Ölüm’ün Son Nefesi

by • 10 Ocak 2015 • DemlikYorumlar (1)908

 Osmanlı saray yaşamında cellatlar önemli bir yere sahipti. Onlar adaletin icra vasıtası, padişahların ve paşaların kahreta aracıydı…

Bir mayıs sabahı değişecekti bütün hayatı. Acı acı bağıran kuşlar yaklaşmakta olan felaketin öncü sarsıntılarıydılar adeta. Felaketin yüzü, adı, sanı çok tanıdıktı. Büyüktü hem de hiç olmadığı raddede büyüktü. Geçen haftaki Pazar ayininde kilisenin papazı şeytanın ta kendileri olduğunu söylemişti yaklaşmakta olan düşman için… Henüz 6 yaşında olmasına rağmen bütün bu olanların farkındaydı neticede çocuk diye bir şey bu dönem için söz konusu bile edilemezdi. Hem tehlike bu kadar yaklaşmışken mızmızlanmanın hiç ama hiç sırası değildi. O gün savaşta olamayan bütün köy halkı kilisede toplanmış Tanrı’ya onları lanetleyip helak etmesi için yalvarıyordu ama Tanrı’nın onların yakarışlarına karşılık vermediği ne uzun yıllar geçmişti. Babası yaşlı olduğundan savaş meydanında değildi, abisi gitmişti bu ’Kutsal Savaş’a, o da orada olmayı ne çok istiyordu kim bilir.

Öğleden sonra duymaya başladıkları at sesleri herkesin gözlerindeki korkuyu açığa çıkartmıştı. Gelen, savaş meydanından galip çıkmış ve en nihayetinde köylerine kadar gelen düşmandı. Şimdi herkesi bir ölüm korkusu sarmış fakat bu korku köylüye hiçbir zarar vermeyeceklerini söyleyince, yerini bir huzura bırakmıştı, hem ibadetlerini de özgürce yerine getirebileceklerdi. Tüm bunların karşısında iki şey aldılar bizden, birincisi vergi, zaten ödüyorduk ha Türklere ödemişiz ha Hıristiyanlara. İkincisi ise köyümüzde bulunan küçük çocukları istediler, vermeyenlerden zorla aldılar tıpkı beni aldıkları gibi. Ne kadar sürdüğünü bilmediğim bir yolculuktan sonra görkemli Türk sarayına gelmiştik. Buraya getirilen gayrimüslim tebaanın çocukları önce Müslüman yapılır sonra bu inanç dahilinde yetiştirilirdi. Ardından devlet verdiği onca emeğin karşılığını isterdi.

Eli kılıç tutan cepheden cepheye koşan bir asker değildim ya da elinde kılıç yerine mürekkep olan bir devlet memuru hiç değildim. Bir hayat verdiler ona ve bir lakap: Ölüm’dü artık o, cellat olarak yetiştirildi. Azrail’in bizzat kendisi olmuştu nefes alan her Ademoğlu için korku, Devlet-i Ali Osman için ise kurtuluştu ‘O’. Elbette kolay olmadı bu kimliğe bürünmek ama anne ve babasının ölümünü gören bir çocuk için ise can almaya başlamak zorlu bir süreç değildi. Mahkumun çığlıklarını duymasın diye dilini aldılar ondan, yerine eline yay ve balta verdiler. İçindeki insani hisleri öldürsünler diye işkence hakkı tanıdılar. Eğitimin başında hepsine birer tane yavru köpek verilirdi büyütüp beslemeleri için. Cellat olmadan önce tabii tutuldukları sınavda o köpeklerin canlarını kendi elleriyle almaları istenir,  bunu yapamayanlar sınavı geçen arkadaşlarının ilk kurbanları olurdu. O ve dört kişi geçmişti lakin ‘Ölüm’ en iyisiydi,  kendisini bir adalet temsilcisi olarak görüyordu. Padişahın ve paşaların kahretme ve cezalandırma aracıydı. “O olmazsa adalet olmaz, adalet olmazsa devlet olmaz” gibisinden sözler kuruyordu zihninde. Bir düzen vardı sarayda ve aslolan tek gerçek bu düzenin sürmesiydi, o da bunu sağlıyordu. O böyle diyordu demesine gelin görün ki çark böyle işlemiyordu, sarayda en sevilmeyen varlıktı. Herkesin isminden korktuğu, yanına yaklaşamadığı, sadece saray değil ahali de çok korkardı kendisinden. Ne efsaneler vardı onunla ilgili, bunların kimi doğrudur kimi yanlış. Öldürdüğü insanları çiğ çiğ yediği söylenirdi misal ya da eğer iki gün can almazsa delireceğine inanılır; onun bizzat Azrail olduğunu görenler bile vardı. Kimse ona bir şey satmak istemiyordu çünkü hiçbir esnaf onun akçesini kesesine koymak istemiyordu ki o ölümden para kazanıyordu. Hatta öldükleri zaman herkesle aynı mezarlığa değil onlara tahsis edilmiş ayrı bir mezarlığa gömülüyorlardı ki bu mezarlık tebaanın en uzak olduğu bir noktadaydı, mezar taşlarına isimleri dahi yazılmazdı.

İnsan başı kesilmek için halkedilmişti! Eğer baş kesilmeyecekse Allah kılıç ve satırı neden yaratmış olsun? Hem sonra eğer baş kesilmeyecek olsaydı Allah baş ile gövde arasında boyunu halketmez, kafayı gövdeye yapıştırırdı. Sanatlar arasında en namuslu ve asıl meslek bizimkisidir…

İşini öyle büyük bir ustalıkla yerine getirirdi ki mahkumun Azrail ile kavuşması; göz açıp kapatıncaya kadar gerçekleşmiş olurdu. Bundan dolayı mahkumlar canını almaya onun gelmesini isterlerdi. Hatta bir gün bir sadrazamın canını almaya gittiğinde sadrazam sakalını toplayıp: ’Buyur sanatını icra et’ bile demişti. Eğer mahkum hanedan ailesine mensup bir kişi ise kanının bir damlası dahi kutsal olduğundan kementle boğardı. Hırsızlara, zorbalara, korsanlara ise türlü işkenceler uygulardı: çarmıha germek, çengele asmak, içi mıh dolu bir fıçının içerisine koymak O’nun en sevdikleriydi. İşkence etmesinin nedenine gelince, belki öyle ölmeyi hak ettiklerini düşünür belki de bu işkencelerin kendini daha iyi hissettirdiğine inanırdı. Adını bütün tebaa bilirdi. Hırsızlık yapacak olan O’nu aklına getirince üç kez daha düşünürdü. Her ne olursa olsun o da etten ve kemikten ibaretti. İdam hükmünü uygular, cellat mezadında (1) mahkumun üzerinden çıkanları satar, cebine aldığı birkaç akçeyle soluğu Karia’nın yanında alırdı. Karia kim miydi? Venedikli güzellerden bir güzeldi Karia ama ne güzel buğday başakları gibi sapsarı saçları, ince ipince bilekleri, bakmaya doyamadığı Zühre yıldızı gibi parlayan yüzü… Bir bakışına bütün Acem mülkü feda edilirdi. Sinirlendiğinde boynundaki damar belirginleşir denize kıyısı olan bir yerde yetiştiğini hırçınlaştığında çok rahatlıkla anlayabilirdiniz. Galata’da kaldığı eve gelirdi, ayda sadece bir defa kavuşurlardı, dünyadan gelecekten herkesten çalınmış bir gece geçirirlerdi. Öyle bir kavuşmaydı ki ateşin nasıl zuhur ettiğinin tarifi mümkün olmazdı; onun sıcak koynundayken ne saray gelirdi hatırına ne de aldığı canlar, bir Karia’sı vardı. Ona karşı içinde büyüyen aşkı anlatmak isterdi lakin alınmıştı dili, bakıyordu sadece, sıcak yatakta uyurdu, sevdiği kalkıp gün ışığı buğday tanesi saçlarına vurana dek izlerdi onun uyumasını, yüz hareketlerinden rüyasında ne gördüğünü düşünürdü.

Günler birbirini böyle izlerken bir şey oldu hem de hiç kimsenin beklemediği bir şey. O yıl beklenen kıyamet gerçekleşmedi elbet. Çok daha başka, kıyametten bile daha korkunçtu Osmanlı sarayında vukuu bulan hadise. Bir çocuğun canının alınması gerek dediler, yüce devletin bekası bu çocuğun ölümüne bağlıymış gibi. Eline kementini aldı her zamanki işini yapacaktı en azından öyle düşünüyordu çocuğu görene dek. Gözlerine bir defa baktı sadece, tek bir bakış yetti öldüremeyeceğini anlaması için. Daha evvel çocuk yaşta hanedan mensuplarının canına kıymıştı ya bu başkaydı, çocuğun gözlerinde aldığı bütün canları gördü. Cehennem gibi bir yerde toplanmış, hepsi gözlerini onun gözüne dikmişti. O çocuğun ölümüyle son bulacakmış gibi durmuyordu, yapamadı da zaten ama karar verilmişti bir kere; onun yapamadığını diğer cellatlar seve seve yapmıştı. Neticede cellat başıydı ve başarısız olduğunda alacaklardı başını. Öyle de oldu, bir gece uykusunda yakaladılar. Güçlü pazularıyla direndi ama nafile bir     direnişti, sadece daha yorgun ölmesine neden olacaktı bu çırpınışlar. Son kez içine çekti küçük camdan içeri dolan havayı, sıcak bir mayıs sabahı başlayan saraydaki hayatı, yine bir mayıs gecesinde son buluyordu.

***

1-)Cellat Mezadı: Osmanlı’da bir kurban cellada teslim edilince elbiseleri ve üzerinden çıkanlar celladın olurdu. Bunlar toplanıp satışa çıkarılır, bedelleri cellatlar arasında pay edilirdi. Ama bu mezatlardan alınan eşyaların uğursuzluk getireceğine inanıldığından, ancak cesaret sahipleri mal satın alırdı.

Yazan: Uğur Can

.                            

Pin It

İlgili Konular

Ölüm’ün Son Nefesi için bir yorum var.

  1. Behsat dedi ki:

    Hikayeye serpilen bilgileri,yansıtılan duyguları ve konuya empatiyle yaklaşmanızı çok beğendim.Yüreğinize kaleminize sağlık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir