Ölümsüzlüğün Gölgesi (II. Bölüm)

by • 7 Eylül 2014 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)1705

Artık saat gece yarısını geçmiş, sabah üç olmak üzereydi. Rosalie’ yi evine bırakmak için çıkmıştı Jacob. Arabası bir kaç dakikalık mesafedeydi. Oraya doğru bir kaç dakika yürüdüler. Yol boyunca Rosalie hiç konuşmadı. Kıskanıyordu Jacob’ı. Isabel ile olan biteni gördükten sonra yüzünden düşün bin parçaydı.

Jacob, Isabel ile buluşacağı için pubı geç açacaktı. Söze bunun için girdi;

‘Yarın biraz geç açalım, mesela sekiz gibi. Ne dersin?’

‘Olur.’ dedi. Sesinde hayal kırıklığının oluşturduğu kızgınlık var. Genç bir kızın güçlü hisleri ona en büyük acılardan birini yaşatıyordu. Sevginin en acı vereni karşılıksız sevginin kollarına düşmüştü bir kere. Ne kurtuluşu vardı ne de geri dönüşü. Jacob olan biteni bilmesine rağmen balkı başka bir şey duyarım umuduyla sordu;

‘Neyin var Rosalie?’

‘Bir şeyim yok, bıraktığın için sağ ol.’ dedi aynı ses tonu ile ve arabanın kapısını açtığı gibi indi. Jacob bir şey demek istedi ama kapının çarpması ile kesildi cümlesi, devamını da getiremedi zaten.

Evine döndü Jacob. Aklında Isabel vardı. Anahtarları kapının girişindeki porselen kâsenin içine bıraktı. İstanbul’da yaşadığı yıllardan kalmaydı. Sürekli yer değiştirmişti bir zamanlar. Erika’yı bulurum umuduyla, tüm ip uçlarını takip etmiş ancak bir şey bulamamıştı. En son geldiği Roma’da aramayı kesmişti. Artık  o da resmi kayıtlara inanmış ve Erika’nın öldüğünü kabul etmişti.

Pubın üzerindeki iki katlı ev onundu. Son beş yılını aynı evde geçiriyordu. Beş yıl öncesine kadar her yıl şehir değiştirdiği için artık evim diyebileceği bir yer kalmamıştı. Ta ki Roma’nın Santa Apotoli caddesi üzerindeki bu evi bulana kadar. Eski mimari yapısı, ortasından geçen dar sütunları ile eski roma dönemini fazlasıyla koruyan bu ev onun için yıllardır aradığı huzuru sağlamıştı. 1698 yılında Budapeşte de doğduğundan beri sürekli kaçak bir halde yaşayan bir insan için bu huzur paha biçilemezdi.

Uyumak için hazırlandı. Yastığa başına koyduğunda düşünebildiği tek şey Isabel’di. Yarın buluştuklarında yapacaklarını düşünüyor. Lise öğrencisi gibi heyecanlanıyordu…

***

Saat iki olmak üzeriydi.

La Fontane Di Trev’e ilk gelen Jacob’tı. Elinde bir demet papatya ile Roma’daki en ünlü çeşmenin başında Isabel’i bekliyordu. İlk buluşma için fazla ironikti La Fontana Di Trey. Kim ilk buluşmasında aşk çeşmesine gelirdi ki? Jacob heyecandan bu saçma düşünceleri geçiriyordu aklından. Kendi kendine gülüyordu hemen sonrasında. Isabel onun kendi kendine güldüğünü fark ettiğinde;

‘Eğlenmeye bensiz başlamışsın.’ diye seslendi hemen arkasından. Elinde papatyalar ile arkasını döndü Jacob. Beyaz bir elbise giymişti Isabel. Hafif bronz teni muhteşem görünmesini sağlamıştı. Açık renk de ki saçları sarıya kaçmaktaydı. Jacob elindeki papatyaları uzattı Isabel’e. Isabel papatyaları aldı, derin bir iç çekti, papatyaların kokusunu en son zerresine kadar hissetti, gözlerini açtı Jacob’a baktı ve sıkıca sarıldı.

Jacob, son altı aydır neredeyse her gece gördüğü kadının kokusunun hiç bu kadar yakından hissetmemişti. Hissettiği parfümün kokusu değildi. Saf ve duru Isabel’in teninin kokusuydu bu. Yeni doğmuş bir bebek gibi kokuyordu. Jacob o şekilde günlerce kalabilirdi. Muhteşem bir histi bu. Artık yüzünü görmesi gerektiğini anladı. Jacob yavaşça ayrıldı kollarından Isabel’in. Yüzüne baktı. Isabel de onun yüzüne. Öpmek istiyordu ama son anda vazgeçti. Isabel Jacob’ın elinden tuttu ve soluğu La Fontana Di Trev’de bulunan tesadüf ismindeki cafede aldılar. Eski tarzda bir dekorasyona sahip, sadece kahve ve türevlerinin yapıldığı bir mekandı. La Fontana Di Trev’de ünlüydü. Her turist aşk çeşmesine para attıktan sonra tesadüf’e uğrar ve bir espresso içerlerdi. Espressoyu İtalya’ da en iyi yapan yerdi. İki katlı bir yapıya sahipti tesadüf. Jacob ve Isabel ikinci kata çıktılar. Meydanı gören bir pencerenin kıyısındaki masaya oturdular. İki espresso söylediler ve sohbet etmeye başladılar. Daha çok Isabel anlatıyordu. Jacob sıra ona geldiğinde, söyleyecek yalanını kafasında kurmaya çalışıyordu.

Isabel neyi var ne yoksa anlatıyordu. Ufak bir kız iken annesini kaybettiğini bahsettiğinde sesindeki titreme, Jacob’ı üzmüştü. ‘Bir babam var ama…’ dedi. Jacob altında bir acı daha çıkacağını anladı bu amanın.

‘Bir babam var ama yıllardır görmedim. Ne yapar ne eder hiç bilmiyorum. Sadece özel günlerde nerede yaşıyorsa oranın kartpostal’ını atar.’ Derin bir nefes çekti Isabel ve devam etti. ‘Bende nerede olduğunu, yaşadığını, iyi olduğunu bilirim…’

Sevgi ile bakan, gözlerinin içi gülen kız gitmişti. Boşluğa bakan ve hayatı dramlar üzerine kurulduğu apaçık ortada olan narin bir kızdı o. Jacob teselli etmek için Isabel’in masada ki elini tuttu. Sıkıca sardı elini eliyle. Isabel elini hissettiğinde Jacob’ın yüzüne baktı.

‘Hepsi geçti ben varım artık yanında.’ dedi Jacob. Tüm içtenliğiyle ve de samimiyetiyle. Isabel’ de sıkıca tuttu elini Jacob’ın. ‘Beni bırakma.’ dedi. Çaresizce. Medet umar gibi. Daha çok bir şeylerin yerine Jacob’ı koyar gibi. Kahveleri geldiğinde Jacob başından geçen komik olayları anlatıyordu. Özellikle son beş yıl içinde olanları anlatmaya özen gösteriyordu. Macar olduğunu saklamıştı. Fransız asıllıyım demişti. Sien nehrinin kıyısından diye de eklemişti. Gerçi Isabel için bunların hiç bir önemi yoktu. Jacob’ın gözlerinin içine bakıyor ve zaten her şeyi unutuyordu.

El ele çıktılar cafeden. Roma sokaklarını arşınladılar. Dondurma yediler. Jacob’ın İstanbul’da keşfettiği muhteşem döneri yediler. Gece artık kendini göstermeye başladığında birlikte karnaval alanına gittiler. Bir sürü oyuncağın olduğu lunapark’ta çocuklar gibi eğlenmeye başladılar. Roller Coaster’a bindiler. Korku tüneli, çarpışan araba ile devam ettiler. Birlikte dönme dolaba bindiklerinde Isabel’in yapmak istediği bir şey vardı. Dönme dolap dönmeye başladığında ve en üste çıktığında Isabel, Jacob’ın kucağına oturdu. Ne olduğunu anlamaya çalışan Jacob’ın bu düşüncelerini Isabel’ın dudakları bozdu. Yıllardır görüşemeyen, yeni kavuşmuş bir çift gibi uzun ve şehvetli öpüyorlardı birbirlerini. Isabel, durdu. Jacob’a baktı ve;

‘Beni eve götür.’

Jacob, dönme dolabın aşağı inmesini bekledi kapıyı açtı, Isabel’in elinden tuttu ve onun evine doğru gitmek için arabaya doğru yürüdü. Isabel arabaya bindikleri gibi Jacob’ın boynundan öpmeye başlamıştı. Jacob bir yandan Isabel’e karşılık vermeye çalışıyor diğer yandan da arabayı çalıştırmak için tüm gayreti ile uğraşıyordu. Ama Isabel’in dudaklarını ne zaman hissetse teninde eli ayağına dolaşıyordu.

Sonunda arabayı çalıştırabildi Jacob. Isabel’in dudakları Jacob’ın dudaklarındaydı. Arada gülüyorlar ama bir kaç saniye sonra yine birbirlerini öpmeye başlıyorlardı. Jacob hayatının en zor on dakikasını yaşadı. O trafikte nasıl olmuştu da eve varabilmişti şaşkındı. Isabel’in evine doğru yine öpüşerek çıktılar. Merdivenlerde bir o yana bir bu yana savruluyorlardı.

Evine geldiğinde pubın ışıklarının açık olduğunu fark etti. İçinden ‘Açık mı unuttum acaba.’ diye sayıklarken elini kapıya attı. Kapı açıktı, ışığı açık bırakmadığını, pubta biri olduğunu anladı hemen. İçeri girdi bir kaç adım attı, etrafı kolaçan eden gözler ile…

Barda oturan sarı saçlı, geniş omuzlu adamı gördü. o söze girmeden sarı saçlı adam konuşmaya başladı.

 ‘Uzun zaman oldu değil mi Bay Moor ?’

Jacob’ a en son böyle seslenen 1940 yılında elinden kaçtığı alman generaldi. Ama bu imkânsızdı. Biraz düşündü kısa zamanda. Kanlı çarşafı geldi aklına, bu sayede yaşıyor olmalıydı. Rundstedt konuşmaya devam etti.

‘Şaşkınsın. Ben de öyleyim. Aynada kendime bakıyorum her sabah. Derimin üzerinde yaşanan değişiklikleri gözlüyorum, şaşırıyorum. Sonra bir daha bakıyorum ve daha da şaşıyorum. 1875’te doğmuş birisi için fazla yakışıklı değil miyim sence de?’

‘Ne istiyorsun benden?’

‘Senden bir şey istemiyordum aslında. Kız arkadaşını izletiyordum uzun zamandır. Bu gece gelip kendi gözlerimle göreyim dedim. Bambaşka bir şey gördüm.’

‘Isabel’ i neden istiyorsun, amacın ne Gerd?’

‘kanından kalan son damlalar ile bir ordu kurmak Jacob? Yenilmez bir ordu. Hiç yaşlanmayacak devasa bir ordu.’

‘Delirmişsin sen!’

Oturduğu tabureden kalktı Rundstedt. Elindeki bira bardağını barın üzerine koydu. Jacob’a doğru yürüdü. Jacob bir iki adım geri attı ama Rundstedt hala üzerine geliyordu. Bir yumruk salladı ama general bundan sıyrıldı. bir yumruk daha attı Jacob, general bundan da sıyrıldı ve bir yumrukta o salladı karın boşluğuna. Jacob’ın canı acımıştı bir tane de yüzüne salladı. Sol taraftan gelen yumruk dudağının sağ tarafını kanatmaya yetmişti. Biraz gerisindeki duvara çarptı yumruğun şiddetiyle. Ardından sustalı bıçağını çıkarıp sapladı, sağ kaburgasının hemen altına.

Jacob’tan gelen inleme seslerinin ardından Rundstedt, elini Jacob’ın sırtına koydu.

‘Şşşttt, sakin ol, sakin ol. Ölümcül bir yara değil. Hiç bir organına zarar gelmedi. Derin nefes al. Sakin ol.’ diyordu.

Jacob’ı yere oturtturdu. Ceketinin cebinden kan tüpünü çıkardı. Yaradan akan kanın altına, sanki çeşmeden su doldurur gibi tüpü doldurdu.

‘Biliyorum peşimden geleceksin ama sana ihtiyacım var o yüzden öldüremem seni. Ne garip değil mi? Başkalarına göre dünyada sadece iki kişide görülen bir deri hastalığına yakalanmış birisin bana göre ise eşsiz bir yapıya sahip bulunmaz bir nimetsin.’

‘Sen öldüreceğimden hiç şüphen olmasın Gerd.’

‘Göreceğiz Bay Moore, şimdilik elveda.’

Jacob, saplanan bıçağı yerinden çıkarttı. İyileşmesi bir kaç dakika alacaktı. Ayağa kalktı. Dolabın içinde güçlenmesini sağlayan kendi hazırladığı karışımı içti. Derisi her zamankinden daha hızlı iyileşiyordu. Arka tarafa yöneldi, mutfağın içinden bodruma indi ve Glock 30’larını ve onun birlikte şarjörlerini aldı. Tüm bunların dışında 17. yüzyıldan kalma Fransa ordu kılıcını da aldı yanına.

Pubdan çıkarken aklına ilk gelen şey Isabel’i aramaktı. Telefonuna sarıldı ama telesekreter çıktı. Bu saatte olabileceği tek yerin acil servise gelebilecek bir hasta olduğu, bunun içinde acil serviste olabileceğiydi. Arabasına doğru koştu ama lastikleri patlamıştı. Yolun karşı tarafındaki arabaya doğru gitti. Dirseği ile camı kırdı ve siyah Mini Cooper otomobile bindi. Az önce kaburgasının hemen altındaki bıçağı bu kez Mini Cooper’i düz kontak yapabilmek için kullanıyordu. Çok geçmeden otomobili çalıştırdı ve Generale Santo Spirito Hastanesi’ne doğru son sürat gitmeye başladı.

Generale Santa Spirito’e geldiğinde hastaneden bağrışma ve silah sesleri geliyordu. Jacob hemen içeri girdi. Acil servisin içinde kimse kalmamıştı. Beyaz koridorun başında Jacob, sonunda Rundstedt…

Jacob Glock’unu doğrultmuş Rundstedt’e gelirken sendelediğini gördü. Sağ omzunda ki neşteri gördü ona doğru hafif döndüğünde. Bunu görür görmez Jacob silahını ateşledi. Bir, iki, üç derken tam yedi el ateş etti, Rundstedt’in vücudunun değişik bölgelerine. Ortalarda Isabel yoktu. Rundstedt’i yakalamıştı. İlk Isabel’i sordu.

‘Isabel nerede Gerd?’

Gülümsüyordu Rundstedt. Sadece gülümsüyordu. Ağzından kan gelmeye başlamıştı. Derinin iyileşmesi için kurşunların ve neşterin çıkarılması lazımdı ama Jacob bunu yapmayacaktı. Rundstedt Jacob’a;

‘Biz nasıl ölüyoruz?’

‘Başının gövdeden ayrılması gerekli.’

‘Bu kılıç bunun için mi?’

‘Evet.’

Gözlerini kapattı Rundstedt. Dizlerinin üzerinde duruyordu. Artık kaçınılmazın yaklaştığının farkındaydı. Jacob kılıcı, kınından çıkardı ve tek bir hamle ile Rundstedt’ın başını kesti ama hemen arkasından şok cihazı ile Rosalie geldi ve Jacob’a şok verdi. jacob gözlerini kaparken Rosalie’in
‘Çok özür dilerim.’ sözlerini duyuyordu.

Gözlerini açtığında bir tesisteydi. Rosalie ve yanında askeri üniformalı bir kaç adam ile birlikte bir bilim adamı vardı. Gözlerinin açıldığını gören Rosalie; ‘Doktor!’ dedi. Doktor kafasını çevirdi ve Jacob’a bir bardak su verdi.

‘Sizi burada ağırlamak büyük bir onur Bay Moore.’ dedi. Jacob’in dudaklarından ise sadece tek kelime çıkabildi;

‘Isabel…’

– devam edecek – 

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir