Otobüs

by • 13 Ağustos 2017 • DemlikYorumlar (0)556

Her sabah hep aynı saatte değişmeyen adrese ulaşmak için yollara düşmek ömür törpüsü. Hele o toplu taşıma araçlarının kalabalığına dalmak yok mu… Tıkış tıkış araca adımını atan, tekleşen o devasa vücuda katılır anında. Herkes aynı bedenin uzuvlarına dönüşüverir. Kimlikler yitip gider, ara ki bulasın. Yetmezmiş gibi, suyun dışına düşmüş balıklar misali çırpınmaya başlar insan. Kendini koşulsuz teslim etmeyenin işi zor. Kulaklar istenmeyen sesleri duymak için açılır. Burun av köpeklerini aratmayacak kadar hassaslaşır. Istırapla kıvranan gözlerin acısı tarifsizdir. Elektronik biletten duyulan ses nezaket kurallarının dışarıda bırakılma komutunu veriyor sanki.

O sabah yine erkenden yola koyulmuştum. Otobüs tıka basa doluydu. Ne sıkıntılar çektim aktarma yapacağım durağa varıncaya kadar… İneceğim durak göründüğünde hareketlendim. Elimde asa yoksa da kalabalığı yararak kapıya ulaştım. Görünmeyen kayıpları saymazsak tüm parçalarım yerindeydi. Şimdi sıra diğer otobüsteydi. Beni şaşırtacak değildi ya. Hıncahınç dolu olacağından kuşkum yoktu. Şimdiden hazırlamıştım üç kapının birinden kendimi içeri atmaya. Beklenen otobüs uzaktan göründü. Fakat o kadar doluydu ki durağa yaklaşmadı bile. Yolculardan birkaçını metrelerce ilerde indirip kaçarcasına uzaklaştı. Kan beynime sıçramıştı. Ağzımdan dökülmese de küfürler kafamın içinde resmi geçitteydi. Tam da işimin yoğun olduğu günde bu yapılır mıydı?

Yenilgi ağır gelmişti. Burnumdan soluyordum. Sonraki otobüs kim bilir ne zaman gelir diye aklımdan geçerken acelesi olmadığı belli bir otobüs ağır ağır geldi, durakta kapılarını açtı. Tereddüt ettim. Şimdiye kadar bu hattın varlığından haberdar değildim. Gideceğim yerden geçiyor mu diye baktım. Evet işime yarıyordu. Kendimi içeri attım. İnanılır gibi değildi. Bırakın ayakta yolcuyu koltukların yarısı bile dolu değildi. Gözüme kestirdiğim cam kenarındaki koltuğa oturduğumda otobüs hareket etmişti. Sessizlik ve solunabilecek bol hava eşliğinde diğer durağa yol alıyorduk. Birkaç dakika öncesine kadar beni esir alan öfkeden eser kalmamıştı. Sinirlerim alınmış gibiydi. Hamamdan yeni çıkmanın rehavetiydi üstüme çöken sanki.

Ağır ağır yaklaştığı duraktaki kalabalığın önünde durdu otobüs. Sadece iki kişi bindi; genç kadın ve yaşlı adam. Kadın, şoföre selam verip kendinden emin adımlarla boş koltuklardan birine yöneldi. Diğer yolcu “Günaydın!” deyip iyi işler diledi şoföre. Aynadan görebildiğim kadarıyla gülümseyerek şoför de karşılık verdi, başını çevirdi hâl hatır sordu. Sağ tarafa ilk kapının dibindeki koltuğa oturdu yaşlı adam. Kendimi yabancı diyarda gibi hissediyordum. Olacak şey değildi. Acaba şaka mı diye aklımdan geçerken otobüsün kamerasıyla göz göze geldik. “Rahatına bak, burada hayat böyle,” dercesine sakindi. Fakat kafamdaki kuşkuyu atamıyor, “Bu işte bir gariplik var” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Garip otobüsteki tek yabancı bendim galiba. Merakla dolaşıyordu gözlerim içeride. Karmaşadan kaçıp kurtulmak için sürekli dışarı bakmaya alışmıştım hâlbuki. Dalıp gitmişim. Neden sonra o yaşlı adamı izlerken yakaladım kendimi.

Yaşlı adam şoföre sürekli bir şeyler anlatıyordu. Durmasını da biliyordu. Ne dediğini işitemesem de şoförün aynadaki yüzünden gülümseme eksik olmuyordu. Bu garip otobüste, garip insanların neler konuştuklarını da merak etmiyor değildim. Fakat ne mümkün! İkisi de seslerini yükseltmiyordu.

Yaşlı adamın davranışları üstüne iliştirilmiş gibi durmuyordu. Sanki dünyaya böyle gelmişti. Yanına oturanlarla nezaketle selamlaşmayı ihmal etmiyordu. Hele bir keresinde kendinden yaşça hayli küçük kadına yer vermeye kalktığında aralarında geçen konuşmayı işittiğimde, “Oğlum sen nereye düştün böyle,” demekten kendimi alamamıştım.

İçeride olup biteni izlemeye çalışırken kaç durağı geride bıraktığımızın farkında değildim. Yaşlı adam yerinden kalktı, kapıya yöneldi. Halbuki durağa çok vardı. Orta kapıda beklerken yukarıdan aşağıya kendisini süzdüğümü bilse şaşıp kalırdı mutlaka. Sıradanlığının neden ilgimi çektiğini öğrenmek isterdi belki de. Eminim nezaketi elden bırakmadan merakını gidermeye çalışırdı. Giyimine özen gösterdiği her halinden belliydi: Takım elbisesi, gömleği, kravatı, boyalı ayakkabısı… Bastonu kim bilir hangi ustanın elinden çıkmıştı.

Otobüs durağa yaklaştığında indi ihtiyar. (Yoksa ihtiyar yerine beyefendi mi demeliyim?) Acelesi yoktu. Yeşil yandığı halde geçmedi. Bekledi. Şoföre gülümseyerek el salladı. Otobüs hareket ettiğinde şoför de gülümseyerek karşılık verdi. Sonraki günlerde de aynı sahne defalarca tekrarlanacaktı. Uzaklaşırken yaşlı adama baktım. Hâlâ el sallıyordu. İlk defa tanımadığım birinden ayrılırken buruktum. Ertesi günü iple çekiyordum.

Günler gelip geçti. Alışmıştım artık başta garip gelen otobüse ve yolcularına. Fakat yine de onunla bırakın konuşmayı göz teması dahi kurmaktan kaçınıyordum. Pot kırmaktan korkuyordum galiba.
Sonbahar gelip kapıya dayanmıştı. Aynı otobüs, aynı şoför, aynı yolcular… Yaşlı adam o gün de tekini dahi atlamadan ritüelleri tekrarlıyordu. Her zamanki durakta indi. Şoföre el salladı. Otobüs yeşil yandığında ağır ağır yola koyuldu. Göz ucuyla izliyordum onu. Başımı çevirirken sendelediğini fark ettim. Heyecanlandım. Duraktakilerin koşuşturduğunu görünce telaşlandım.

Tanımadığım birini merak edeceğim hiç aklıma gelmezdi. Aksilik bu ya, hafta sonu girmişti araya. Nefret ettiğim ilk iş gününü iple çekiyordum.

Pazartesi sabahı her zamankinden erken yola çıktım bakarsın otobüs vaktinden önce gelir diye. Onu kaçırmamalıydım. Yarım saat öncesinde, sabahları aktarma yaptığım duraktaydım. Bekledim. Saatini sektirmeyen otobüs ortalarda görünmüyordu. İşe geç kalma pahasına oyalandım.
Artık her sabah o duraktaydım. Ama boşuna… Baktım olacak gibi değil, bindiği ve indiği duraklarda günlerce onu bekledim umutla. Neredeyse aradan bir ay geçmişti. Ne o otobüs geldi ne de yaşlı adam.

Yazan: Serdar Şen

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir