Terk Ediş Anatomisi

by • 10 Nisan 2016 • DemlikYorumlar (0)761

1.        

Kadın sırtını adama dönmüş öylece pencereden bakıyordu. İnce bir sureti vardı. Omuzlarına dökülen kuzgun karası saçları, pencereden sızan ışığı emiyordu.  Etrafında ışığın kırılmasından oluşan bir hale oluşmuştu. Kadının arkasından bakan adam bu karanlık, ulaşılmaz, kutsal varlığın karşısında kendini çok küçücük hissediyordu. Beyhudeliğinin farkında olarak sadece konuşuyordu:

–       Hayatımız elimizden akıp gidiyor.

–       Görmüyor musun Allah aşkına?

–       Sen de ben de perişan olduk.

–       Ne hakkın var! Söylesene ne hakkın var!

Kadın pencereden baktığı yönden, kafasını hafifçe çevirdi. Gözleri duvardaki resmin çerçevesine kilitlendi. Kenger dikenlerinin sarmaşıklar halinde dolaştığı altın yaldızlı bir çerçeveydi. Bazı kısımların altın yaldızı pul pul dökülmüştü. Geriye çürümüş ağacın ölü griliği kalmıştı. Kadının içini hüzün kapladı. Çürüyen kendisi gibiymiş gibi bir acı duydu. Gözlerini yumdu. Kopkoyu bir karanlık… Açınca aynı zamana ve mekâna döndü. Arkasında konuşan adamın, vıcık vıcık hüzünlü sesi… “Neden insanlar olmuş şeyle, olan şeyi ayırt edemiyor?” diye düşündü.

Adam yine sessizce, çaresizce konuşuyordu.

–       Yalnız biz ikimiz varız. Başka kimse yok.

–       Neden beni senden mahrum bırakıyorsun. Çok acı çekiyorum. İçim yanıyor. İçim parçalanıyor.

–       Git diyeceksin, git. Ama gidemiyorum. Sen benim yerimde olsan gidebilir miydin? Seni var edenin yanından. Ben senin karşında Yahudi bir Müslümanım. Senin kulunum. Gidemem! Anla. Sensiz olamam. Yaşayamam. Kurur, çöle dönerim.

Tekrar başını pencereden yana döndü kadın. Gözleri kamaştı. İnatla bakmaya devam etti. Baktığı yönde bir çocuk hortumla bahçedeki maydanozları suluyordu. Hava cehennem gibi… Çocuk bazen hortumu üzerine tutuyordu serinlemek için. Annesi çocuğa sesleniyordu herhalde. Çünkü musluğu kapattığı gibi eve koşuşturmaya başladı. Kadın güneşte parlayan maydanozlara bakmaya devam etti. Üzerine umursamazlık çökmüştü. Hafiflemişti. Kendini bu dünyanın çok dışında hissediyordu. Parlayan maydanozlar, yakıcı güneş ve pencereden yansıyan kör edici aydınlık ışıklar… Kadın varlığını burada hissetti. Bir de aklında kenger dikenleri. Çocukken annesi ve ablasıyla yabana çıkıp kenger dikenleri toplarlardı. Hiç sevmezdi bu işi. Ellerine batardı, bacaklarını çizerdi kengerin dikenleri. İnce bir şerit şeklinde kanı dökülürdü. Arkasından hep aynı acıyı duyumsamak için çiziğe bastırdığı ince bir sızı… Ama yaban çok güzeldi. Baharda tüm dünya canlanırken, kendi içinde de kıpırtı duyardı. Yine aynı yere, yabana gitmeyi çok istedi. “Baktığım, hayal ettiğim zaman gitmek için neler vermezdim, maalesef buradayım ve dinlemeden dinlemek zorundayım” diye düşündü.

Adam durmadan, usanmadan, utanmadan yeniden yeniden anlatıyordu. Sanki bir “zaman bölücü” gibi… Sanki “hayal kırıcı” gibi… Kadını anılarından, yabandan uzaklaştırıyordu. Adamın çaresizliğine soğuk çelik gibi, bıçak gibi yanaştırıyordu.

–       Düşün bir düşün. Ne kadar mutlu olabiliriz?

–       Senin varlığın ile doluyum. Sen olmayınca içim bomboş.

–       Biliyorum çok bencilce söylediklerim. Seni sanki zorluyormuşum gibi gözüküyor. Hayır, zorluyorum düpedüz. Hayatımda ilk defa bencilce davranıyorum. Çünkü sensiz yaşayamam. Sana muhtacım.

–       Bir ses ver Allah’ın belası. Susma.

(Adam giderek sesini yükseltmeye başladı.)

–       Çıldıracağım. Suskunluğun ölümüme giden yolun taşlarını örüyor.

Artık adamın sesi, anlaşılabilirlikten, tiz bir çığlığa dönüyordu. Çaresiz bir hayvanın sesi gibi… Akmayan gözyaşları sesinin tınısından akıyordu.

            Kadın adamın çığlığını duymadan, kendi dünyasında, öteki, şu an olmak istediği dünyadaydı. Annesi papatyalardan taç yapmıştı. Saçlarına usulca yerleştirmişti. Kendini dünyanın en özgür prensesi sanıyordu. Basma eteğini savura savura, papatyaların, gelinciklerin içinde koşuyordu. Rüzgâr saçlarının arasından kayıp, kokusunu, mutluğunu çok uzaklara taşıyordu. Ablası çantadan poğaçaları çıkartıp eline vermeye çalıştı. Ablasını görmeyince arkasından bağırdı:

–       Aynur şunları ye! Sabahtan beri açsın. Deli kız!

–       Tamam ablacığım.

Sonra annesinin kalın, erkeksi sesini duydu.

–       Aynur, çabuk buraya gel! Ablanı bağırttırma arkadan!

Deli gibi, soluksuz kalıncaya kadar koşmaya devam et. Yüzünce rüzgârın eli… Saçlarının dalgalanışı… Ve annesinin sesi:

–       Eteğin açılıyor. Yavaş koş ve hemen buraya gel. Artık genç kız oldun sen!

Birdenbire durup, eteklerinin uçlarını elleri ile tutup, kız olmanın, kız olma haline başlamanın şaşkınlığı ile tüm zevkine veda edip ağır ağır yürüdü. Geçen hayatında özgürce koşamadan. Kadın olmanın koşamamak olduğunun bilgisiyle yürüdü ağırca.

Adam ağlamaklı, hatta ağlar halde:

–       Ne yaptım sana? İncittim mi seni?

–       Ne istediysen, elimden ne geldiyse yaptım.

–       Seni sevmemezlik mi ettim?

–       Katlanamıyorum. Dayanamıyorum anla lütfen.

–       Bu halde olmak… Bu halde olmamamız lazımdı. Bunu hak etmedik. Etmedim.

Pencereden sesler geliyor. Dünyaya kapalı çift camlardan sızan sesler. Belirsiz, anlamsız, bölük pörçük… Sesler gibi anılarda bölük pörçük geliyordu zihninin en derin yerinden.  “Ş ile ilk öpüştüğüm gün de böyle sıcaktı. Ve beni öpüşünde nasıl da heyecanlanmıştım. Ama sonra ellerini bacaklarıma koyması ve yavaşça apış arama doğru kaydırması. Çok kullanıl…”

      Adam kalan tüm cesareti ile bir adım attı. Kadına dokunmak istedi.  – Çaresizliği şiddete dönüşmeye başlamıştı. İçinde öfke nöbetleri patlıyordu. – Dimdik duran taştan yontuyu, kadını, ellerinden kayıp giden hayatını sarsmak istedi.

Ve omuzlarında tutup sertçe kendine döndürdü. Artık kadının gözlerinin içine bakıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu. Kayıtsızca, fütursuzca kendinin farkında olmayan kadının dizlerinin dibine düşecekti. Tıpkı idama mahkûm bir adam gibi.

–       Sana söylüyorum sana…

–       Beni dinlemiyor musun? Ne zaman dinledin ki…

Elleri titriyordu. Kadını daha sıkı tuttu. Karşısındakinin gözlerindeki hali gördü.

–       Duymuyor musun beni? Farkıma var. Seni seveni sikeyim. Allah’ın şıllığı. Allah’ın belası. Orospu…

Kadın, adamın gözlerinin ta içine baktı. İçinde merhamet ve acıma duygusu ile doldu. Aynı zamanda kontrol etmeye çalıştığı bir öfke ile. Geçmişin tüm öfkesini kusacaktı, durdu acıması, merhameti daha ağır bastı. Hiçbir şey yapmadı, sadece sessizliğini korudu. Sessizliği sesin anlamsızlığından, ifadesizliğinden ileri geliyordu. Kahrolası acıma ve merhamet… Yine konuşmak gerekiyordu. Sesi çıktığında tüm duygularından bağımsız akik sertliğinde çıktı.

–       Duymuyorum seni?

(İlk kez monologdan diyaloğa geçmişti konuşma. Adam ümit ile ümitsizlikten oluşan arafta hissetti kendini.)

–       O halde söylediklerimin hiçbir önemi yok. Sana olan sevgimin…

–       Yok.

 (Kısacık ölümcül bir kılıç darbesi patladı adamın yüzünde)

–       Kararın kesin mi? Bitti mi?

–       Evet, bitti.

Adam, hışımla, yılgıyla geri dönüp çıktı; aklında “acaba sarsmasa mıydım?” sorusu ile…

2.

            Kadın tek başına adamın bıraktığı yerde duruyordu. Öylece kıpırtısız. Odanın hafif karanlığında, pencereden sızan ışık şeritlerinin içinde kendini mahpus hissetti. Yalnız olduğunun daha bir bilincinde – ki her terk ediş yalnızlık için bir şölendir ve kadın bunu duyumsayarak tüm yalnızlığına okkalı bir “amına koyayım” dedi. – Adamın boşluğu, yokluğu değil. Daha önceden var olan bir boşluk. Hiç dolmamış, hiç boşalmamış bir boşluk. (Işığın aynadaki yansıması gözlerini kamaştırdı. Yüzünü pencereden yana döndü. Güneş daha bir aydınlanmış, sokak terk edilmişti. Maydanozların deminki parıltılı halinden eser yoktu. Boyunlarını bükmüş, yaprakları toprağa değiyordu.)

            Kendi kendine bir kitap okuyormuş gibi söylendi: “İnsanın içindeki boşluk, boşluk oluştuktan sonra değil, çok sonra ortaya çıkar. Kara delik gibi. Her güzel şeyi yok eder. İçine çeker.”

Sonra haykırdı odadaki cansızlığa. Aynaya karşı:

“Öyleyse ne zaman içimdeki boşluk ortaya çıktı? Hay amına koyayım her şeyin.”

            İlk kez, E ile yattığında hissetmişti. Sabah E’nin tuvalete gidip işerkenki şırıltı sesi ile uyanmıştı. Sonra E gelip yanına yatmış, göbeğini öpmüştü. “Kadınım” demişti. “Artık benimsin.” Oysa Aynur kimsenin olmak istememişti. “Senin değilim” diye haykırmak istedi. Boğazı düğümlendi. Sesi çıkmadı. Sessizliği kabullenişi olarak gördü E, Aynur’dan vazgeçti. Sustu. Annesinin yıllar önce söylediği aklına geldi: – ne garip tam da annesine meydan okuduğu gece, özgürce hareket ettiği gecenin sabahında –

“Kızım sen kızsın. Bir erkeğin duldasısın yani.”

–       Neden anne?

–       Büyüklerimiz bize boşuna eksik etek dememiş kızım. Erkek sana sahip olur. Sen onun arkasından her şeye sahip olursun. Böyle devran. Bak babana. Sözümden emrimden çıkıyor mu? Ama sen asisin.  Erkek olmaya niyetlisin. Böyle yapma kızım. Kız kızdır. Erkek erkek…

E’nin evinden ayrıldığında, içindeki boşluk artık bir kara deliğe dönüştü. İçine aldığı her şey hiçbir şeye dönüştü. Güzel çirkin, acı tatlı… Ne varsa kopkoyu bir karanlığa dönüştü. Ve hayatına aldığı her erkek deliği daha bir büyüttü.

3.

            İçi daraldı, çıkmak istedi odadan. Haykırmak istedi. Odanın güvenli, sessiz loşluğundan… Çıkamadı. Yatağa oturdu, küfrede küfrede ağladı; ta ki bitap düşene kadar. Kendine gelince kapıyı açtı. Koridordan, perişan haldeki mutfağa gitti. Bir bardak su içti. Sonra mutfak masasına oturup, sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti, ciğerlerini kanatırcasına. “Hep aynı şey oluyor.” dedi kendi kendine.

“Aynı şey. Romantikliğimden değil, aşırı gerçekçiliğimden. Hep hayal kırıklığı amına koyayım. Hep hayal kırıklığı! Anlamıyorum. Kendim gibi davran…”

Etrafı saran telefon sesine irkildi. Biraz telefonun müziğini dinledi. Nick Cave’den Henry Lee. Tam P.J. Harvey’in şarkıya girdiği zaman istemeye istemeye telefonu açtı.

–       Kuzum ne oluyor Allah aşkına. Söylesene hallettiniz mi?

–       Ayrıldık.

–       Bu çocuk iyiydi be! Çok üzüldüm.

–       Aman boş ver. Geldi, yattık, konuştuk, daha doğrusu o konuştu. Ben sustum. Bilmiyorum. Küfür etti filan. Sonra siktir olup gitti. Aslında Aşkın içime sinmemişti zaten. Salaktı be.

–       Olsun kuzum. Ne yapalım.

–       Hovarda oldum iyice değil mi?

–       Çapkın kız. En iyisi. Erkek sadece yatakta olmalı. Tabii kalkıyorsa. (Kahkahasından dolayı telefonu uzaklaştırdı Aynur.)

–       Yatak iyidir.

–       Tamam, o zaman yarın görüşelim. Bugün sen depresyonda filan olursun. Çekilmezsin şimdi.

–       Peki Aşkın. Yarın görüşürüz. Araşırız.

Telefonu kapattı. Tekrar bir sigara yaktı. Çay demlemeye koyuldu. Demin yarım kalan parçayı dinlemek için Youtube’u açtı. Biraz müzik dinledi. Etrafı toparlamaya koyuldu. Bulaşıkları yıkadı. Evi elektrik süpürgesinden geçirdi. S’nin diş fırçasını, deodorantını, boxerini, şortunu çöpe attı. Çöpe S’nin eşyalarını atarken kötücül, hain bir zevk aldı. Bu kadar kolay, bir erkeği silmek… “Bir haftaya kadar da telefon numarasını sildim mi tamam.” Tek tuşluk iş… Sanki hiç yaşanmamış gibi… Düşündü… Kanepeye oturdu. Çayından kocaman bir yudum aldı. Sigarasını yaktı. Bu evde bir daha sigara içilmeyecek kararını bir milyonuncu defa bozdu. “Oi va Voi – Refruge” dinlemeye başladı. Kanepeye iyice yayıldı. Elinde sigarası, üzerinde lakayıtlık ve yalnızlıkla kendini müziğin ritmine bıraktı.

            Birdenbire “Get Down Get Down – Herry Lee” ile irkildi. (Zaten hep bu parçada bir şeyler bulurdu. Çocukluğu, kasabalılığı, kentliliği… Tutsaklığına yakılmış bir ağıttı. Şarkının adı Aynur Lee de olabilirdi. Ama Nick Cave kendisini tanımamıştı. En azından arkadaşlarına dinlettiğinde bu espriyi hiç es geçmezdi.) Yine Aşkın arıyordu. “İçi rahat etmedi kızın. Kesin bana gelecek.” diye düşündü. “Acaba telefonu açmasam mı?” diye söylenirken, telefonu açtı:

–       Efendim Aşkın?

–       Ne yapıyorsun kuzum?

–       Evi toparladım biraz. Çay demledim. Müzik dinleyip, pinekliyordum.

–       Bak aklıma ne geldi.

–       Ne geldi yavrucuğum?

–       Sen neden kendini yazmıyorsun?

–       Nasıl yani?

–       Ne bileyim Aynur. Yaz işte rahatlarsın. Kafanı toparlarsın.

–       Şıllık benim kafam zaten toplu.

–       Ağzını bozma Aynur. Ayrıca şıllık sensin orospu. Yaz dedim sana. Şıllık, erkeklerle oynaşmakla olmuyor. Biraz edebiyat parçala. (İnsanı rahatlatan aydınlık bir kahkaha…)

–       Peki, ne yazacağım Aşkın? Yazmamı emrettin, bari ne yazacağımı da söyle. Ayrıca Orospu kelimesini sana yedireceğim kızım. Rezan seni alana kadar, kaç erkekle yattın ben biliyorum.

–       Yedir lan! Neyse kızmayacağım şimdi sana. Ne de olsa yaralısın. Ama bence… Kendini yaz. Sonra bana ver de okuyayım. Şimdi hemen başla. Yarın verirsin.

–       Bilemiyorum. Başıma iş açma. Zaten bir sürü iş var.

–       Kızım kapatıyorum. Hadi yazmaya başla. Yarın görüşürüz. Çok çok öptüm.

–       Peki. Deli şıllık.

Telefonu kapattı. Ne yapacağını bilemeden ya da verilen emri yerine getiren bilincini kaybetmiş asker gibi… Kâğıt kalem aramaya koyuldu.

“İnsan hep konuşur; kendi hakkında, başkaları hakkında, çevresi hakkında, ama hep konuşur. Düşünceler uçan kuş gibi görünüp, gider. Ama yazmak… Yazmanın zaten kendisi düşünceyi âna hapsetmektir. Kilitlemektir. Ve şimdi bu aptal karı bana yaz diyor. Hangi düşüncemi yazacağım ki? Hepsi uçup gitti. Tüm yaptıklarımı, bana yapılanların hesabını mı tutacağım? Vicdanım kanayacak, ahlakım yara alacak ve bana yapılan her şeye karşı yeniden ve sonsuza kadar – en azından o yazı var oldukça – acı çekeceğim?” böyle başladı yazmaya, sonra yazdıklarını yırtıp attı. En başından yazmalıyım dedi. Kendi hayatımı yazmalıyım. Kısa cümlelerle…

4.

Kadın olmak nedir ki? Bu soru ile yaşıyorum yıllardır. İlk âdet görüşümden… Kanın sızışı ve gizli zevkini tattığımdan itibaren. Erkeğin erkek olduğunu öğrendim -öğretildi-. Ve kanın ince bir sızı ile bedenimden ayrılışı gibi arkadaşlarımdan ayrıldım. Daha doğrusu ayrılmak zorunda kaldım. Tek türden iki cinse evirildim. Konuşmalarımız iki cinsin arasındaki gerilimden kaynaklı sadece cinsellik oldu. Bazen bana eski sokak arkadaşlarım nasıl mastürbasyon yaptıklarını anlatırlardı. İlk önce bir kızı düşünüyorlarmış. Sonra elleri ile penislerini kavrayıp hızlı hızlı boşalırlarmış. Ben de dinlerdim. Ama her mastürbasyon yaptıklarında beni hayal ettiklerini bilirdim. Bu gizli bir keyif, gizli bir tatmin verirdi. Başkalarının fantezilerinin bir parçası olmak… Asıl etkilendiğim arkadaşım – cinselliği sınırsız konuştuğumuz – Metin’in okula bir porno dergi getirdiği zamandı. İlk kez o zaman erkek organın canlılığını, hırçınlığını ve güzelliğini gördüm (Gerçi çokça çaresizliğini de gördüm). Ve bir kadın olarak o fotoğraflardaki kadınla beraber edilgen zevkin parçası olduğumu anladım. Dergideki o kadının gözleri her seviştiğimde gözlerimin önüne geldi. Ve o kadın gibi olmamak için çok vahşice seviştim. (Bazen seviştiğim erkekler benden korktu. – bir tek E Korkmadı – Cinsellik korkunç bir silahtır. Karşındakinin tüm benliğini elinden alır. Ben de o kadın gibi olmamak için savaştım ve kazandım, ama zaman zaman…) Her sevişmemde daha vahşi oldum. Erkeğin elindeki eril gücü elinden aldım. Sonra geriye koskoca sana biat eden bir çocuk kalır. Ve sokağa bırakılması gereken bir piç… Acaba arkamda kaç piç bıraktım? Dört, hayır! Beş… Hepsinde ayrı bir tat aldım. Kadınlığımın gizli bir yönünü keşfettim. Hep öğrendim. Öğrendikçe keşfettikçe yalnızlaştım. Kimseyle yaşayamamaya başladım. Sebebini bilmiyorum ama bir ben oluştu. – ki egoyla ilgisi yok – Kimseyi bünyem kabul etmez oldu. Midem kaldırmadı insanların oynadığı kadıncılık ve erkekçilik oyununu. Sadece hoşlandım, sevdim, sadık oldum ama sıkıldım. Beni yalnız bırakmamalarından, sahip olma isteklerinden, oyunlarından ve en önemlisi içimi kemiren doğru olmayan bir şeylerin varlığından. Bu şeylerin ne olduğunu bilmiyorum. Sadece kuşku ve şüphe duyuyorum. Bölük pörçük hislerim var:

Kadın olarak, korunmak, elindekileri tutup, toprağa ve köke sahip olmak olduğun yere yeşermek gibi görevlerimiz var. Belki bu yüzden çiçeğe benzetiliyoruz. Sabit, stabil bir toprağımız olsun diye. Geçen giden zamana, akan giden hayatlara bakmadan olduğumuz yerde kalmak… Bu bana çok saçma geliyor. Ben rüzgârın, denizin peşinden gitmek istiyorum. Söz gelimi en erkek meslek balıkçılıktır. Hiç kadın balıkçı yoktur. Balıkçılar gider, belki gelir, belki gelmez ama karıları, kız çocukları bekler iskelede. Ben işte giden olmak istiyorum. Geriye dönüşüm muğlak olsun istiyorum. Kimseyi beklememek, beklenilen olmayayım. Ama her şey, bu koskocaman düzen beni sınırların içine hapsediyor. Kapana tıkıyor. Kapana sıkışmış gibiyim bir erkeğin yanında. Özgürlüğüm onun yanında var, kendi başıma onun varlığının ağır yükünde yok. Yıllar önce izlediğim Bresson’un Mouchette filmindeki kız çocuğu gibi hissediyorum. O kızın kurtuluşu yoktu, belki benim vardır. Yolumu biliyorum.

İçimdeki delikten bir şeyler sızıyor o da özgürlüğüm. Bunu anladım. Anlamam zor ve sancılı geçti. Çünkü çekilen acı kalpte başlar, beyne doğru ilerler ve en sonunda ciğerlerini soluksuz bırakana kadar devam eder. Kalp ağrıyınca aşk oldu, beynim ağrıyınca özgürlük oldu ama nefessiz kalınca işte yaşam oldu. Tehdit edilen benim yaşamım. Durağanlaştırılmaya çalışılan benim yaşamım. Sessizliğe gömülen benim yaşamım. Kadınsılığım, erkeksiliğim… Evet, yalnızlaşıyorum bilgimle, içimdeki delik büyüyor kavrayışımla, çözümü de biliyorum aslında.

Çözüm: her cinsiyetten azade, insan olmak. Acımı ehlileştirmek için insan olmak. Kapandan kurtulmak için de. Reçete bu. Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bazen tuzaklara kapılıyorum. Kendini iyi ifade eden erkeklere bağlanıyorum. Ya da masumiyete… Sonra çaresizce, sebepsizce kaçıyorum. Kaçmasam boğularak öleceğim. Hiç yaşanmamış gibi davranıyorum. Bana sahip olduğunu düşünen erkeğin tüm anılarını siliyorum umursamazca.  Anıların içimde kök salmasına izin vermiyorum. Onun yerine göğe savuruyorum. Elimde kalan bir tek ben oluyorum. Hazın peşinden de gidemiyorum. Haz orgazm olma süresince, geri kalan zaman işkenceden farksız. Ne yapacağımı, nasıl insanlaşacağımı bilemiyorum. Belki de insan kelimesini tanımlayanlar yanlış tanımlamışlardır. Ve bizler de yanlışın peşinde savrulup gidiyoruz.

Kaçacak yol var. Bana verilen rolü üstlenmeyeceğim. Sevişeceğim hoşlandığım her erkekle. Erkeğin ruhunu ele geçireceğim. Sonra onu azat edeceğim. Ve dönüp arkasından bakmayacağım. Rüzgârın – çocukken saçlarımı oynaştıran, yüzümü okşayan – ve denizin kızı (insanı) olacağım. Toprağıma kök salmayacağım…

5.

            Aşkın elinde dünden beri Aynur’un yazıp, sildiği tekrar sildiği karalamalarla dolu iki sayfa yazıyı okuyordu. Aynur, hocanın karşısında sözlü notunu bekleyen öğrencinin telaşı ve masumluğu ile karşısında oturmuş bekliyordu. Huzursuzdu. Sanki tüm sırlarını ifşa etmiş gibi hissediyordu. Oysa yazdıklarının daha ağırlarını kaç kere anlatmıştı. Aslında yazmak istediklerinin hiçbirini yazamamıştı. Onu kanatan E’nin hâli, annesini, babasını, kocasını tahakkümünde olan ablası Zeynep’i. Yeğenlerini… Üniversitede nasıl isyankâr olduğunu, tüm ailesini karşısına almasını, tek başına yaşamasını, erkek arkadaşlarını, işini… Hiçbir şey yazamamıştı. Özellikle de kendisini çevrelediğini düşündüğü kenger dikenli hayatını. Rüzgârı, denizi, gökyüzünü, gece karanlığını… Her şey çok eksikti. Şimdi, Aşkın okurken, yazdığı her cümlede açıklama yapmak istiyordu. Kendini deli gibi anlatmak istiyordu.

            İki sayfayı okuduktan sonra uzunca bir süre durdu, konuşmadı, başını kâğıtlardan kaldırmadı Aşkın. Sonunda:

“Ne çok şey anlatamamışsın.” dedi. “İnsan anlatmak istediklerini hep pas geçermiş. Sen de geçmişsin.”

Durup Aynur’un gözlerinin içine baktı: “Sen aslında büyümeyen bir kız çocuğusun. Cinselliğinin doruğunda ama farkına varmak istemeyen meczupsun. ”

–       Hadi oradan şıllık!

–       Doğru söylüyorum. Sendeki eksiklik kanımca, politik olmaman Aynur! Muhalif, isyankâr, uzlaşmayan… Daha sayabilirim ama saymayacağım. Bunlar hep sende sezgisel. Sezgisel olduğu için delik dediğin şey büyüyor. Kuzum bunları defalarca anlattım sana.

–       Zorla ağzımı bozduracaksın be! “Politiklik”miş! Ben kendimin farkında değilim diyorum. Çok şey hissediyorum. Düşünüyorum ama olmuyor. Hep eksik.

–       Sen daha kadın olmak ne onu bilmiyorsun. Sevişmek mi? Azmak mı? Çocuk doğurmak mı? Yoksa özgür mü olmak? Bil diye söylüyorum. Defalarca söyledim, bir daha söylüyorum: Var etmektir, var etmek!

–       Tamam Aşkın. Ne olur üzerime gelme. Şarap içer misin?

–       Hadi doldur da getir bakalım. Yanında peynir de getir.

(Peynir tabağını hazırlarken, Aşkın’a isyan ede ede söyleniyordu. Çok öfkelenmişti: “Kadın olmayı bana mı öğreteceksin Allah aşkına!”)

–       Ahkâm kesmek kolay. Ben senin gibi şehirde büyümedim. Uzun yollar kat ettim de bu hale geldim. Ruhum birçok kırık taşıyor. Kırıklarımla yürüyorum. Savunarak, savaşarak yürüyorum. Yalnızım, sadece söylediklerimi anlamadan benimle yürüyen dostlar, sahip olmak isteyen erkekler ve… Ayakta durmaya çalışan bir benim. Bundan daha politik bir şey mi var?

–       Doğru söylüyorsun. (Yüzünde pis bir gülümseme. Sanki öğrencisinin sormasını, itiraz etmesini bekleyen bir öğretmenin zafer gülümsemesi gibi.)

–       Öyleyse nedir bu ya? Neden her ayrıldığımda beni sorguluyorsun. Neden onların tarafında yer alıyorsun?

–       Çünkü… (Elinde şarabını yudumladı. Gözlerini kapattı. Ve sustu.)

–       Çünkü ne amına koyayım?

–       Çünkü; her ayrılık senden kaynaklı. İçindeki huzursuzluğun kaynağını bulmanı istiyorum. Kendinle barışı tesis etmeni istiyorum. Yoksa hep savruluş, hep huzursuzluk ve hüzün olacak hayatında.

–       Kendimle barışmam için hayatımı tümden değiştirmeliyim. Mesela balıkçı olabilirim. Ya da berduş…

–       Ah benim deli dostum. Sevgili dostum. Gerçi bakma ben böyle atıp tutuyorum filan. Ama senin yaşadığın sorunları ben de yaşıyorum. İçime sinmeyen bir dolu şey var. Sadece benim midemin kaldırma potansiyeli seninkinden daha fazla. Aramızdaki tek fark bu…

–       Neyse, hadi bacım vur şarabın dibine.

“Terk etmek, tek edilmek mesele değil.” diye düşündü Aynur. Pencereden gece karanlığında sokakların turuncuya çalan rengine bakarken… Yine uzaklara daldı. Geçip giden bir ömür… Savruluşlarla, acılarla, keyiflerle geçen bir ömür… Yine aklına annesi ve ablasıyla kenger dikenleri topladığı bahar sabahları geldi. Koşmak istedi uzun kırlarda. Oysaki hapsolmuş bir gerçekliği vardı. Kırlardan değil, betonlardan kurulu bir gerçeklik.

Kitaplığa doğru yürüdü. Turgut Uyar’ın kitabını eline aldı. Hep ezbere bildiği sayfayı açtı. Ve yüksek sesle okumaya başladı:

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat

Durma göğe bakalım

“Ben sadece kendi elimi tutup, göğe bakarım. Yapacak bir şey yok.”

 Yıllardır tanıdığı, hep hayatında en önemli dost olmuş huzursuzluğu ile yatağına doğru yürüdü.  Bildiği karanlıkta, yatağın yanındaki pencereden öylece baktı.

Yazan: Mehmet Evren

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir