Veda

by • 12 Haziran 2016 • DemlikYorumlar (0)584

Yattığım yatakta uykunun çok uzağında odamın tavanını boş gözlerle izliyordum. Genelde güne başladığım saatlerde bile bedenimin şuan hissettiğim enerjiyle can bulması mümkün olmazdı. Ne kadar gariptir ki insanoğlunu ruh uyuşukluğundan, beden tembelliğinden kurtaran onu harekete geçiren hisler huzursuzluk ve kaygıydı. Buluttan nem kapan isyankâr ruhumun ise huzursuz olabilmek için her daim bir nedeni olurdu. Fakat uzun zamandır yani Umut’la tanıştığımız andan itibaren içimi kemiren kurtlardan beynimin içinde dolaşan tilkilerden kurtulmuştum. Her ikilemim de silahını kuşanıp beni huzursuzluğa sürükleyen nedenleri bir bir bulmuş ve hedefini hep on ikiden vurmuştu. Artık beni tek huzursuz eden düşünce, Umut’u kaybetmek olmuştu. Beni çepeçevre sardığında artık kaçacak kurtulacak bir yolum olmadığını gördüğümde, çaresizce onun varlığını kabul ettim. Bu kabulleniş kendimden geçip ona varmakla, onda kaybolmakla son bulmuştu. Ne kadar da hızlı düşmüştü yüreğime, ne kadar da ağırdı! Peki ya ben hangi ara tepenin bir yanına yüz çevirip diğer yanına geçmiştim. Şimdi beni sürükleyen aşk rüzgârına karşı durmayı öğrenmeli ve belki de değirmenlere meydan okumalıydım. Bunu ben yapmasam, eninde sonunda Umut yapacaktı, biliyordum. Umarsız ve kendine sevdalı bu genç kadın için ayrılık elbette ki daha kolay olacaktı. Üstelik onda asılı kalmış, kaybolmuş bu adamın, artık sevdiği adamın çok uzağında olduğunu biliyorum. Benim de bu halimden pek hoşnut olduğum söylenemez. Hiçbir aşkın sunamayacağı kadar büyük yalnızlığımı, o eski öfke ve nefret dolu, karanlık uslu, hırçın adamı, onun kadar ben de özlüyordum.

Derin bir nefes aldım ve tekrar gözlerimi kapattım. Fakat sessizlik içindeki kulağımı tırmalayan, kendi dışımdaki en ufak ses bile zihnimde garip imgeler oluşturmaya yetiyordu. Bu yüzden Umut’un kalp atışlarının ve nefes alış verişinin her saniyesine odaklanmadan yapamıyordum. Benim için bu durum bir nevi Çin işkencesiydi. Düşüncelerimi saniyelere bölüp beynimin içinden akıp giden görüntülerin geçiş hızını Umut’un nefes alış veriş hızına göre ayarladım. Bu oyunu oynarsam belki bir süre sonra ben de uykuya dalabilirim diye düşündüm. Ama bu yöntemin pek işe yaradığını söyleyemezdim; aksine düşüncelerimi bir türlü toparlayamamak, beni daha çok rahatsız etti. Bu rahatsızlık o kadar şiddetlendi ki, Umut’un sıcaklığının tüm bedenimi yaktığını hissettim. Sanki her an başka bir anla kol kolaydı. Her şey bana başka bir şeyi hatırlatıyordu. Keşke her hareketi her sesi bu kadar mikro düzeyde algılamasam ve önemsemeseydim. O zaman her şey daha kolay olurdu benim için. Normal insanlar gibi her gün işim ve evim arasında mekik dokurken, evlerin pencerelerindeki oyuncaklara, otobüs bekleyen bir kadının gülüşüne, yol boyunca uzanan ağaçların ne ağacı olduğuna dikkat etmez, sadece yapmam gerekeni yapar ve beyin hücrelerimi bir fırtınadan diğerine sürüklemezdim. Normal kavramını ve normal olmayı en azından diğer insanlar gibi olmayı isteyip istemediğimi sorguladım. Bunu sorgulamak bile kendimi kötü hissettirdi.  Başka bir sorgulamaya daha girecektim ki, bütün gece huzursuz şekilde yatağın küçük bir köşesinde kıvrılıp her zamanki karanlık düşüncelerim beni bir bir terk ederken uyuyakalmışım. Gün ağarırken Umut’un yanımdan kalktığını hissettim. Dün gecenin artıklarından kurtulma senfonisini bir kenara bırakıp, yeni günü karşılamam gerektiğinin farkına vardım. Umut bedenine büyük gelen gömleği beceriksizce çekiştirirken, hafif aralık olan perdeden içeriye süzülen güneş ışığı, yatağın bir adım uzağında olan Umut’un saçlarının arasında ahenkle dolaşıyor, farklı renklere bürünüp kayboluyordu. Bu görüntü yetenekli bir piyanistin, ince narin parmaklarını, piyanonun tuşları arasında gezdirmesi ve ortaya muhteşem bir eserin çıkması gibiydi. Umut’u izlerken onun her hareketinden doğan ve bana doğru esen soğuk rüzgâr, sabah ayazı gibi derimin altına nüfuz edip ağzımda kekremsi bir tat bıraktı. Gerçeğe dönmek için Umut’a tutunduğum veya umutla tutunduğum bütün dalları bir bir keserken, bir an için kendimi pazar yerinde annesini kaybetmiş telaş ve korku dolu gözlerle etrafına bakınan, aciz bir çocuk gibi hissettim. O ise; daha hızlı hareket ettikçe acemileşen parmakları ve benden kaçırmaya özen gösterdiği gözleriyle, dün gece verdiğim ve bu sabah muhtemelen değiştirecek olduğum kararları, benden önce davranıp çoktan uygulamaya koymuştu bile.

  Umut’un sesiyle bir anda kendime geldim ve düşüncelerimden sıyrıldım. Az önce yatağın ucunda olan Umut, şimdi yatağa doğru eğilmiş çantasını karıştırıyordu.

– Sana bir kitap vermek istiyorum Umut.

   Gözlerimi birkaç saniyeliğine Umut’tan ayırıp yatağın karşısındaki duvara dayalı hâlde yerde duran, siyah çantaya çevirdim. Bu çantayı yanıma almadığım günlerde, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemezdim. Umut bu esnada şaşkın bir hâlde duvara doğru ilerledi. Çantanın ön gözünün içine elini soktu ve ona hediye edeceğim kitabı çıkarttı. Kitabın ön ve arka yüzünü inceledi. Onun kitaptan başını kaldırıp şaşkınca bana baktığı anda, yüzüme muhtemelen şeytani bir gülümseme yayıldı. Umut’un hayatından arkamda hiçbir iz bırakmadan öylece çekip gitmeye hiç niyetim yoktu. Elinde tuttuğu kitap sayesinde onun sonraki zamanlarda kendisiyle baş başa kalıp beni düşündüğünü hayal ettim. Sayfaların arasındaki herhangi bir satırda takılı kalıp uzun uzun düşüncelere dalabilirdi. Böyle bir anda gözlerini kapatıp önce kokumu hisseder, sonrasında beni zihninde hatırlamaya çalışıp kabataslak bir portremi çizebilirdi. Ya da seviştiğimiz anlardaki gibi parmaklarımın tüm vücudunu boydan boya kat ettiğini düşünüp gülümserdi. Belki de yokluğuyla varlığı bir olan hayal gibi bir görünüp bir kaybolan Umut’un aksine, tüm yaşananları ispatlayacak bir kanıt niteliğindeydi bu kitap. Umut yanıma yaklaşıp mahcup bir şekilde konuşmaya çalışırken dudaklarının arasından zor duyulan titrek bir “ama” kelimesi döküldü. Umut’a yardımcı olmaya çalışarak yüzümdeki gülümsemeyi masumlaştırdım ve Umut’un söylemek isteyip de söyleyemediklerini dile getirdim.

-Bir daha görüşmeyeceğimizi biliyorum, o yüzden kitap sende kalabilir.

  Konuşmadan başını öne eğdi. Bir veda konuşması niteliğinde olmasa da muhtemelen giderken söyleyeceği son cümleleri düşünüyordu. Fakat hiçbir kelime şu ana uygun düşmüyordu. Şimdi bizden geriye kalanlara en çok yakışan suskunluktu. O da bunun farkına varmış olacak ki, sessizce odadan çıkıp gitmeden önce son kez yüzüme baktı. Aklıma onunla ilgili her detayın kazınması için Umut’un çenesindeki küçük çukura, altın sarısı saçlarına ve süt mavisi gözlerinin kenarlarındaki ufak cılız çizgilere son kez baktım. O odadan çıkıp giderken düşüncelerimin karanlık kuytularında kendimi dinlemeye devam ettim.

Yazan: Belce Örü

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir