Sabun Kışı

by • 12 Şubat 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)373

“Ve ağaçta ince bir dal hala sallanıyordu, habersizmiş gibi hüznümden;
görmezden gelerek düşüşümü.”

Bugün günlerden cuma. O gün de cumaydı. Dışarıda tipi var. Rüzgâr yeryüzünü dövüyor ve bağırıyor ulu orta. Yaşım küçük olsa, dışarıda hayaletlerin yaşadığına inanırdım. Yaşım büyük. Bu yüzden artık hiçbir şeye inanmıyorum. Yine de belki gidip sükûnetle konuşursam, rüzgârı daha yumuşak esmeye ikna edebilirim diye düşündüm. Pencereyi açmamla, cama yapışan buz tabakalarının parkelerimi bıçaklaması bir oldu. Yenildiğimi hissettim. O gün de hissetmiştim. Rüzgâr bile öç alıyor demek ki. Bunu hak etmediğimi düşündüğüm için gelip bu defterin başına oturdum işte. Belki ben de kelimeleri saplamak istiyorum birilerinin kalbine. O gün de istemiştim. Bir cuma günü yani. Yine karlı, yine soğuk. Henüz buraya taşınmam gerektiğini öğreneli iki gün olmuşken. Haberi aldığımda aklıma ilk o gelmişti. Söylemeliyim dedim, konuşmalıyım artık. “Cemal…” demeliyim, “…ben gidiyorum. Cemal… Seni seviyorum. Bir yıl önce, iş yerinde o kapıdan ilk içeri girdiğinde, kaymamak için ayaklarını pat pat yere vurup, ayakkabının tabanındaki karları yere düşürürken, yüzünün o çocuksu halini gördüğümden beri seviyorum seni. Hiçbir zaman çok yakın olmamamıza rağmen, geleceğe uzanıp ellerini tutabildiğim günden beri seviyorum. Cemal ben gidiyorum. Benimle gelir misin?”

***

Aylardan şubattı. Karlı bir şubat. Evlerin beyaz yorganları üzerlerine atıp kış uykusuna yattığı bir sokakta yürüyordu. Elleri ceplerine girip çıkıyor, bir avuç karı parmakları arasında eritiyor, beresinin altından saçlarına değiyor, düşünceli bir kafayı kaşıyor, vurulmuş bir güvercin gibi elleri; acı çekiyordu.

***

“Efendim?”
“Cemal… Merhaba, ben Suna. Nasılsın?”
“Ah, Suna! İyiyim, çok teşekkür ederim. Bir sorun yok inşallah?”
“Yok. Bir sorun yok. Eğer vaktin varsa, yarın biraz oturalım mı bir yerlerde?” Hayır diyecek, hissediyorum. Hayır diyecek, hislerim asla yanıltmaz beni.
“Tabii olur. Kaçta?”
“Üç?”
“Tamam. Mehmet’in kesin gidin dediği şu pastaneye gidelim mi? Oralarda işlerim var zaten, halletmiş de olurum belki.”
“Tabii olur, sen de işlerini halledersin.”
“Tamam, görüşürüz o zaman.”
“Evet, kendine iyi bak Cemal.”

***

Upuzun sokaktan yavaş adımlarla yürümeye devam ediyordu. Birden duyduğu bir sesle durup, geriye doğru baktı. Yolun sağ tarafında boş bir arsanın en çukur yerindeki çöp konteynırının altında yavru bir kedi, hırıltılı inlemelerle ona bakıyordu.

Kediye baktı.
Kediyi gördü.
Kendini gördü.

***
Tırnaklarım belirgin bir ritimle arka arkaya bardağa vuruyor, çıkan ses sanki tedirginliğimi perçinliyordu.

“Umarım gelmez. Ne olur bir işi çıkmış olsun, ne olur, umarım gelmez.”

Kendime kızıyordum. Ne zaman çok istediğim bir şeye yaklaşsam, korkum isteğime galip geliyor, terli avuçlarımla her şeyi bir kerede hayatımın dışına itiyordum. O gün, pastanede, o masada otururken, kendimi Cemal’in gelmemesi için dua eder halde yakaladığımda, kendimden ve cesaretsizliğimden nefret ediyordum. Onu kapıdan aceleyle girerken gördüğümde kendimle ilgili düşüncelerimi bir süre ertelemeye karar verdim. Beni görmesi için elimi kaldırdım, gülümseyerek. O, daha çok yorgun… Masaya doğru yürürken beresini çıkardı. En tepede huysuz bir saç dimdik durdu. Cemal küçüldü. On beş yaşına yeni basmış bir çocuk oldu. Ben onu göğsüme bastım. Görmedi.

“Çok özür dilerim Suna, işlerim aksadı. Bankalar işte. Çoğu zaman insanları ebedi kuyruklarda bekletip eziyet etmekten zevk duyan bankalar.” Ceketini sandalyenin sırtına geçirdi. Atkı ve beresini diğer sandalyedeki eldivenlerimin üzerine koydu. Ellerim boynuna değdi.

“-Bakar mısınız?- Sen çay almışsın. Tabii beklettim o kadar seni, iyi yapmışsın, için ısınmıştır. -Bakar mısınız? Bir bardak çay da ben alabilir miyim? Teşekkür ederim.- Çok özür dilerim gerçekten, sinirlerim bozulunca çeneme vurdu, konuşturmadım seni.”

“Olur mu hiç, çayın gelsin; iç, için ısınsın, daha iyi hissedersin.”

Belki bir saat gereksiz şeylerden konuştuk. İşyerinden, yemeklerden, seyahatlerden ve diğer gereksiz şeylerden. O an konuşmamamız gereken her şeyden konuştuk. Çünkü benim bacaklarım uyuşmuştu ve ellerim de. Konuştuklarımı duymuyordum. Affet Cemal. Gözlerim dışarıda, ağacın ufacık bir dalında duran kara kargada. Uç diyorum içimden, uç. O ne zaman uçarsa o zaman anlatacağım Cemal’e her şeyi.

Uçmuyor.

***

Ürkütmemek için yavaş adımlarla yürümeye başladı. Eğilip baktı. Ellerini uzattı. Avuçlarının arasına aldı yavru kediyi. Öptü. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme; tedirgin edici ve cesurca. Boynundaki atkıyı çıkarıp kediye sarmaladı. Ve hiç sonu gelmeyecek sandığı o sokağın köşesinden dönüp, karlar içinde siyah bir noktaya dönüşene dek yürüdü.

***

Sanırım ağlıyordum. Upuzun, karların ayaklarımın altında halı gibi uzandığı bir sokakta yavaşça yürüyüp hüzünle ağlıyordum. Bir denizmişim de dalgalarımı buruşturup atmışlar gibi. Kalbimin sancılı bir şekilde sızladığını, göğsümün kafesini kırmak için sert yumruklar atışını hala anımsıyorum. Ama ne yapabilirdim ki? Uçmamıştı. Uçsaydı anlatacaktım, söz vermiştim kendime; “karga uçsun, anlatacağım” demiştim. Hepsi uçtu o uçmadı. Bu bir işaret değil de ne olabilir?

Sokağın ortasında bir ses duyup arkama baktım. Bir şey göremesem de duymaya devam ettim. Sese doğru yürüyünce arsanın en çukur yerinde, çöp konteynırının altında gizlenmiş bir kız gördüm. Oraya nasıl sığdığına şaşırdım. Üstelik müthiş suretle bana benziyordu. Kalp çarpıntımın azaldığını hissettim. Onu ürkütmemek için yavaşça yaklaştım. Eğilip, hüzünlü gözlerine baktım. Kalbim yumuşadı. Birileri bu kızı sevmeli, küçük acılarını sahiplenmeli, hiç olmazsa ortak olmalıydı. Kimse bu kadar yalnız bırakılmamalıydı hayatta, hissediyordum. Çünkü bir insanı yalnızlığa sürüklersen, ileride tüm cevapları bir karganın uçuşuna bağlayacak kadar acizleşebilirdi. Ellerimi uzattım. Kız küçüldü, küçüldü, avuçlarıma sığdı. Üzülme, diye fısıldadım kulağına, “üzülme, sınandıklarımızdan çıkar en güçlü ışıklar”. Birden onun hala üşüyor olduğunu fark edip kendime kızdım. Atkımı çıkarıp bu küçük kızı güzelce sardım. Eve kadar bu şekilde yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… Ama artık kendimi daha cesur hissediyordum. Çünkü yine yenilmiştim.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir