The Babadook

by • 8 Şubat 2015 • Film İncelemeleri, SinemaYorumlar (0)1680

2014BabadookPosterIconKim ne derse desin… Önünde saygı ile eğilip şapka çıkartılacak, yegane filmlerden biriyle karşı karşıyayız.

Filmi izlerken özellikle arkadaşlarımın vereceği tepkileri tahmin ederek, gerginlik içerisinde izledim desem yalan olmaz. Çünkü bu filmi anlamak için ya iyi bir sinema-okuryazarı olmak ya da çok yakınınızdaki birini kaybetmiş olmanız gerekir. Filmdeki baş karakterlerimiz Amelia ve Samuel de çok yakınlarını kaybedenlerden. Amelia tam da Samuel’i doğurduğu zaman kocasını kaybetmiş, Samuel de haliyle babasıyla hiç tanışamamıştır. Aslında filmi korkunç yapan da budur. “Film hiç korkunç değil, üff ya çok sıkıldım, lanet olsun buna mı zaman harcadım ben” yorumlarını yapan izleyiciler, kanımca daha hayatın çiftesini henüz yememişler ki filme bu açıyla bakmaktalar. Film, “en yakınınızı kaybetseniz, siz nasıl tepki verirdiniz?” sorusuyla sandığımızdan da korkunç bir yapım. Küçüklüğü benimki ile denk gelenler, Hugo’nun kitabı ve kasetinin de çıktığı zamanları hatırlayacaklardır. Hugo, Hugoline’ı kurtarmak için çıktığı macerada bir mağaraya girer ve orada bir ses ona şöyle der : “Hugo! Korkularımızı kendimiz yaratırız! Korkularının üstüne gitmelisin! Senin bu yolda en büyük yardımcın sevgi dolu kalbindir! Sende de sevgi dolu bir kalp olduğuna eminim!” Filmimiz tam da bu doğrultuda evrimleşmeye başlar. Bu büyük kaybediş travması, annede de oğlunda da o kadar büyümüştür ki; şizofreniyle karışık yürüdükleri bu yoldaki tek yardımcıları, birbirine dokunan sevgi dolu kalpleri olacaktır.

1399881005889.jpg-620x349Çok yakınlarını kaybedenler bilirler. O gidişi inkar ettikçe büyür korkularınız. Hala geçmişe sığınmak, oradan medet ummak istersiniz ama boşunadır. Size tek getirisi; asosyalliğin fevkinde bir hayat, gerçek-hayal çıkmazı, korku ve gözyaşı dolu bal kaymak geceler olacaktır. Bundan kurtulmanın tek bir yolu vardır: Durumu zor da olsa kabul etmek. Bu bağlamda filmin umulmadık bir sonla bitmesi, kimilerine kahkaha attırması, kimilerine ise “hadi oradan!” dedirtmesi tüm bunları yaşayanlara “tam da olması gerektiği gibi” dedirtecektir tüm bunların aksine. Ya tüm bunlarla yaşamayı artık kabul edeceksiniz ya da şizofrenik dönemin son evresinde en gediklisinden bir hasta olup çıkacaksınız. Anne ile oğlu bir hastalığın ayıramayacağı gerçeği de filmde öncelik kazanarak, sayın Babadook’u ehlileştirme çalışmaları ile sonuca varmakta yapımımız.

Bu arada Babadook demişken, çocuk kitabındaki “Baba dook dook dook” sözcükleri size de “Bloody Mary, Bloody Mary, Bloody Mary” yi ya da Candyman’i, hiç olmadı Beter Böcek’i de anımsatmadı mı? Ya da Babadook’u gördüğünüz ilk sahnede benim gibi “Aaa! Anam bu Nosferatu!” diye bağırmadınız mı? 1920 Alman dışavurumculuğu; donuk atmosferi, ışık-gölge kullanımlarıyla kendini fazlasıyla hissettirmekte bu bağlamda. Çok da iyi olmakta, çünkü günümüzün klişeleşmiş Amerikan korkusundan bu şekilde sıyrılıp; gözlerimize hitap eden farklı bir filmle baş başa kalıyoruz. Tabii bu kadarla bitmiyor: Çiçeği burnunda yönetmenimiz Jennifer Kent, Amelia’ya eski korku filmlerini izleterek onlara olan saygısını da sunmayı ihmal etmiyor. Peki Alzheimer hastaları için çalışan Amelia’nın, burada çay götürdüğü kadının adının “Norma” olması; sonrasında şahsını “eli bıçaklı anne” olarak görmemizle ne kadar doğru orantılı sizce? İşte tüm bu göndermeler ve daha sayamadıklarımız, filme olan hayranlığımızı da kat be kat arttırıyor.

the-babadook-filmloverss1Laf arasında şundan da bahsetmezsem gözüm açık giderim: O Babadook kitabını tasarlayan şahsı yürekten kutluyorum. En kısa zamanda satışa sunulması gerektiği kanısındayım. Bakmalara doyamadım. Aslında trajik bir filmin senaryosunu alıp, “ben bunu korkunun üstüne bir oturtayım bakayım” diyen yönetmenimiz Kent’i bu cesur hareketinden ötürü, tekrar tekrar tebrik etmek gerek. Sonunda tüm dini klişelerden kurtulup bu işe el atan birilerini görmek, biz eleştirmenler adına bir hayli sevindirici.

Film hakkında son bir şey söylemek gerekirse; yaşadığımız dünyada en zor olanın “insan olmak” olduğudur. Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız bu hayatta, acılar her zaman mutlulukları gölgelemekte daha usta olmuşlar ve insanın hayatını zehir etmeyi pek iyi bilmişlerdir. Yönetmenimiz de bunu bilerek, acıların en korkuncunu tokat gibi yüzümüze çarpmış; ” alın size korku! Bundan daha korkunç ne olabilir ki ” yi bilinçaltımıza layıkıyla yerleştirmiştir.

Korkuları sadece filmlerde yaşamamız dileğiyle…

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir