Vasfiye

by • 9 Ağustos 2015 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)943

VASFİYE

-Ah!  Ah!

Çığlık atıyor. İki hastabakıcı ve bir adam, üç kişi zapt edemiyorlar ufak tefek kadını. Bedeninden beklenmeyecek bir güçle debeleniyor; çığlıkları cam bardaklar gibi duvarlara çarpıp şangır şungur kırılarak,  duyma yetisine sahip herkesin canını  acıtıyor.

-Kolunu açın.

Sakinleştiricinin etkisiyle  “ah!” ları azalarak yitti birden.  Az önce zorla tutulduğu yatakta karanlık bir dipsizliğe ilaçla yuvarlanmış ortaokul çocuğu boyutlarında bir beden.

-Adı ne?

-Vasfiye…

Sol tarafı yanmış;  yüzü, kolu, göğsü. Ağlıyor başında onu getiren adam; ellerini ovuşturarak, dizlerine vurarak ağlıyor, kısık sesle sızlanarak ağlıyor.

-Amca ne oldu?

-Çökertmişler,  falanca  köyden üç kişi almışlar namusunu, almışlar; namusunu almışlar.

Kızım, kuzum, kumrum diyerek  ağlıyor  adam, yatağın etrafında dönüyor, nefes alıyor mu diye bakarken gözyaşlarını siliyor kızının üzerine düşmesinler diye.

-Kızım, kuzum, kumrum…

Vasfiye;  rüyalarında yanmamış , yanık değil  hiçbir yeri.  Musa var o yanık değilken, Musa;

“Vasfiye’m” der memelerini öper, “Vasfiye’m der bıyıklarını bastırır boynuna, “Vasfiye’m” der saçlarını koklardı. Musa;  “Vasfiye’m” der;  bir  kınalı kuzu Vasfiye’den  bin koyun eylerdi.

Musa vardı yanık değilken,   hani ilkokulda  saçını çeken sonra saçını çekmeyi bırakıp kaçak öpücükler konduran,  on beşindeki Vasfiye’yi  kadın yapan, bal gözlü, kızıla çalan kumral, genç irisi, eri, yiğidi, sevdiği…

Musa rüyalarındaydı artık sadece, yanmıştı Vasfiye, yanmış, Musa kaçıp gitmişti. “Ah, ah!”  Çığlık atmaya başlıyordu rüyanın bu kısmında, gücü kalmayana dek çığlık atıyordu. Del’ olmuştu Musa kaçıp gidince.

Bağda, bahçede, küçelerde, avlularda dolaşıyor, gördüğü bulduğu bütün erkekleri kıstırıp  takımlarını tutup,  onlara sürtünerek kokluyordu. Köylüsü başına geleni bildiğinden Vasfiye’yi bazen yaka paça, döve söve bazen çocuk gibi elinden tutup yol göstererek evine götürüyordu. Vasfiye’nin elinin değmediği erkek kalmamıştı köyde, meymenetsiz Kadir,  Vasfiye takımlarını tutup sıkınca dövmüştü kızı köyün ortasında, Vasfiye kendini savunmaya, korumaya, kaçmaya kalkışmayınca da çöküp yere hüngür hüngür ağlamıştı, koskoca kelli felli adam. Bu olaydan sonra köylüsü iyice deli belledi Vasfiye’yi,  sadece ergenliğe yeni geçen çocuklar Vasfiye’yi ve yaptıklarını konuşup gülüşür oldular.

-Vasfiye kıstırmadı mı seni? Ohoo! erkek değilsin daha diye birbirlerini kızdırdılar.

Kıstırılıp, sıkıştırılıp, ellendiklerinde susarak köyün kalanının ettiği sessizlik ve anlayış kervanına katıldılar. Deli olmuştu, kokuyu arıyordu, Musa’nın kokusunu arıyordu. Musa’yı özlüyordu. Yanmamışlığını…

Filanca’ları gördü o gün, kavaklıkta, üç genç erkekti filancalar, üzerlerine gitti, Vasfiye’yi  görünce yanık kısmı ile alay ettiler biraz. Önce imalı birbirlerine, sonra yanık kıza baktılar.

Vasfiye birincisinin takımlarını tutup ona yaslandı, kokladı, Musa gibi kokmuyordu. İkinciye aynı şeyi yaptı, sonra üçüncüye… Vasfiye Musa’yı arıyordu gördüğü, elinin değdiği her erkeğin orasını burası tutup koklayarak. Filancalar duymuştu Vasfiye’yi, civardaki falanca köylerin hepsi duymuştu.  Birinci filancanın gözleri ışıldadı;

– Kahpe, yesin benimkini aklı başına gelir. Ellemez bir daha kimsenin takım-taklavatını, hele yesin benimkini.

Yüksek sesle söyledi bunu. Vasfiye üçünü de ellemiş koklamış, Musa olmadıklarını anlayınca yürüyüp gerisin geri gitmeye başlamışken söyledi. Böyle karar verdi o üçü, anında fikir birliğine vardılar. Filancalar tartışmadılar, çelik gibi bir ışık yayıldı gözlerine. Davranıp üçü birden çökerttiler Vasfiye’yi.

Üzerine çökmüş üç adama baktı Vasfiye, ne soru vardı bakışlarında, ne korku. Donuktu gözleri.  Musa gideli insan gibi değildi ki, nasıl insan gibi baksın? “Çevir şunun yanık suratını” dedi birinci filanca.

Alnını ve bir kolunu tutan el yana çevirdi toprağa bastırdı yüzünün yanık yarısını. Otun toprağın kokusu iyice burnuna doldu, debelenmedi, direnmedi, karşı koymadı, kaçmaya çabalamadı, sessizce bekledi Vasfiye. Birinci filanca yine de canını yaktı; donunu çıkarırken bacaklarını boydan boya yırttı tırnaklarıyla, etini öyle sıktı ki işini görürken;  kan oturdu, morardı, berelendi, çürüdü bedeni.

Kendisini öyle kapadı ki dünyaya Vasfiye; otun, toprağın kokusuna yürüdü. Üçüncü filanca; diğer ikisine göre daha nazik,en azından vurmuyor, sıkmıyor etini. Belirsiz bir narin nefesten ibaret  kalmış Vasfiye’yi öldü zannedip yarım bıraktı kendini, yapamadı.

Eller gevşedi. Onu tutup yere bastıran eller çözüldü birden. Vasfiye gözünü açtı.  Musa’nın, onu altında kadını ettiği ağaca takıldı gözü. Çığlık atmaya başladı.

Korktu filancalar; kızın yeri göğü yırtan sesinden. Hızlı adımlarla falanca köylerine doğru kaçıştılar.

Nalbant Ömer’le Semerci Ali, çoğunlukla atları konuştukları bir çilingir masasında otururken duydular sesi. O anda kalkıp koşmaya başladılar sese doğru. Vasfiye’yi belden aşağısı çıplak, yaralı, gökyüzünde bir noktaya gözünü dikmiş “ah!” ederken buldular.

Onu buldukları anı anlatırlarken; Vasfiye’nin etrafındaki otların sarardığına, çiçeklerin solduğuna, yakındaki bir ağacın ona doğru uzanan dalının kurumuş olduğuna dair yeminler ettiler.

-Böcekler vızıldamıyor, kuşlar cıvıldamıyor, rüzgar esmiyordu

dedi Semerci Ali. Sadece Vasfiye’nin çığlıkları vardı yaşayan ve yaşadıkça kendini arttıran. Otlar, acısına dayanamayıp sararmıştı besbelli. Çiçekler yedirememişti kendine güzel olmayı, solmuştu. Ağacın dalı yeterince uzun olamadığından suçluluk duyup kurumuştu .

Ali ile Ömer kıza ve birbirlerine baktılar. Tek söz etmeden donunu, şalvarını çekip köye kadar kucaklarında taşıdılar. Nalbant Ömer, onu kucağına alıp taşımaya başladığında sustu Vasfiye. Getirip babasının kapısına, olan-biteni anlattılar.

Hüseyin kızını kucaklayıp içeri götürdü. Bahçe kapısından evin içine kor demirler üzerinde çıplak adımlardı attığı. Vasfiye’yi  yatağın üzerine  dikkatle bırakan Hüseyin, yatağın kan içinde kaldığını görünce  kızını sırtlayıp hastaneye kaldırdı.

Vasfiye hastanenin kokusunu alınca dellenip çığlıklar atmaya başladı. Yandığında da buraya gelmişlerdi.

-Ah!  Ah!

Başka sözcük yoktu Vasfiye için, “ah!” vardı.

/MEYMENETSİZ

Sevdi Vasfiye’yi küçükken, çok sevdi. Sevdi işte… Bazen bilemezsin niye sevdiğini, nasıl sevdiğini. Kar vardı okula gitmek için yürürlerken. Bembeyazdı her yer;   Vasfiye’nin tenine tezat. Vasfiye, ufak tefek, adımlarını uyduramayıp geride kalıyordu, masum ve tek. Ağlamaklı oluyordu geride kaldı diye. Bir çift kara göz oluyordu gözleri dolunca,  öleyazıyordu Kadir; onu böyle görünce. Vasfiyeyi bekleyip kollamak için adımlarını bilerek ufaltıyordu. Kadir, bataklıkta yetişen kargı gibi upuzun, kara, kuru, zayıf. Bilerek geride kalıp kendini bekleyişiyle ürkek serçe adımlarını hızlandırıyordu Vasfiye. Hiç değilse Kadir’e yetişiyordu böylece. İkisi yan yana yürüyorlardı okula. Küçükken de ciddi bir çocuktu Kadir; pek gülmez, pek konuşmaz, saldırgan davranıp kavgalara girişmezdi. Velhasıl sakin bir çocuktu. Bir kez dövüşmüştü ilkokulda. İşte o kavga hala anlatılır yaşıtlarınca. Musa, saçının örüğüne asılıp Vasfiye’ nin canını yakmıştı. Kadir, ağlamaya başlayan Vasfiye yi görünce, boyları aynı, cüssesi kendinin üç misli Musa’ya saldırmış yere yuvarlayıp vurmaya başlamıştı.

-Ağlatma kızı! Ağlatma! Ağlatma!

diye bağırıyordu. Öğretmen zor ayırabilmişti ikisini. Epeyce hırpalanmıştı Musa, Kadir’in ise kan akıyordu ağzından, burnundan. Vasfiye mi?  Bırakmış ağlamayı, şaşkın şaşkın olana bitene bakıyordu.

Sessiz bir düşmanlık sindi ikisinin de üzerine. Büyürlerken, Vasfiye Musa ya meyletti,  kokusuna gitti,  kokusunda bitti. Kadir fark etti ilk Musa’ya bakarken Vasfiyenin  gözlerindeki  ışıltıyı. İşte o günden sonra gitgide meymenetsizleşti. Gözlerinde acı bir bakış, olacak olmayacak her şeye terslendi. Uyuyabilmek için gözlerinin üzerine  yaşla buğulanmış bir çift kara göz örttü geceleri, ıssızda ansızın kızın adını bağırdığı da oldu hani.

Vasfiye Musa ya gitti.  Vasfiye yanınca Musa gitti.

“Del oldu Vasfiye’m canıma yetti”. Kadir, Vasfiye’yi hiç dokunmadan sevdi.

Alırım diyordu gönlü, ben onu gene alırım dokuz çocuklu olsa da alırım, yanık olsa da alırım, ama Musa giderken Vasfiye’nin aklını da götürmüştü. Nasıl katlanılırdı yaşamaya? Gördüğü her erkekte onu terk eden adamın kokusunu arayan bir kadınla?  Hepsi neyse de, köy meydanında sessizce arkadan yaklaşıp takımlarını avuçlaması, ona yamanıp koklamaya çalışması, Kadir’i hem utandırdı hem de yaraladı.

Vasfiye’nin bunu yaptığı diğer insanlardan farksız olduğunu hissetmek öfkelendirdi onu.  Bu yüzden kocaman elleriyle Vasfiye’ye sağlı sollu öylesine iki tokat attı ki yankısı dere boylarında inledi. Kuşlar irkilip sessizleşti, köpekler yattıkları yerden başlarını kaldırıp kulaklarını dikleştirdi.  Sendeleyen, yere yuvarlanan Vasfiye’yi  kaldırıp tekrar yere çaldı Kadir. Bir eliyle kolundan tuttu, diğerini havaya kaldırdı.  “Sen!” diye bağırıyordu, sen, sen, sen…

Vasfiye ;  Ne savundu kendini,  ne korumaya kalktı, ne kaçmaya çabaladı. İnlemedi, ağlamadı çıt çıkarmadı, ‘ah’ lamadı. “Ah!” Başka şey içindi. Sadece baktı, bir çift kara göz olup baktı Kadir’in gözünün içine. Bakışa yakalandı Kadir; eli havada kaldı, Vasfiye’nin kolunu tutan diğer eli birden bıraktı kızı, çöktü yere, o kocaman elleriyle yüzünü kapadı, hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Vasfiye, önüne çökmüş ağlayan adamın kim olduğunu birden hatırlamış gibi kısacık bir an üzüntüyle baktı, sonra  dönüp arkasını Musa ile seviştiği kavak ağacının altındaki toprağı koklamaya yollandı.

Bu olaydan sonra Kadir, meymenetsizliğini de alıp terk etti köyü, bir daha uğramadı.

Vasfiye’nin öldüğünü ağabeyinden öğrendi,  köyün ortasındaki dayaktan bir kaç yıl sonraydı telefon çaldı, ağabeyi sadece;

– Kadir! dedi.

Öyle bir tonda söyledi ki ne kadar gam, keder, üzüntü, hicap varsa dünyada tanımlı, Kadir’in üzerinde toplandı. On beş yirmi saniye sustular;

-Vasfiye öldü.

Kadir, sesinin titremesine aldırmadı.

-Gece orada olurum.

Telefon kapanınca kıpırdayamadı Kadir, öylece kalakaldı. Nice sonra ahizeyi tutan bembeyaz olmuş parmaklarını diğer eliyle tek tek çözerek açtı, yere düştü ahize. Kalktı aniden, gidip başını duvara vurdu, bir daha vurdu, sonra bir daha, düşüncelerini öldürmeye çalışıyordu sanki ama ne çare, düşünce  dile düştü,  fısıltı olarak da olsa sese sarınıp kaçtı ağzından

-Vasfiye öldü, Vasfiye’n.

Yüksek sesle tekrarladı bunu, fısıltıyı yakıştıramadı cüssesine .  Kulakları duysun diye söyledi, her zerresi anlasın diye söyledi,

-Ah! Çıktı Kadirin ağzından, ah ! Ah!

Başka sözcük yoktu ki sadece ‘ah’ vardı. Başını vurduğu duvara sırtını verip çömeldi,  gözünden süzülerek akan yaşın alnından sızan kana karışmasına aldırmadan,

“Kurtuldu” dedi ah’ladı,  “gelinciğim” dedi ah’ ladı.

Vasfiye, dik bir yamaca tırmanıp, yardan atlamış. Üzerinde, nereden buldu bilinmez çırılçıplak vücuduna giyip her düğmesini tek tek iliklediği  Musa’nın gömleği…

Cesedini bir kaç gün sonra  koyunlarını otlatan bir çoban bulmuş.

/ MUSA

Genç irisi, kızıla çalan kumral, bal rengi gözleriyle çok iri doğdu bu Musa, öldürecekti anası Helti’yi neredeyse doğarken. Beş kızın üstüne bir oğlan geldi, bayram etti babası Bayram. Yedi yıl kurban kestiler oğulları oldu diye,  yedi yıl kesmediler saçlarını, davul zurna ile kutladılar Musa’nın pipisini.

Uzun örüklü saçları, neredeyse başı kadar maşallahı, ayakları yere değmeden büyüdü. İlkokula başlarken kestiler Musa’nın saçlarını, çifte kurban kanı akıtıp. Kendi örüklerini kaybedince, kızlarınkine ilgi duyar oldu, büyüdükçe o ilgi şehvet oldu, tutku oldu, önlenemez oldu. Durduk yere kızların örüklerine sataşıyor, asılıyor çekiyor elini sürüp okşuyordu.

Bir ara herkes bitlenip saçlarını kısacık kestirmişti okulda. Sadece Vasfiye kalmıştı saçı uzun  örüklü,  o günlerde kazındı Musa’nın aklına Vasfiye.  İki kocaman kara gözü, bir narin esmer yüzü paranteze alır gibi alnından başlıyordu Vasfiye’nin örükleri.

Kapılardan geçmez adamlar olur ya öyleydi Musa. Bal köpüğü rengindeki gözlerinde kahverengi çiçekler var gibiydi yakından bakılınca. Vasfiye o kahverengi çiçeklere büyülendi. Kokuyu almadan önceydi bu, sonra kokusuna bitti, kokusunda yitti Musa’nın. Büyürken çoğaldılar birbirlerinde, kısa kaçamak bakışlar, gülüşler, kaçak gizli öpücükler vardı önce. Sonra dedi ki Musa bir gün;

-Kavaklıkta bekliyorum seni.

Kıpkırmızı oldu Vasfiye, esmer teninden beklenmeyecek kadar kızardı duyunca bunu. Hiç tereddüt etmedi, daha sonra bin kez gidip  kokuyu arayacağı kavaklığa yürürken. Biliyordu olacakları, toprağa basmadan havada yürüdü adeta. Sessizlik vardı doğada. Sadece Vasfiye’nin kalbi atıyordu sanki gümbür gümbür, mavi bulutsuz bir gökyüzünün altında.

Kucakladılar birbirlerini, Musa dudaklarını gömdü Vasfiye’nin o narin boynuna, yüzüne, yeni büyümüş memelerini öptü. Vasfiye kokladı, kokladı, içine çekti Musa’yı. Vasfiye’nin örüklerini okşadı Musa,  “Vasfiye’m” dedi, iç çekti. Vasfiye kendi indirdi şalvarını, donunu.  Musa’nın uçkurunu eliyle çözdü. Musa, Vasfiye’yi o gün o kavağın altında kadın etti.

Buluşmak için fırsat yaratır oldular,  ikisinin birden ortalıkta olmadığını ilk Kadir fark etti ama kimseye söylemedi. Sadece bir kez, uçar adımlarla uzaklaşan Vasfiye’yi takip etti uzaktan. Bir süre saklanarak sevişen çifti izledi, dayanamadı yüreği seyretmeye, köye geri geldi.

O gün köye geri yürürken bir kaç mimiği yitti Kadir’in. Mesela gülümsemesi; önce dondu sonra silikleşerek kayboldu, iki ince derin çizgiye döndü dudakları. Kadir o gün gördüklerinden sonra bir daha hiç gülümsemedi.

Musa alacaktı Vasfiye’yi kendine, öyle diyordu sevişirlerken, alacak karı yapacaktı kendine örüklerini okşayacaktı doya doya, bunu duyunca Vasfiye alevleniyor,  bir derin iç çekişe dönüyordu bedeni Musa’nın emrinde.

Vasfiye yandı. Ne yazık! Yandı Vasfiye,  hastanede yarı uyur, yarı uyanık acılar içinde bir an kokusunu duydu Musa’nın.  Açtı gözlerini, bakındı, gülümsedi de gözlerini açarken. Son gülümseyişiydi bu bilmeden. Musa gelmedi onu görmeye, gidenlerden öğrendi, ne hale geldiğini.

Hiç bilmiyordu sanki; Vasfiye kim?  O kavaklık yoktu. Hiçbir şey olmamıştı aralarında.

Kadir söyledi Vasfiye’ye Musa’nın gittiğini. Aslında Vasfiye sordu Kadir’e,

-Musa?

Kadir; kısa bir an düşünüp,

-Ne bekliyordun ki; çekti gitti.

dedi. İnanmaz, acıklı, yalvaran bir ses çıktı boğazından Vasfiye’nin;

-Ah!

Yanıp da Musa’sı onu terk ettiğinde derin bir iç çekişe dönüştü Vasfiye. Sözcüklerin kifayetsiz olduğu dünyasında o andan sonra  ‘ah’ lardan ibaret yaşadı Vasfiye.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir