Demlik

Toplu Taşıma

Aramaya nereden başlar insan? Kaybettiyse bir şeyleri… Ama bilmiyorsa nerede, ne zaman, nasıl ya da neyi? Eksikse bir şeyler, biliyorsa yani hissediyorsa? Eksikse bir yerlerde, içeride, derinde… Biliyor yani hissediyor ama isim koyamıyorsa, etiket yapıştıramıyor, yaftalayamıyorsa.  Diyemiyorsa masadır, kuştur, umuttur, yazdır, buluttur diye.  Diyemiyorsa salondadır, okuldadır, ormandadır, bahardadır, yardadır diye. Aramaya nereden başlar insan bilmediğinde kaybettiğinin ismini, cismini? Sahi kim vermişti bana bir gün lazım olur belki diye bu kayıp eşya bürosunun adresini.  Yüzü gözümde değil, uzun uzun da anlatmıştı:

“Ayrılık çeşmesi durağında indin mi sırtını durağa ver, sola dönüp beş yüz altı yüz metre yürüyeceksin. Sağda Mestur Sokak çıkacak karşına, o sokağı sonuna kadar yürü. Sokağın sonunda solda İrfan Apartmanı’nı göreceksin. 5. Kat”

Gittim o büroya ben. Karanlık, gri, soğuk, ıslak bir kasım sabahıydı. Gittim. Ya da bilmiyorum ekimdi belki ama gittim. Kim bilir belki eylüldü girdim o eşikten.  Çocukluğumda tembihlerdi annem hep “Bir eşikten geçerken ilk sağ ayağını at ki hayır getirsin sana,” derdi, “bereket getirsin.” Ben o eşikten o gün sağ ayağımla girdim.

Bilmem hangi tarihte bir ana haber bülteninde rastlamıştım. Herhalde o gün kimse İstanbul’da sarı damperlinin altında kalmamıştı ya da hiç bir öğretmen on iki yaşındaki kız öğrencisini beden eğitimi dersinde görerek tahrik olmamıştı belki. Hiçbir çocuk sıcacık bir ekmek almak için çıkmamıştı sokağa o gün ve İstanbul-Ankara arası yol uçakla aşılmıştı sanki. Serdar Şeker yaza damgasını vuracak yeni şarkısını çıkarmamış, Gülben Serengil kimseye laf atmamıştı henüz. Yani ülkedeki oldukça sıra dışı bir günün sonunda “Toplu taşımada unutulanlar şaşırttı.” başlığı ile verilmişti haber. Amatör olduğu her hâlinden belli sarışın bir kadın sıralamıştı tek tek:

“Arsa tapusu, içinde faturaların bulunduğu postacı çantası, fare zehri, Kuran-ı Kerim, bebek arabası, baston, yaklaşık 2 metre genişliğinde resim tuvalleri, anahtarlıklar, kolyeler, saatler, cep telefonları…”

Sıralamıştı tek tek. Oysa unutmuştu en önemlilerini. Sevdalar, hayal kırıklıkları, hakaretler, ayrılık acısı, sigara illeti, geçim derdi, sınav stresi demeyi. Kim bilir gelirken tramvayda unutmuştu belki o da kelimelerini.

Mesela ben hiç unutmam, bir keresinde bebeğini unutmuştu bir genç kız şehirlerarası bir otobüste. Bizzat şahit oldum. Sanırım İstanbul’dan Konya’ya gidiyordum. Yanımdaki koltukta kardelen kadar naif bir genç kız oturuyordu. İnanır mısınız 8,5 saatlik yol boyunca bir an olsun, tek bir an bile mutlu olduğunu görmedim. Bir ara çantasından bir kartvizit çıkardı. Uzun uzun okudu üzerindeki ismi. Defalarca evirip çevirdi. Gözleri doldu bir ara sanki… Sildi. Çantasından çıkardığı kalemle üzerine bir şeyler karaladı ve ilk mola yerinde gördüğü ilk çöp kutusuna attı kartviziti. İnsanoğlu işte. Dayanamadım. Bir leş kargası misali gidip o çöpü karıştırdım. Tüm gizem o kartvizitteydi sanki. Üzerindeki iki satır yazıyı okursam tüm her şey sonuçlanacak, doymak bilmek açlığım bir an susacaktı belki. Okudum. “Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Jinekolog Doktor Aral Şen” yazıyordu ve o naif el yazısı: “Bebeğim, bebeğim.” Genç kız bebeğini bir otobüste unutmuştu. Kim bilir sonrasında belki yıllarca hatırladı.

Toplu taşıma araçlarında unuttuğum ne varsa almak için gittim ben o gün o büroya. İlk sağ ayağımla girdim eşikten. Üzeri bir karış toz bağlamış raflar dolusu eşya göreceğim diye düşünerek gittim. Genç bir kız karşıladı beni kapıda girdim. Belki 15 belki 20 metrekarelik bir odaya aldılar beni. Bir masa, iki koltuk, bir kadın.

“Ben…” dedim kadına. “Ben babamı kaybettim. Kaybetmek bizim yaptığımız bir şey mi yoksa kaybettiğimiz şeyin bir tercihi mi bunu bile kavrayamıyorum. Bir bahar akşamıydı belki. Ya da insanın içine işleyen buz gibi bir sabah ayazı. Bilmiyorum. Şehirlerarası bir otobüste… Ya da belki martılara simit attığım bir İstanbul vapurunda. Tramvayda bile olabilir. Kestiremiyorum. Babamı kaybettim ben. Bir inşaatın üçüncü katında, tuğla bir duvarın sıvasında, rakının buzunda, sigaranın dumanında, son taşa kalınan bir okey oyununda, çayın deminde, süveterin bilmem hangi ilmiğinde. Kaybettim. Gerçi bir babaya sahip miydim şimdi onu da bilemedim. Bence sizinle önce bir çocukluğuma inelim.”

Yazan: Mine Işıkoğlu
Sayı: 36

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

YAZI GÖNDERME

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Kasım’a kadar gönderebilirsiniz.

38. Sayı için tema: “Zam-an”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.