Pablo Neruda

by • 8 Aralık 2014 • Arzular Şelale, RıhtımYorumlar (0)1999

PABLO1

Asıl adı ‘Ricardo Basoalto‘ olan  Şilili diplomat, şair ve yazar. Çekoslovak şair Jan Neruda‘ya olan hayranlığından dolayı ‘Pablo Neruda’ adını almış ve bu adla ünlenmiştir. 1953 yılında ‘Lenin Barış Ödülü‘ne ve 1971 yılında ‘Nobel Edebiyat Ödülü‘ne lâyık görülen Pablo Neruda, 1968 yılında Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi Onursal Üyeliğine seçilmiştir. Toplumsal ve siyasal şiirlerinin yanı sıra kaleme aldığı duygu yüklü ve coşkulu aşk şiirleri ile de kendinden hayli söz ettirmiş, Latin Edebiyatı’nın tanınmasında ve itibar kazanmasında büyük pay sahibi olmuştur.

“Seni sevdiğimi göreceksin, sevmediğim zaman.
Çünkü iki yüzüyle çıkar karşına hayat,
bir sözcük sessizliğin kanadı olur.
Yeri gelir ateş de pay alır kendine soğuktan.
Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni.
Sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak bir yolculuğa,
yeniden başlamak için.
Bu yüzden şimdilik sevmiyorum seni…
Sanki ellerimdeymiş gibi mutluluğun
ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları.
Hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni…
Sevgimin iki canı var seni sevmeye…
Bu yüzden sevmezken seviyorum seni
ve bu yüzden severken seviyorum seni…

Aşk şiirlerinden söz etmişken, seven fakat onurlu bir erkeğin iç çatışmalarını ve ruh halini açıkça gözler önüne seren “Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim” adlı yapıtını alıntılamasak olmazdı elbet!..

 “Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta.
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece,
kaç defa öptüm onu, sonsuz göğün altında.
Sevdi beni o, ben de bir ara onu sevdim,
o durgun, iri gözler sevilmez miydi ama.

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim,
yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla.
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi,
ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana.
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana.
Hepsi bu. Uzaklarda şarkı söylüyor biri,
yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca.
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana.

Artık sevmiyorum ya! Nasıl, nasıl sevmiştim,
sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona.
Ellere yar olur. Öpmemden önceki gibi
o ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla.
Artık sevmiyorum ya! Severim belki yine.
Ne uzundur unutuş ah! Ne kısadır sevda.
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca.

Belki bana verdiği son acıdır bu acı.
Belki de son şiirdir, bu yazdığım şiir ona.”

Gerek düz yazıları gerekse şiirlerinde öznel ve kusursuz bir anlatım tekniği geliştiren Neru­da, salt bilgilendirici ve aydınlatıcı olmakla kalmayıp insanları eyleme teşvik eden tavırları ile kendisi gibi ‘Marksist Öğreti’ yi benimsemiş diğer edebiyatçılarla benzeşir. Dili o denli sadedir ki vermek istediklerini anlayabilmek, sadece edebiyatla ilgilenen ya da eğitimli insanlar için değil geniş halk yığınları için de aynı ölçüde basittir.

Tarih boyunca dile getirilmiş en güçlü söylemler, en basit biçimde ifade edilmiş olanlar değil midir zaten?

Sanatçının kendine özgü bu üslubunu ’20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı (1924) adlı kitabında net bir biçimde fark edersiniz. Bu eserinde, insanların kendilerine yaraşır bir yaşama ulaşabilme adına mücadele etmeleri gerektiğini vurgulayan Neruda, amaçlanan böylesi bir ya­şama erişilememe durumunda, içine düşülebilecek karamsarlık halleri ve düş kırıklıklarını da dile getirmiş, bu tip durumlarda asla bezginliğe ve yılgınlığa düşmemeleri hususunda insanlara uyarılarda bulunmuştur.

“Halkım ben, parmakla sayılmaya.
Sesimde pırıl pırıl bir güç var;
karanlıkta boy atmaya,
sessizliği aşmaya yarayan.
Ölü, yiğit, gölge ve buz ne varsa,
tohuma dururlar yeniden
ve halk toprağa gömülü,
tohuma durur bir yerde.
Buğday nasıl filizini sürer de
çıkarsa toprağın üstüne,
onlar güzelim kızıl elleriyle,
sessizliği burgu gibi deler de
halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde…”

Yenilikçi ve değişimci olmanın insanlara canlılık kazandırdığını ve onları daha üretken kıldığını söyler. Ona göre alışkanlık ve gelenekleri sürdürmek, tembihlere itibar etmek insanları köreltmektedir. Ebeveynlerin verdiği öğütlerin, bir süre sonra çocuklarını kendilerine benzetme çabası haline dönüştüğünü ve bunun onurlu ve kişilik sahibi bir insan için kabul edilemez olduğunu vurgular. ‘Yoluma Devam Edeceğim‘ adlı şiiri bu düşüncesini tüm çıplaklığı ile yansıtır.

“Bana öğüt verenler,
zamanla delirdiler.
İyiki dediklerine hiç aldırmadım.
Beceriksizliklerim onları öyle üzdü ki
saçları ağardı ve buruştular.
Mideleri de artık kestaneleri öğütemez oldu.
Nihayet bir sonbahar çökkünlüğü,
onlarda akıl bırakmadı.
Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.
Unutkan ve saygılı mı olayım,
ya da ne olduklarını açıkça söyleyeyim mi?
Beni yalnız bıraksalar tüm kimliğimi değiştireceğim.
Derimden sıyrılacak,
başka bir ağız edineceğim.
Ve bambaşka biri olunca da
en, en başta ne idiysem,
ben ona dönüşeceğim.
Yoluma işte böyle devam edeceğim.”

Yaşamı boyunca, siyasetçilerin ikiyüzlülüklerini ya da kendi deyimi ile ‘çok yüzlülük’ lerini, gerek şiirleri ve gerekse söylemleriyle ağır bir biçimde yermiştir. İspanya iç savaşı döneminde Şili’nin İspanya Büyükelçiliği görevinde bulunan Neruda, o dönemlerde söz sahibi İspanyol siyasetçilerle aynı masaya oturup ülke meseleleri hakkında karşılıklı konuşma fırsatı da bulmuştur. Bu konuşmalara dair şunları söyler;

“İnsanlarla yüz yüze konuşarak anlaşabilirsin fakat bazen öyle insanlar çıkar ki karşına, hangi yüzüne konuşacağını bilemezsin.”

Her aydın insan gibi ona göre de okumak bilgi edinmek için önemlidir fakat yalnızca okuyarak doğru bilgiye ulaşmanın da her zaman mümkün olmadığını dile getirir. Dünyayı gezmek, yeni yeni kültürlerle tanışmak ve o kültürler etkisinde yetişmiş insanlar hakkında bizzat bilgi edinmenin önem ve değerine vurgu yapar. Kitaplarda, toplumlar ve o toplumları oluşturan bireyler hakkında yazılanların bir bölümünün gerçek dışı ve saptırılmış olduklarını görebilmek adına, bunun bir zorunluluk olduğunu belirtir.

“Yavaş yavaş ölürler… Seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler… Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler… Alışkanlıklara esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler…
Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.”

Pablo Neruda, dostluğuna büyük değer verdiği Nazım Hikmet‘in ölümü üzerine kaleme aldığı “Nazım’a Bir Güz Çelengi” adlı şiirinde, iki insan arasındaki dostluğun bir kartopu misali ne denli büyütülebileceğini de gözler önüne sermiştir.

“Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum
ve soğuk ay ışığını; güney denizleri üzerinde parıldayan.
Halkların kavgasını ve kavgamı benim
ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan…
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
yalnızım sensiz.
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
yüzünden yoksun;
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle,
kuyu gibi kapkara zindanlardan.
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları,
ellerinde izi vardı eziyetlerin,
hınç oklarını aradım gözlerinde…
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım?”

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir