. Bakkal Avni’ye ekmek ve bir paket çay için sepetini indirirken yukarıya kaldırdı çapaklı gözlerini. Ufkun en ücrasından gözlerinin önüne değin uzanan kocaman ve kopkoyu gri renksizlik, günün matemini yüzüne çarpar gibiydi. Onun parça parça bulutlar tarafından parsellenmiş çehresine, isteksiz ve silik ışıklar savuran güneş ise, gittikçe genişleyen bir boşluğa sürükleyip yâdını uyandırıyordu. Gözlerini kısıp buruşan derisiyle sepetini yukarı çekerken yüzünü aşağıya indiriverdi.

Kahvenin dışına çıkmış pos bıyıklı, iri kıyım bir adam okuduğu gazeteyi kenara bırakıp, dirseklerini dizlerine eğmiş, içtiği sigaraya yumuluyordu. Müşteri bekleyen berber Süha, sabahın bu saatinde dükkanın önünden tek tük geçen kadınları elindeki boş çay bardağıyla ve kısık gözleriyle süzüyor; oğlunun imtihandan dönmesini bekleyen Sirarpi hanımsa, kahvaltılık öteberi almış, kamburlaşan sırtı ve pörsümüş ayakkabılarıyla ağır aksak raks ederek evine dönüyordu.

Dört bir yanından kesif kumaş kokusunun hâkim olduğu salona geri döndü. Evin pek çok yerinde olduğu gibi, burada da çok sayıda ikona, eski değerli eşyaların muhafazasında kullanılan vitrinde yahut köşe bucak hemen her yerde irili ufaklı şekilleriyle yer etmekteydi. Perdeleri kapalıyken ruhuna sirayet eden tüm evin koyu buhranına inat, kendisini ayakta tutan bu küçük eşyalara olan bağlılığı rikkat vericiydi.

Dikiş masasının arkasında, televizyonu hemen karşısına alan koyu kiremit kanepeye oturuverdi. Az önündeki dikdörtgen masanın dağınıklığına aldırış etmeden boş boş bakındı bir süre. Şişkin koca parmaklarını, boş su bardağının yanındaki eski fotoğraf albümüne götürdü. Dün gece yatmadan evvel, aynı hataya düşerek sakladığı yerden çıkarmıştı onu. Karısının yokluğunun 24. yılı gelip çatmıştı. Zaman geçiyordu elbet, yıllar akıp gidiyordu ve lakin ayrılık gününün havsalasını mıhlayan koyuluğunda ihtiyar başka biri oluyordu. Tüm sene, onun yokluğunda en çok yalpaladığı gün, işte bu gündü.

Albümün sayfalarına yavaş yavaş göz gezdiriyordu. Birkaç gündür kaldırılmamış o boş su bardağı, çayın yanına yenilmek için açılmış fakat dokunulmamış bir bisküvi paketi, geçen pazar aldığı gazetedeki çengel bulmaca eki, birkaç boş ip makarası, bu ayakları titreyen masa üzerinde, siyah beyaz karelere mahkûm hatıralarıyla hemhal olan yaşlı terziye, ruhsuz kifayetlerle arkadaşlığa yelteniyordu.

İştahı pek yoktu ya, daha da kaçmıştı. Çay faslı uzun sürmedi, bir kaç dilim ekmek, az peynir, domates. Ellerini yıkamaya gittiği lavaboda, düşen yüzünü toplamaya çalışmak için, aynaya hazin bir tebessüm parlattı.

Evet, bugün yine o günlerden biriydi. Üstüne fiyakalı bir gömlek giyip ve güzel kokular sürünüp, iskarpinlerini ayağına çektiği gibi evden çıkmak istemediği yılın tek günüydü. Kafasını kabuğuna sokan kaplumbağalar misalince, kendini kendine kapatmak istiyor, baktığı her yerde fışkıran bu dürtüye teslim oluyordu. Zaten tonla işi vardı, oturduğu yerde otursa iyi olurdu. Evdeki makinesinde komşusu Nuriye hanımın torunu Rıfat’ın okul gömleğindeki söküğü dikecek, emekli İhsan Bey’in ceketini daraltacaktı.

Koltuğuna geçip duruşunu dikleştirdi, gözlüğünü takıp sağ ayağını pedala yaklaştırdı. Ardından masumane şekilde iç çekerek iğne iplik mesaisine başladı. Bu iç çekişte neler yoktu ki: Babasının kucağına atlayarak gittiği Papazın çayırında, ilk kahramanı Lefter’i hayranlıkla izleyişleri, düğün gecesindeki çocuksu mutluluğu, pazar ayinlerinde Tanrı’ya doğru yakarışları, bulutsuz akşamlarda ayın cazibe dolu davetine icabetle balkondaki sigara kaçamakları, yalnız gecelerine konuk olan vefalı dostu rakıyla ıslattığı göz hatıraları…

Bazı bazı gıcırtılar çıkaran ve mütemadi dönen pervane, odanın boğucu sıcağında madara olmaya devam ediyor, Yorgi’nin birkaç gündür kesilmeyen sakalı, yüzündeki teri çekilmez kılıyordu. Gömleğindeki düğmelerden ikisini açıp, göğsünden taşan kılları biraz daha ortaya çıkararak serinlemeye çalıştı. Az sonra, dolaptan bir bardak soğuk su içip işinin başına döndü. Yok, olmuyordu! Kendini veremiyordu. İçindeki sıkkınlık adeta dibine çöküyor, soluk borusu tıkanır gibi oluyordu. Tekrar kalkıp bir bardak daha su içerek arkasındaki kanepeye oturdu. Böyle zamanlarda sarıldığı birkaç kitabı vardı. Birini eline aldı. Çok geçmeden içindeki en sevdiği hikâyeyi aramaya başladı: Kara Keşiş.

Rahatlıyordu Çehov okurken, onun sayfaları arasında dolaşırken. Karamsarlığı bile muazzam bir gerçekçilikle ihata eden bu Rus cerrahın kalemindeki hâkimiyete, sadeliğindeki ahenge tutuluyor, hangi öyküsü olursa olsun okumaktan hoşnut oluyordu. Ne var ki, bu gün o bile kâr etmiyordu.

Saatler ilerledikçe şiddetlenen nem, kıllı ve büzüşmüş derisine yapışıyor, bunaltısını kabartıyordu. Balkona çıkıp hava alsa iyi olacaktı. Öğlen saatleriydi. Dolaptan bardağına erik kompostosu boşaltıp soluğu balkonda aldı. Yudum yudum terleyen kafasının üstündeki manzara değişmeye yüz tutuyordu. Birkaç saat öncesine nazaran, yoğunluğu azalan griliğin yerini, açık tonlar almaya başlıyordu. Mamafih, bulutların varlığı beyaz bir tül gibi fezayı süslerken, yer yer kendini gösteren maviliğin açtığı renk cümbüşü, rüzgârın hızını kesmiş gözüküyordu. İnsan kalabalığıysa çoğalmış, bilhassa arabaların egzozlarından salınan zift dolu hiddet, sokaktakilere de nüfuz etmişti. Öte yanındakine hırlamak için fırsat kollayan ve haletiruhiyeleriyle it sürülerini andıran bu kelle kalabalığı, keyfini daha bir kaçırdı. Müteessir halde salona gelerek işinin başına dönüverdi.

Ara ara, dikiş makinesinden gözünü kaldırarak karsısındaki tablo yığınına türlü duygu karmaşasıyla göz gezdiriyordu. Özlüyordu oradakini, arıyordu, hem kavuşmak istiyordu besbelli. Tüm sıkıntılara onun için göğüs germemiş miydi? Üstelik hangisi efendisinin çektiği acıların yanında lafı edilecek şeyler olabilirdi. O, madem tüm insanlık için kendini feda etmişti, öyleyse kendisi de onun yolundan gitmeliydi. Ne oluyorsa, olması gerektiği için değil miydi ki.

Başını tekrardan kaldırıp, onun uzun, dipdiri saclarına bakarken dalıverdi. Tablodaki resim, pak gözleriyle onu takdir ediyor ve gurur duyuyordu. Devam etmesini istiyordu. Şimdiye kadar verdiği mücadeleden memnundu, çok yakında ödüllendirecekti onu. Bu hissiyat ihtiyarın gururunu kabarttıkça, o da aynı coşkunlukla, lütufkâr efendisine daha sadık kalabilmek istiyordu. Bir yandan ayağının altındaki pedala basıp işine devam ediyor, öte taraftan dizlerini titreten bu fevkalade güzellikle yüreğini serinletiyordu.

Çok geçmemişti, ikindiye doğruydu. Alelacele bir telaşla ayağını pedaldan çekip kendini koltuğa attı. Göğsü minik bir güvercin misali ne kadar hızlı inip kalkıyordu. Kir pas içinde kalan tozlu albümden bir tane fotoğrafı özenle çıkarıp dizleri üzerine koydu. Karnı burnunda Tamara Hanım, sol dizinin üstüne büyük oğlunu oturtmuş, uzun entarisiyle güzel bir poz veriyordu. Maltepe sahilinde, bir çay bahçesinin ağaç gölgeleriyle çevrelenmiş masalarından birindeydiler. Daha fazla tutamadı kendini, ağlamaya başladı. Boynundan aşağısını, felçli bir hasta vaziyetinde sağ tarafına yatırmış, iki üç nefeste gelen hıçkırık nöbetleriyle ağlıyordu. Ağzındaki dişler buna kolay imkân vermeyince, cebinden bir mendil çıkararak dişlerini üstüne koydu. Yıllar geçmişti de, bu kanayan acısına ne bir neşter vurup unutulası kılabilmiş, ne de yılın bu en kangren gününü takvim yaprağından kesip atabilmişti.

Esasen çok utanıyordu efendisinin önünde bunu yapmaktan, ama karşı koyamıyordu işte. Ne çok sözler vermişti, ne büyük yeminler etmişti. Yapamıyordu, unutamıyordu. Kafatasını baltalayan bazı anılar nüksedince, teslimiyetindeki istidattı sabrıyla perçinleyemiyordu. Hastalıktı bu. Bedenini esir alan düpedüz bir hastalık. Damarındaki kan kuruyor, hıncını, hiçbir telafisi yokmuş gibi emsalsiz görüyordu. Zaman çok şeyin üstünü örtüyor, sancısını azaltıyordu. Ve lakin yılın şu tek gününde, ayaklanan hafızasıyla kanserli bir imtihana tabi tutuluyor ve bir türlü galebe çalamıyordu. Doğru dürüst ağlamayı beceremiyordu, üstelik daha çok merkep sesi çıkarır gibiydi. Kendi sesine kulağı kabardıkça, hem utanıyor hem de o sahne geliyordu gözlerinin önüne. Karısı… Komşunun oğluyla… Nasıl olabilmişti bu, nasıl? Aklındaki sorular çoğaldıkça, beyni fokur fokur kaynıyordu adeta. Anırma sesleri ise, şimdi öteki odalardan duyulabilirdi. Komşunun oğluyla… Kapının aralığında görmüştü onları. Eteğini indirmiş, üstündeki veledin gömleğini çıkarıyordu. Kim bilir kaçıncı seferdi.

Düşündükçe daha çok anırıyor, bu tiksinti içindeki gıcırtıyı tetikleyince, sonra yine bağırarak ağlıyordu. Sol göğsünde nedensiz bir ıslaklık oluyordu. Acaba kalbi miydi, kalbi de ağlayabilir miydi?

Tablodaki babası sabitçe bakışlarıyla yine ses çıkarmayacak gibi duruyordu. Bir lahza, tuzlu yanaklarının hışmından onu da paylamak üzere dudaklarını sıkmaya niyetlendi. Bir gün olsun, bir şey söylememişti. Hâlbuki ağzını oynatsaydı yeterdi yahut gözleriyle bir işaret yapsa. Kimseye söylemezdi hem, ama birisi bir şey yapsındı, ne olur yapsındı. Omuzlarını çökerten bu yılgınlığın yanında, on bela bile sendeleyip düşmek gibi hafif kalırdı.

Göklerde miydi O, yoksa yerde mi? Her yıl sayıkladığı bu gerçekliğe mi mahkûm kalacaktı peki?

Güçsüz düşen ellerinden fotoğraf kayıp giderken sulu gözleriyle, gayri ihtiyari başka bir resme takıldı.  Çaprazındaki kitaplığın en üst rafındaki küçük tablo, kanlı gözleriyle dikkati celbediyordu. El ve ayak bileklerinden çivilenmiş, başına takılan ve kafasını delecek kadar azap verici dikenli tacıyla, boynunu sağ omzuna yatırmıştı. Evet, bu tabloda bir şey vardı. En büyük musibetlere göğüs gerdiğini hatırlatan efendisi, acı çeken kanlı gözleriyle, delici bakışlarını, tek noktada topluyordu. Yoksa o da mı kendisini hayal kırıklığına uğratacaktı? Duruldu Yorgi. Duruldu ve istavrozunu yenileyerek dişlerini geri taktı. Yüzü ıslanmıştı, lavaboya gitmeyi gerek görmeden soluğu yine buzdolabında aldı. Amma çok susuyordu! Koltuğa geri dönerken biraz daha iyiydi. Elini götürdüğü siyah kaplı kalın kitabın yazarı başka bir doktordu. Bir kere daha istavroz çıkarıp içinden rastgele bir sayfayı açtı.

Kayıp Oğul hikayesi. İşte bu bir işaretti!

Bir zamanlar babasından payına düşen serveti alıp köyünü terk eden bir çocuk vardı. Cebindeki bu servetle günlerini har vurup harman savurarak geçiriyordu. Yıllar sonra, bu debdebeli hayat hem kendini hem de servetini tüketmişti. Yaşadığı ülkede büyükçe bir kıtlık baş göstermiş, sağda solda karnını doyurmaya yetmeyecek ücretlere çalışmaya başlamıştı.  Bu zor yaşam şartlarına daha fazla dayanamayınca, babasının yanına gidip özür dilemeyi düşündü.  Ancak utancı ve pişmanlığından dolayı, oğlu olarak değil sıradan bir işçisi gibi yanında çalışmayı teklif etmeye karar vermişti. Buna bile razı durumdaydı. Perişan ve bitkin bir surette ev yoluna yürürken, babası, köy yolunun başında onun haberini almıştı. Evin olduğu patikaya girmeden onu karşılamış ve ilk buluşmalarında hiç yadırgamadan ve hatta döndüğüne minnet duyarak kucaklamıştı oğlunu. Ona en değerli kaftanını giydirmiş, geri döndüğü için en besili danayı kestirerek tüm ahaliye ziyafet çektirmişti.

İhtiyar, efendisine bu kıssayı anımsattığı için bir istavroz daha çıkararak şükretti. Hatırlamıştı, bir zamanlar kendisiydi kayıp olan. Ancak geri döndüğünde babası hiç kızmamış ve yine şefkatli kucağına sarıp merhametini göstermişti. Derin bir soluk alarak, bardağında kalan kompostoyu bir seferde mideye indiriverdi. Fotoğraf albümünü kaldırıp, yatağının altına güzelce yerleştirmesi iyi olacaktı. Öyle yaptı. Kim bilir belki seneye, eşinin mezarına bile gidebilirdi. Evet, affetmişti onu. Bir kere daha affetmişti. Bir daha ne ağlayıp lanet okuyacak ne de evde oturup eski defterleri kurcalayacaktı. Doğru, her sene bu sözü bozuyordu lakin bu sondu.

Susuzluğu dinmek bilmiyordu, içerideki havadan olabileceğini düşününce, perdeleri sonuna kadar aralayıp balkona çıkıverdi. Hava serinlemiş, nefes alıp vermek daha mümkün hâle gelmişti. Bir telaş kumkuması çemberindeki sokak, insanların süratle örülü aksiyonlarına sahne olurken, her şey fazla çabuk ve rahatsız ediciydi. Önlüğü silme una bulanmış bir adam, fırından çıkardığı pidelerin üstüne yağlı fırça dolaştırdıktan sonra, tabaklara seri hareketlerle doğruyor; Aksaray’a inecek dolmuş son yolcusunu beklerken şoförün azgın kornalarıyla sokağı inletiyor; küçük bir kız çocuğu yeşil ışığı beklemeden karşıya geçmek isterken neredeyse arabanın altına giriyordu.

Susuzluğu henüz kaybolmasa da, havanın ferahlığı keyfini biraz arttırmıştı ihtiyarın. İskemleyi çekip bir sigara yakarak, etrafını izlemeye devam ediyordu. Güneş, akşama doğru haşmetli bir sultan timsali, ihtişamını savurarak ve herkese meydan okuyarak, parlak bir surette göğe kurulmuştu. Bulutların kaybolmasıyla maviliği berraklaşan semaya, kuşların toplu haldeki dans figürleri ve açık hava senfonileri eklenmişti. Midesindeki krampın azalıyor, içindeki siyahın buharlaşıyor olması, ruhundaki hamuru tekrardan erinç içinde mayaya çalıyordu.

Öyleyse her şey hazır gibiydi. Dolapta beklettiği buz gibi suyu, başka bir şey için kullanmanın sırası gelmişti. Mutfaktan aldığı küçük masayı balkonun ağzına koyup, akşam mesaisine başladı. Rakıyı sade suyla içmeyi severdi. Gerçi her defasında, ‘’Haberin yok pirim, ciğerini meze yapıyorsun.’’ Deseler de aldırmazdı. Kırk yılda bir ağzına ara sıra birkaç zeytin atardı, asıl mezesiyse müzikti. Önce Zeki Müren’le başlardı. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar. Peş peşe iki kez dinler, midesine giden acı suyun yolunu iyice açmış olurdu.

İkinci dubleden sonra, biraz daha hareketli şarkılar çalarak, kısık sesli bir fasıl başlatırdı salonda. İlginç adamdı Yorgi, anason kokusu damağına yapıştıkça daha çok hüzünleniyor, şarkıların cıvıltısına inat boynu bükük bir sarhoşa evriliyordu. Gecenin sonundaki parçası ise hep aynı olurdu. Tatyos Efendi’den, ta delikanlılık çağından bu yana hiç sıkılmadan dinlediği o parça. Bu ömürlük besteye, bardağının son iki yudumunu hazırlar, çakırkeyiflikten yamulan ağzıyla çocuklar gibi sersem bir sırıtışla eşlik ederdi:

Cefa etme bana mahım… Sonra tutar seni ahım… Üzme beni şivekârım… Sakın geç kalma erken gel…

Hep böyleydi bu ihtiyar. Öteden beriden sofrasına düşen ve kanayan bir acıyı rakının üstüne su gibi dökerdi. Her yudumla beraber ekşiyen yüzünü daha nedensiz hüzünlere doldurmasının ne lüzumu vardı, cevabını bilmez sade içerdi.

Yalnızdı o, kasveti biraz da bundandı. Hem kim öyle değildi ki? Şu elleri boşta olmayan genç sevgililer mi, bayramlarda eski öğrencilerinden tebrik mesajları alan öğretmenler mi, yoksa emekli maaşını torunuyla çekmeye giden yaşlı nineler mi? Sabahları dükkânın kepenklerini sessiz ve ağırca kaldırırken, her geçen paskalyada ne kadar eksildiğine şahit olması tebessümünü buruklaştırmıştı. Birkaç el tavla atıp eskilerden konuşacak esaslı bir dosta, omzuna çıkarıp güle oynaya markete götüreceği bir toruna öyle ihtiyaç duyuyordu ki. Hem, hafta sonu Fener’in yenilgisine iç çekerek, değişmeyen kaderine bıyık altından küfrettiği günleri az mı özlemişti.

Oturduğu yerde uyuklamaya başlar gibi olunca geceyi bitirmeye koyuldu. Zaten hava kararmış, gece yarısına ramak kalmıştı. Gökyüzü çok açıktı fakat biraz sallanan başıyla yıldızların sarı renkli huzmelerine, yanıp sönen ışıklarıyla geçen uçaklara dikkat edemiyordu. Çoraplarını ve dişlerini güç bela çıkararak uzanıverdi. Sol kulağının arkasına çöken ağrı, beynini kemiriyordu sanki.

O tarafına uyuması olmazsa olmazdı. Solundaki masa üstü lambasını yakınca, iki adet ufak ikonanın arasında, küçük bir portre içindeki efendisi, hemen yanı başında olurdu. Yüzü ne kadar da parlaktı. Gözleriyse küçük çocuklardan daha masum bir saffete ve bir o kadar muazzam bir kudrete haizdi. Kısa aralıklarla sarhoş bedeni tek heceli seslerle inliyor, lakin gözlerini resimden alamıyordu. Babası ona yetiyordu ama bazen zorlanıyordu işte.

Durduğu yerde dört yana dönen kafası, ağrıdan uyuşmak üzereydi. Tabloya bakışlarını odaklayamıyor, bir türlü yakınlık kuramıyordu. Her şeyin dönüş hızı süratlenmişti. Çok geçmeden onu sağ elinin arasına almış ve yukarıya kaldırmıştı. Kendisi de sırt üstü yatarak, yakından bakmaya devam etti. Odanın ve kafasının sallanması aynı hızda devam ediyordu. Birkaç saniye sonra çerçeve elinden kaydı, çenesinin ucuna doğru düştü. Bir parça ıslaklık olsa da, mühim bir şeye benzemiyordu. Artık gözlerini katiyen açamıyordu. Tabloyu usulca alıp yanına koyduktan sonra, sol kolunu masaya götürüp güç bela lambayı söndürdü. Uykudan önce son raddedeydi, inlemesi kesilmiş, nefes alış verişini duyabildiği kavi sessizlik odaya hâkim olmuştu.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir