Sıcacık Çorba, İki Çeşit Yemek

by • 8 Şubat 2015 • DemlikYorumlar (0)823

“Acaba iyi bir şey olacak mı?
Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı.”

– Oğuz Atay

 ***

            “Hayat, futbola fena halde benzer. Futbol, şahsi beceri gerektirir; ama aslında toplu oynanan, insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin.” diyordu ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ filminde.

Özge, “Benimle konuşma,” diye çıkıştı. Antrenman çıkışı Elif,

“Özür dilerim,” dedi. Gözleri dolu dolu oldu.

“Boş ver,” dedi Özge. “Burası cehennem gibi bir yer, kızgınlık insanın elinde olmuyor. Artık birileri için kendi şansını feda etme. Senin de hayallerin var, senden de umut bekleyen insanlar var, bu yüzden dokundu bana. Antrenmanın ilk günü anlamıştım harbi kız olduğunu.” Başını iki tarafa salladı. “Ama kendini de düşünmen gerek.”

Elif, “Bırakalım Voleybolu”, dedi. “Gidip hayatımızı yaşayalım. Ben hiç yaşayamadım mesela, herhalde güzel bir şey olmalı, hem de hiçbir iş yapmak yok. Düşün bir kere: Hiç iş yok. Bir defa hasta olmuştum, hastaneye yattım, ne güzeldi, keşke yine hasta olsam. Sıcacık çorba, iki çeşit yemek, ooh.” Özge de Elif’e bir yazarla evlenme hayalini anlatmaya başladı.

Günleri çok sıkıntı içinde geçirdiler, ev sahibine kira ödemekte sıkıntı çektiler. Antrenmanda daha çok çalışıp kadroya girmekten başka çareleri yoktu, kulüp o formayı giymeyen oyuncuya para ödemiyordu. Her gece geç vakitlere kadar didinip, sabah kahvaltılarından önce de uyanıp çalışırlardı. Özge, günlük uğraşlarını terk etti, her dakika, enerji demekti. Durmaksızın çalışan, delirmiş, çalışma delisi haline gelmiş birer makineye dönüşmüşlerdi. Ne var ki Özge, her geçen gün ümitsizliğe kapılıyordu. Bu çalışma zindanının sonu gelmeyecekti. Yoksa bir rüyamıydı bu? Ümitsizlik içinde her geçen gün nefes alışları ağırlaşırken ona bu zamanlar bir rüya gibi geliyordu. Belki yıllar sonra, odasında uyanacak ve istediği hayata başlayacaktı.

Cumartesi günü antrenman yorgunluğunun karşılığı geldi. Elif, hafta sonu bitkinliğini gösteren o garip, monoton ses tonuyla,

“Aşağıya inip bir şeyler içelim mi?” dedi.

Özge, sanki birdenbire uykudan uyanmış gibi oldu. Birlikte çıktılar. O gece bir bardakla yetinmedi. Pazartesi sabahı yorgun argın antrenmana girişti. Beşinci ve altıncı hafta da bitti. Bu haftalar boyunca, içinde kalan ufacık bir parçacık kıvılcımla, her hafta sonu bu uzun yolu aşmaya zorlayıp, her an koyuverecek bir ruh artığıyla bir makine gibi çalışıp durdu. Dinlenme nedir bilmeden. Olağanüstü bir makine çalışmasına benziyordu. Yedinci haftanın sonunda niyeti olmadığı halde, karşı koyamayacak kadar yorgun olduğundan tekrar Elif ile birlikte, içki içmeye sürüklendi ve pazartesi sabahına değin hayata gömüldü. Böylece, aşırı bir yorgunluğun verdiği uyuşukluğu daha da büyük bir yorgunluğun ıstırabıyla gideriyordu. Üçüncü ayın sonunda, Elif ile birlikte üçüncü defa içmeye gittiler. Kendini unuttu, yaşadığı ve yaşarken, duru bir aydınlık içinde kendini nasıl her geçen gün tükettiğini gördü. Ancak onu tüketen içki değil, çalışmaydı. İçki bir sonuçtu, neden değildi. Gece nasıl günün arkasından gelirse bu da kaçınılmaz bir çalışmanın arkasından geliyordu. Hayatını, kendini tüketerek kazanamayacağını biliyordu. Birbirlerinin sağlığına içerlerken Özge, gülünç sarhoş bakışıyla yan yan bakan Elif’e,

“Bu son gecemiz sanırım.” dedi.

Elif’in duyduğu şey onu ayıltır gibi oldu. Özge’ye sitemle baktı, gözleri doldu ve yaşlar yanaklarından inmeye başlarken, ümitsiz bir ifadeyle,

“Beni bırakıp gitmeyeceksin değil mi?” dedi.

Özge, başıyla onu doğruladı. Elif, kısık bir sesle,

”Bir dakika dur,” diye hırıldadı. “Dur da düşüneyim.” Bacakları sallanarak bara yaslandı; o düşünürken de Özge, ondan gelecek kararı bekliyordu. Elif, birdenbire, “Ben de geliyorum,” dedi.

Özge,“Sen nereye?” diye çıkıştı.

“Sen, neden bırakıyorsan, ben de ondan bırakıyorum.”

“Ama sen başka yerde yapamazsın ki.”

“Hayır,” dedi Elif, “Yapamam, ama bal gibi salabilirim kendimi, bal gibi.” Özge, bir an onu araştıran gözlerle süzdü, sonra,

“Haklısın. Bana kalırsa bir hayvan gibi çalışmaktansa salıvermek daha iyi. Yaşayacaksın be kızım. Bütün ömrün boyunca yaptıklarından daha iyi bir iş yapmış olacaksın yaşamakla.”

Elif, yanılıyorsun der gibi, “Bir defasında da hastaneye yatmıştım,” dedi. “Ne güzeldi. Keşke bir daha hastalansaydım, sana bahsetmiş miydim bundan?”

Özge, kafasında planlar kurarken, Elif, devam etti, “Hastanedeyken canım hiç içki istemiyordu. Tuhaf değil mi? Ama bütün hafta bir makine gibi çalıştığım zamanlar, mutlaka içesim geliyor. Sen hiç dikkat ettin mi, işçiler nasıl küp gibi içerler? Fırıncılar? Şoförler? Fazla çalışmadır bunun sebebi. Mutlaka içmek zorundadırlar. Hadi beni de götür.”

Pazartesi sabahı ümit içinde bekleyen Elif, kabına sığmıyordu. Ne ağrıyan başına aldırdığı vardı, ne de işiyle ilgilendiği. Dakikalar sürüler halinde uzaklaşıp gidiyordu. Elif,

“Baksana şuraya!” diye bağırdı. Bunların hepsi benim! Yasak değil, istersem şu ağaçların altına yatar, bin sene uyurum, of, hadi be Öz, boş verelim şu voleybol hayalini. Daha fazla beklemenin ne faydası var? Bak, orası çalışma olmayan bir ülke.”

Özge, bir süre çalışmaya devam etti ama Elif, elini işe sürmedi.

“İsterlerse beni kovabilirler ama çalışmaya zorlarlarsa ben bırakırım. Artık benden paso, çok teşekkür ederim, istemiyorum artık. Ben artık yük vagonlarında, ağaç gölgelerinde yatıp kalkan bir insan olacağım. Siz çalışın bakalım, makineler! Evet, makineler! Öldüğünüz zaman, siz de benim gibi çürüyeceksiniz, o zaman nasıl yaşadığınızın ne önemi kalıyor? Ha? Söyleyin bakalım? En sonunda, ne ifade ediyor?”

Cumartesi geldiğinde ise artık veda vaktiydi; yolları ayrılacaktı. Özge, üzgün bir şekilde,

“Benimle gelmeni istemem boşuna olur, tabii. Bir gün bir yazarla evlenirsem sana imzalı bir kitabını göndereceğim.” dedi. Harekete hazır, bavulunun yanında duruyordu. Sarıldılar. Elif, bir süre Özge’den ayrılmadan:

“İkimizin ölümünden önce mutlaka görüşeceğiz, Öz. Bu kehanetim doğru çıkacak bak görürsün. Bunu ta içimden hissediyorum. Güle güle Öz. Seni ne kadar severim, bilirsin.” Elif, Özge küçük bir nokta haline gelip gözden kaybolana kadar, yolun ortasında omuzları düşmüş, öyle durdu. “Ne hakiki kız şu deli kız!” diye mırıldandı. Özge kaybolduktan sonra yol kenarına atılmış, yukarı doğru geçecek olan marşandizi* bekleyen yarım düzine boş su tankının olduğu tarafa doğru kendi kendine konuşarak ağır ağır yürüdü, “Geçip giden bir şey şu insan. Geçip ve giden. Ne beklemekte çırak, ne de ölmekte usta.”

Yazan: Mesut Ateş

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir