Sessiz Saçmalıklar (XXVI – XXX)

by • 7 Ağustos 2016 • Köşe, RıhtımYorumlar (0)525

-Vol.26-

Anlaşılmak için değil çoğumuz merak ettiğimiz için yaşıyoruz. Sonunda ne olacak, neresi gelecek  ve bunun derinliğine düşmeye devam ediyoruz. Bu düşmeler kimilerine yarar getirir iken kimilerine zarar getirebilir. Misal, ben kendisine yarar getiren kısımda olduğumu düşünüyorum. Çünkü hâlâ çakılmadım, çünkü hâlâ uçmayı öğrenebilirim…

-Vol.27-

Her gün farklı bir kişilikle uyanıyoruz. Hangi yüzümüzle dişlerimizi fırçalıyoruz? Hangi yüzümüzle kahvaltı masasına oturup, hangi yüzümüzle sokağa fırlıyoruz?
Belirli bir durumdan sonra oluşan kişilik karmaşası topluma hakim durumda sosyal kimliğimiz ile kendi kimliğimiz arasındaki uçurumun artmasıyla oluşan bu bozulma Ingmar Bergman’ın “Persona”sında gayet güzel aktarılıyor.

Fakat durum sadece psikolojik bozulmayla ibaret değil. Çoğu zaman sıkılınca veya popüler yapıya uymayınca değişen bu kimlikler sonucunda, Luke Rhinehart’ın “Zar adam” adlı kitabında sıkıldıkça zar atıp kişilik değiştiren karakterlerin gelişmesi kaçınılmaz görünüyor. Lakin bu sefer de toplumsal baskıyı boynumuzda hissediyoruz.

Zaten insanların maske takmasının veya öz kişiliklerinden uzaklaşmasının yegane nedeni değil midir toplumsal baskı? Bunun neticesinde toplumda kabul görme ve bir kaba oturma kavramı geliştirerek ruh hastası olma yolunda büyük adımlar atıyoruz. Tebrikler bize!

-Vol.28-

Cicero’nun “Dostluk Üzerine” söyleşisi kitabında, “Kendimiz için yapmayacağımız nice iş vardır ki dostumuz için yaparız. Olmadık birine dilekte bulunmak, yalvarmak, birine pek kötü çıkışmak, şiddetle saldırmak; bütün bunlar kendimiz için yapılınca hiç de onurlu olmadığı halde, dost uğrunda yapılınca çok onurludur. Bundan başka öyle durumlar vardır ki; iyi insanlar kendilerinden çok dostları yararlansın diye, birçok çıkarlarından el çekerler ya da buna razı olurlar.” diye bahseder dostluktan, ayrıca “Doğa, dostluğu erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir” der. Fakat günümüzde bu böyle olmuyor, çoğu yerde silinip gidebiliyor dostluklarımız. Ve tabii ki bunun da en önemli sonucu insanın düşüncelerine buz gibi bir hava estiren “herkes gider” i aşılıyor.

Kısaca herkes gider, canınız ciğeriniz de olsa birlikte hayal de kursanız, yoldaşınız ve omuz omuza çarpıştığınız biri de olsa veyahut sevgiliniz de olsa çeker gider, bu kadar basit bu hayatın formülü…

-Vol.28-

Bir insan çevresince ne kadar harika görünürse görünsün, o insan kendini hissettiği kişidir.
Tıpkı Dostoyevski’nin kendini bayağı görmesi gibi, söylesenize şimdi hangimiz Dostoyevski gibi olabiliriz ki, “Bayağıyım ben, içimi bir görseniz” diye dolaşıyordu ortalıkta.

“Ben de bayağıyım”.

-Vol.29-

Ne yapacağımızı bilmediğimizde geriye sadece tek bir hamle kalıyor.
“Hiçbir şey yapmamak”. Bu satrançta  “Zugzwang” hamlesi olarak geçer. Çok eğlenceli, sonsuza kadar beklemek kadar güzel bir şey yoktur herhalde…

-Vol.30-

Bir bit yavrusunun saçın en üstüne tırmanıp dünyayı görebilme arzusuyla eş değer gidiyor bir çok duygum. Ama gel gör ki saç o kadar çok uzun oluyor ki, yarıya yetişince ya umudum kırılıyor ya da ayağım kayıyor, düşüyorum diplere… 

En kötü alışkanlık nedir bilir misiniz? 
Alışmak. Evet alışmak en kötü alışkanlıktır, düşmeye alışmak gibi.

Bağırmaya ve düşünmeye gerek yok dedi Su. Bağırdıkça kimse duymayacak, düşündükçe çözülmeyecek. En iyisi beklemek ve akıp gitmek zaman içinde.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir