Türkiye’de Kadın İmgesi

by • 5 Nisan 2015 • Araştırma, RıhtımYorumlar (0)1121

URBİNO VENÜSÜ VE EDOUARD MANET’İN OLYMPİASI

EVRİM

Titian-Urbino-Venusu_1337451751   içerik

Dönüşüm

Kadının sıcaklığı, cazibesi ve eşsiz gücü öyle şaşırtıcıdır ki erkekler bu inanılmaz büyünün karşısında kendini ispatlama arzusuna kapılırlar. Bu arzunun altında ezilen erkekler, kendini bir şiddet makinesine, kadını da bir haz makinesine dönüştürür. Bu dönüşüm, kadının ve erkeğin karakteriyle özdeşleşir ve dönemsel olarak değişen süreçle birlikte yeniden güncellenir. Sıcaklık ve cazibe bakımından yoksun olan erkek, kendini tek bir kavram ile iktidara çıkartmış ve bugüne kadar otoritesini korumaya çalışmıştır. Kadının toplum içinde algılanan “haz makinesi” imgesi, aslında kendini de “cazibesini korumaya çalışan bir obje” hissiyatına teşvik eder. Erkeğin ise yaradılış biçimi olarak fiziki güçle sürdürdüğü liderlik, toplum üzerinde her zaman “korumacı ve üretken” bir imge olarak algılanır. Erkeğin cinsel bir hazza ihtiyaç duyduğu anda karşısına çıkan o yüce cazibe, “olması gerekeni” karşı cinsin hegemonyası ve süregelen toplum gelenekleri altında zaten kabul etmiştir. Ancak yine zamanla işleyen ve birkaç sebeple birlikte ortaya çıkan “feminist tavır”, daha adını bulmadan sanat eserlerinde yerini almaya başlamıştı. Peki, sanatın söylemiyle, toplumun anlayış biçimi ne kadar uyuşabilir? Sanatçının, eserinde “feminist” bir düşünceyle anlatmak istediği “kadın imgesi”, kitleler tarafından onu anlamak yerine sadece bakmakla veya teğet geçmekle yeterli olacaktır. Bu da tıpkı, bir gazeteyi okumak yerine onu iyice “buruşturarak” başka bir amaç için kullanmaktan farksızdır.

Kadın mı, Obje mi?

Rönesans’ta kadınların, erkekler için “arzu nesnesi” ve “doğurganlık” özelliğine sahip objeden başka bir şey olmadığına hepimiz az çok karşımıza çıkan sanat eserleri sayesinde tanıklık etmişizdir. Günümüzde biz hala zaman zaman Rönesans’ı yaşıyoruz. Kadın hareketleri var, feminizm güçlü ve yaygın, yasalar ise işliyor diye sayabiliriz. Ama bu durum toplumun kültürüne hangi açıdan ve ne gibi bir yarar sağlamakta? İşte tartışılması gereken asıl sorun burada başlıyor. Yüzlerce hatta binlerce yardım kuruluşları ve mücadele dernekleri var. Bunca çabaya rağmen her akşam televizyonda düzenli olarak en az iki kadına uygulanan psikolojik veya fiziksel şiddet içeren haber ile karşılaşıyoruz. O halde kadın için geliştirilen ve düzenlenen her şey bizim geri kalmışlığımızın en büyük göstergesidir. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde eğer bir kadın hala korunmaya muhtaç ise ve buna yönelik çalışmalar sürdürülüyorsa erkeğin o soylu ve meşhur “korumacı” tavrını da detaylı bir şekilde sorgulamak gerekir.

Titian’ın Urbino Venüs’üne baktığımızda bizi kendine çağıran bir “obje” ile karşı karşıyayız. Bu kadının elinin naif duruşu, bize doğrudan tebessüm edişi ve davetkâr bakışları “Edouard Manet’in Olympia’sından çok daha kabul görmüş aynı zamanda da “ideal kadın” imgesine sahip. İşte tam burada bir “kadın”dan çok tıpkı bir erkeğin gözünden görüldüğü gibi, bizimde resimde gördüğümüz o hazin his, derin ve büyük hazlar uyandıran bir “obje” konumunda yer aldığıdır. 325 yıl sonraya gittiğimizde, “Edouard Manet’in Olympia’sı ile bambaşka bir “kadın” veya “yeniden doğum” diye de adlandırabileceğimiz ”meydan okuyucu bir kadın” ile karşı karşıyayız. Ancak bu kadar güçlü ve net bir söylemin arkasında yatan ise bir adamın gözünden anlatılan ve bir kadının bedeninden yola çıkan dışavurum çabasıdır. Artık bu baş kaldıran kadın, izleyicisiyle engellerini kullanarak iletişime geçer. Urbino Venüs’ündeki kışkırtıcı el hareketi yerini çok daha keskin ve söz sahibi bir duruşa bırakır. Yine Urbino Venüs’ünün elinde tuttuğu çiçek, Olympia’da zenci bir kadın tarafından oldukça “büyük” bir boyutta takdim edilir. Çiçek, bir kadının zerafetini, değerini ve cazibesini anlatan çok soylu ve ikna edici bir simge olarak bilinmektedir. Urbino Venüs’ü kendini bu çiçekle sergilemeye çalışırken, Olympia, çiçeğin tüm mesajlarını reddederek kendinden emin bir şekilde bizim karşımıza çıkıyor. İşte tam bu noktada biz de feminizm ruhuna sahip bu çağrışımın basamaklarını yavaş yavaş inşa ediyoruz.

Peki, “kadınsılık” kavramından yola çıktığımızda, Titian’ın o arzu dolu ve davetkâr kadın vücudunu bir şehvet makinesine dönüştürmesi midir “kadınsılık”? Yoksa Manet’in buna karşılık yapmış olduğu ve yeniden tanımlayarak hüküm süren bir kadın mıdır? Her ikisi de değil. Geçmişten günümüze, kadının arzu nesnesine dönüşümü, toplum tarafından benimsenen ve norm haline gelen acınası bir cinsiyet parçalanmasının sonucudur. Bununla birlikte, yine aynı olgu için resmedilen Olympia’nın, kendi bedeni üzerinde bu temayı kırmaya çalışması bizi başka bir perspektifle daha derin bir düşünceye sokuyor.

Titian’a geri döndüğümüzde kadının cinsel bir çağrışım uyandırmasının ardında gözüken diğer bir mesaj “doğurganlık”. Resimde, arkada duran kadının ve küçük kızın bize anlattığı, Urbino Venüs’ünün şehvet dolu tavrından çok daha uzak. Resme baktığınızda muhtemelen bir kızın, annesinin yanında dua edişini görüyorsunuz. Yine toplumsal cinsiyet üzerinden değerlendirdiğimizde bu mesajın “özel alandaki kadın” imgesi, lirik bir anlatım yoluyla biçimlendiriliyor.

Manet’in Olympia’sında, çiçeği taşıyan “zenci” kadına baktığımız zaman onun hizmetkâr biri olduğunun farkındayız. Kulaklarımızda çınlayan “ırkçılık” terimi, bu kadının “cinsel bir arzu” uyandırmasından çok, onun “kadınlık” kavramını sadece hizmet yolunda kullandığını bize göstermektedir. Zaten bir haz makinesine dönüşmeyen “kadın” ne kadar “kadındır”? “Zenci”, kadınlığı temsil eden en büyük simgelerden birini, “beyaz” bir çiçeği uzanan kadına sunar. Zenci kadının o “beyaz” çiçeği Olympia’ya sunması, bizde sanki kendi kadınlığını da o çiçekle birlikte teslim ettiği çağrışımını uyandırır. Olympia’yı, Urbino Venüs’ü ile kıyasladığımızda teninin çok daha beyaz olduğunu fark ediyoruz. Gözümüze iyice sokulan bu detay bizim bir kez daha zenci kadını keşfetmemizde büyük “yarar” sağlamaktadır. Onun hemen yanında uzanan ve bize birçok engeliyle karşılık veren Olympia’nın bir diğer farkı, ne kadar dik başlı olursa olsun,“kadınsı” yönünü nasıl ve ne şekilde kullanması gerektiğini bildiğidir. Son olarak “zincirsiz bir kadın” imgesiyle karşımızda duran Olympia, artık “her anlamda”, hizmet eden bir kadından çok, hizmet gören bir kadın mertebesine erişmiştir. Kadının cazibesinin en büyük kanıtlarından biri olan “saçları”, Urbino Venüs’ünün o ateşli bedeni ile uyum içinde dans ederken, Olympia’da bu kanıt tamamen ortadan kalkmıştır. Manet’in kadınında bulunan o mistik tavır, baş kaldırışında saklıdır.

Köpek, herkesin bildiği ve çoğumuzun ihtiyaç duyduğu gibi sadakatin simgesidir. Resmi araştırdığınızda bu köpeğin uyuduğu için kadının “sadakatsizliğini” simgelediğini anlatan kaynaklara ulaşacaksınız. Köpeğe başka bir açıdan baktığımızda Urbino Venüs’ünün o yumuşak ve sakin tavrıyla bütünleştiğini görüyoruz. İzleyici üzerinde herhangi bir tehdit oluşturmayacak şekilde uyuyor. Kedinin ise o dönemde cinselliği çağrıştırdığı söylenmektedir. Aynı zamanda duruşu yine izleyici üzerinde sinirli ve saldırgan bir tavır yaratır. Olympia ve kedisi artık çoktan uyanmıştır.

Türkiye’de Kadın İmgesi

Ne yazıktır ki yüzyıllardır çizilen kadın bedeninin övgü ve şehvet dolu anlatım tarzı, günümüzde Türkiye açısından ele alındığında, “dinsel ve ahlaksal” açıdan bambaşka bir boyuta taşınıyor. Rönesans döneminde erkek için büyük haz uyandıran kadın bedeninin cazibesi, günümüz Türkiye’sinde tüketim kültürünün parçalarından biri haline gelmektedir. Kadın haklarının erkekler tarafından belirlendiği bu ülkede zaten tüketim mekanizmasına dönüşmesi çok da hayrete düşecek bir durum değil. Kadın “kanaması” olur ve evlendirilir. Geleneğine veya kocasının isteğine uyar, örtünür. Devletin ideolojisi ve bu ideoloji doğrultusunda kullanılan araçlar yoluyla alanları belirlenir. Yine devletin öngördüğü sayıda çocuk sahibi olur. Aldatılır. Çünkü kadın tüketilebilir bir nesnedir ve elbette tükenir. Erkek hem üreten hem de tüketendir ve bu sebeple yeniden “üretmesi” ve yeniden “tüketmesi” gerekmektedir. Her şey bu kadar sistematik bir şekilde düzenlenmişken “kadın haklarını” da es geçmemek gerekir. Birçok tecavüz sonucunda neredeyse kadının suçlu konumuna geçtiğini gazetelerde okuyoruz. Bunun dışında pek çok şiddete maruz kalan kadınlar bugün hala binlerce sebeple “devlete” sığınamamaktadır.

En başında da bahsettiğimiz gibi kadının sıcaklığı, cazibesi ve eşsiz gücü karşısında kendini ispatlamaya çalışan erkek, Türkiye’de dev bir “travma” yaratmaktadır. Kadın hareketlerinin ve belirli çalışma haklarının ortaya çıkmasından itibaren, çoğu erkekte beliren bu aşağılık kompleksi, fiziki güçle birlikte bu durumu şiddetle yenebileceğine inanır. Kadını her zaman kırılgan, muhtaç ve tüketilebilir bir cazibe olarak gören erkek, toplumun algısında yatan “korumacı tavrını” yarattığı şiddet ile özdeşleştirmiştir. Günümüz Türkiye’sinde çözümlenemeyen bu tavrın sığındığı alan ise “ataerkil yapı”. Görünen o ki, Türkiye’de yaşayan bir kadının durumu, Urbino Venüs’ünün yarattığı “kadınlık” imgesinden çok daha vahim.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir