Öbür Dünyadan Gelen Mektup

by • 6 Aralık 2015 • DemlikYorumlar (0)1446

Son hastama bakmış, yemeğe çıkmaya hazırlanıyordum. Kapı açıldı, genç bir hanım içeri girdi. Hasta olmadığını, beni özel bir nedenle ziyaret ettiğini söyledi. Meraklanmıştım. Elimle oturmasını işaret ettim, ilgilenmedi. Yaşını kestirmek zordu. Makyajsızdı, temiz ama iddiasız bir giyim tarzı vardı. Yüzündeki ifade oldukça donuktu. Titrek bir sesle konuşmaya başladı: “Sizi rahatsız ediyorum ama size iletmem gereken bir emanetiniz var”. Sonra cevabımı beklemeden çantasını açtı ve içinden çıkardığı bir zarfı bana uzattı. Zarfın üzerinde, özenli bir kaligrafi ile adım yazılmıştı. Oturması için tekrar koltuğa buyur ettim, oturmak istemedi.

    Sevgili doktor,

    Bu bir teşekkür mektubudur. Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım. Hastalığımın ne olduğunu öğrenmek ve bunu kabullenmek benim için önceleri çok zor oldu. Bunu Ünal’dan ilk duyduğumda kendimi inanılmaz bir kaosun içinde hissettim. Çöküş diyelim, yıkılış diyelim, bitiş, sonu olmayan bir boşluk diyelim, her neyse. Ünal bana hastalığım konusundaki uzun tartışmalarınızı anlattı. Sonunda Ünal’ın bana naklettiği, senin bir sözünden çok etkilendim: “Eğer kaçınılmaz bir son onu bekliyor ve bunu değiştirmek imkânsızsa, o zaman doğru olan bu süreçte, elindeki sınırlı zamanı en iyi şekilde değerlendirmesidir” demişsin.

     Sevgili doktor, artık çok iyi biliyorum ki güneşin batışını kaç kez daha göreceğim sayılı. Oysa ölüm hep başkalarına yakıştırdığım bir şeydi.  İnsan o gerçeği hep kendinden uzak görüyor. Bu yüzden hayallerini, özençlerini, beklentilerini hep erteliyor. Sanki bunlara nasıl olsa daha çok zamanı varmış gibi. Belki Ünal anlatmıştır, ben dalmaya çok meraklıyımdır. Kendimi denizin metrelerce altında, hep daha özgür ve mutlu hissetmişimdir. Yazık ki son zamanlarda işimin yoğunluğu buna pek fırsat vermiyordu. Burada anlatmak istediğim şu ki senin sayende ömrümün en güzel tatilini yaşadım. Üyesi olduğum dalış kulübünün Kızıldeniz’e bir gezisi vardı. Bu yıllardır hayalini kurduğum bir geziydi. Çünkü dünyadaki dalış meraklılarının en gözde ortamının hep burası olduğunu okurdum. Evdekilere gezinin sadece kulüp üyelerinin katılımına açık olduğunu söyledim. Oysa dalmak kadar hatta ondan da fazla sevdiğim başka bir şey daha vardı: Sana bu mektubu getiren kadın! İşte en sevdiğim bu iki güzelliği, birlikte, doya doya ama son kez birlikte yaşadım. Gerçi artık eskisi kadar iyi dalamıyordum, suyun altında kalış sürem de eskiye göre çok kısalmıştı. Ama olsun ben mutluydum. Denizin altında hiç tanımadığımız çeşitli deniz canlıları ve mavinin binbir tonu, denizin üstünde ise sevgilimin gözlerinin mavisi! İnanılmaz güzellikte bir on gündü. Bir maviden öteki maviye savruldum. Sağol doktor, hiç yaşanmamış güzellikleri sayende yaşadım. Şimdi mutlu öleceğim. Hoşçakal.

    Halil

Mektup bittiğinde oturduğum koltuğun içinde küçüldüğümü, adeta kaybolduğumu hissettim. Gözlerimi kapadım. Sanki bir şeylerden kaçıyor, göz kapaklarımın arkasına sığınıyordum. Çok etkilenmiştim. Bu mektup beni yakın geçmişteki Ünal’la olan tartışmalarımıza götürdü. Ünal sevdiğim yakın dostlarımdan biridir. Altı ay kadar önce çalıştığım hastaneye geldiğinde, ameliyat olan arkadaşı Halil’i ziyaret etmeden önce bana uğramıştı. Halil onun çok sevdiği bir çocukluk arkadaşı idi. Tanıdığım kadarı ile çalışkan, zeki ve hayat dolu bir kişiliği vardı. Benim Halil ile çok bir samimiyetim yoktu ama Ünal vasıtası ile birkaç kez birlikte olmuştuk. Cerrahi kliniği bir üst katta idi, birlikte ziyaret edelim istedim.

Halil’in odası çiçeklerle dolu idi. Eşi ve kızı da yanındaydı. Biz oradayken başka gelenler de oldu. Halil yatakta yatıyor bir taraftan da gelenlere bilgi veriyordu: “Üç dört aydır zaman zaman karın ağrılarım oluyordu. Ama işlerin yoğunluğundan bir türlü doktora gitme fırsatı bulamamıştım.”  Karısı sözünü kesti “Sana kalsa hiç o fırsatı bulamazdın da ben seni silah zoru ile doktora götürdüm.” Bu lafa oradakilerin hepsi gülüştü. Derken Halil’in hanımı gelenlere çikolata, kolonya ikram etti. Bu oda bana, gülüşen insanlar ve etraftaki çiçeklerle sanki ameliyat geçirmiş bir hastanın odasından çok, yeni doğum yapmış bir genç annenin odası gibi göründü. Ziyaretçilerin de katılımıyla “Sağlığımız çok önemli ama hep ihmal ediyoruz.”  Tarzında konuşmalar oluyordu. Ona karşı da “Yaa… Tabii öyle… Ama dünya hali iş, güç işte…” gibi yine tam da o söze uyan basma kalıp karşılıklar. Ben bir ara diğer ziyaretçilerin gitmesini fırsat bilerek:

–  Halilciğim hayrola, ameliyatta ne yapıldı acaba?
Halil cevap verdi: “Mide çıkışındaki barsak kısmında ufak bir yara varmış, onu almışlar. Neyse ki şükür hepsini atlattım.”  Ben Halil ile bunları konuşurken Halil’in hanımı, Ünal’ın karısının hatırını soruyordu. Halil bana cevap verdikten sonra onlara laf yetiştirdi:  “ Millet, artık bir geziyi hak ettim sayılır değil mi?”  Buna Ünal cevap verdi: “Tabii ki Halilciğim. Hele bir taburcu ol da hayırlısıyla, şu nekahat dönemi de bir geçsin.  Nereye istersen. Geçenlerde Kazdağları’ndaki o çiftlik evi tarzındaki motellerden söz ediyordun. İstersen oraya gideriz.”

– Harika bir fikir, buna hayır demem imkânsız. Ama oraya havalar serinlemeden gitmek gerekir.

Benimse doktorluğum tutmuştu: “Ameliyatla ilgili hiçbir film, rapor filan var mı? ” diye sordum. Bana ellerinde şu an hiçbir belgenin olmadığını, hepsinin ameliyatı yapan doktorda olduğunu söylediler. Onlar önümüzdeki haftalar nereye seyahat yapacaklarını hararetle tartışırken, kızı bana dönerek: “Biraz önce bizim doktora iletilmek üzere bir zarf getirdiler.” diyerek orada masanın üzerinde duran bir zarfı işaret etti. Belli ki bu zarfı henüz kimse açmamıştı. Zarfı aldım. Bu patoloji laboratuvarından gelen bir rapordu. Zarfı açtım. İçindeki teşhis “pankreas carcinomuna bağlı, mültipl periton metastazı” idi. Bir doktor olarak bunun ne anlama geldiğini elbette çok iyi biliyordum. Ama böyle bir teşhisi şu an karşımdaki, gideceği seyahatin planlarını yapan, bu hayat dolu insana bir türlü yakıştıramıyordum. Bu rapordan çıkan anlama göre Halil’in hastalığı pankreas kanseri idi. Doktor karnı açtığında hastalık bir hayli ilerlemişti. O kadar ki periton denilen karın zarı üzerinde birçok yere yayılmıştı. Bu zarın tamamını çıkartmak tıbben mümkün olmadığı için doktor karnı kapatmıştı. Kısacası artık çok geçti ve ameliyatla yapılacak fazla bir şey yoktu.

O sırada Ünal bana dönerek: “Dostum, sen de gelsene bizimle.” Ben kendimi öylesine patoloji raporuna kaptırmıştım ki, birden toparlanamadım. Ünal yineledi: “Dostum sen de gelmek ister misin bizimle?”  Yarım yamalak yanıtladım: “Tabii, neden olmasın.”

Daha sonra Ünal’la birlikte Halil’e sağlıklar dileyip ayrıldık. Ünal da vedalaşmak istemişti, “Biraz sohbet ederiz.” deyip odama davet ettim. Ona patoloji raporunda yazılanları anlattım. Ünal “Ama bu imkânsız!” diye bağırdı. Bu bir refleksti. Ona benim de çok üzgün olduğumu, fakat tıbbın olanaklarının sınırsız olmadığını, bazen bir noktadan sonra yapılacak fazla bir şey kalmadığını anlatmaya çalıştım, ne var ki o bu gerçeği kabullenmeye hiç hazır değildi. Adeta isyan ediyordu. O çok sevdiği ele avuca sığmayan, her zaman enerjik, hayat dolu arkadaşına böyle bir şeyi bir türlü yakıştıramıyordu. Ünal beni soru bombardımanına tutuyordu: “Teşhis yanlış olamaz mı? Peki, bir ameliyat daha yapılarak geri kalan hastalık temizlenemez mi? Ya da ilaç tedavisi ile kurutulamaz mı? Başka yapılacak bir şey yok mu?” Ben ona öncelikle sakin olması gerektiğini telkin ediyordum. Ortada duruma göre cerrahi olarak yapılabilecek bir şey yoktu. Geriye iki ihtimal kalıyordu, kemoterapi ya da radyoterapi. Bunlar da gerçek tedavi anlamında çok fazla bir değer taşımıyordu. Ünal isyan ediyordu:

 – Yani aslan gibi adam göz göre göre ölecek mi demek istiyorsun?
Cevap vermedim, ne diyebilirdim ki? Ünal ertesi gün yine bana geldi. Daha sakin görünüyordu. Konu tabii ki yine Halil idi: “Dostum, yani şimdi yapılabilecek hiçbir şey kalmadı mı? ” Sabırla tekrarladım: “Biliyorsun bunu dün de konuşmuştuk. Muhtemelen kemoterapi uygulanır. Ama buna takip eden doktoru karar vermeli.” Endişeli gözlerle sordu: “Ama sen bunun kalıcı bir çözüm olmadığını söylemiştin.”

 – Evet, öyle demiştim ama tıbbın elindeki olanaklar yazık ki sınırsız değil Ünalcığım.

Biliyorum ki bu cevaplar onun beklediği cevaplar değildi. Ama bir doktor olarak öncelikle dürüst olmak zorundaydım. Bir süre daha tartıştıktan sonra Ünal artık gerçeği kabullenmiş görünüyordu. Ama onun aklı şimdi başka bir yere takılıydı: “Eğer Halil bütün bunları anlarsa, işte o zaman bu gerçek bir felaket olur!” Cevap verdim: “Ama her şeyi ondan saklamak da doğru değil.” Ünal anlamamıştı: “Nasıl yani?”

 – Halil bundan sonraki olası gelişmeler hakkında iyi kötü bir fikir sahibi olmalı.

 – Dostum sen neler söylüyorsun böyle? Yani en sevdiğim can dostuma sen kansersin mi diyelim? Göz göre göre öleceksin mi diyelim? Nasıl bu kadar gaddar olabiliyorsun?

– Tabii ki “Sen öleceksin” diyemeyiz. Ama Halil akıllı ve zeki bir adam. Hastalığın bundan sonraki aşamaları hakkında bir fikri olmalı. Yoksa her şeyi saklarsan, bir gün nasıl olsa anlayacak ve ona yalan söylendiğini sezecek. Bu daha kötü sonuçlar doğurur.

Ünal şaşkındı: “Yani nasıl bir aşama demek istiyorsun?” Cevap verdim: “Mesela uygulanacak kemoterapiye bağlı olarak bazı yan etkiler ortaya çıkabilir: Bulantı, kusma, saç dökülmesi vs”  Ünal’ın şaşkınlığı devam ediyordu: “Peki bunu ona nasıl anlatırız?”

– Mesela şöyle bir açıklama yapılabilir: “Halilciğim, biliyorsun senin karnında bir hastalık vardı. Sağ olsun doktor o yarayı ameliyatla aldı. Bu çok güzel bir şey. Ne var ki bu tür yaralar bazan tekrar ortaya çıkabilir. İşte bunu önlemek için bir dizi ilaç tedavisi uygulanması daha doğru olur”. Ünal  “hımm” gibi bir ses çıkardı. Dudaklarını büzdü, kaşlarını kaldırarak başını iki yana salladı. Sonra uzunca bir süre konuşmadık.  Sonra sessizliği yine Ünal bozdu:

“Dedim ya asıl korkum Halil’in hastalığının ne olduğunu anlaması.”

 – Aslında onu da uygun bir dille anlatmalı.

Ünal bu noktada patladı: “Yahu siz doktorlar ne kadar acımasız oluyorsunuz, bunu anlamak mümkün değil. Hepinizin yüreği taşlaşmış. Yani sana kalsa gidelim adama Halilciğim, sen kansersin ve yakında öleceksin diyelim, bu kadar da olmaz. Pes vallahi! ” Onu yatıştırmaya çalıştım: “Tabii ki sen öleceksin, demeyeceğiz. Ama belki onu da uygun bir dille anlatabiliriz. ” Biraz önceki kızgınlık, şimdi meraka dönüşmüştü: “Nasıl yani?”

– Mesela şöyle diyebiliriz: “Halilciğim, şu dünyada mutlaka hiç kimse hasta olmak istemez. Ne var ki hepimiz zaman zaman hastalanırız. Doktorlar da bizi tedavi etmeye çalışır. Tıp biliminin varlık nedeni de bu değil mi? Bu hastalıklar bazan basit, tedavisi kolay ama bazan da doktorları uğraştıran daha ciddi hastalıklar olabilir. Ama sonuçta hepimiz insanız. Bütün hastalıklar biz insanlar için. Hafif olanları da, ağır olanları da. İşte şu sıralar senin de önemsenmesi gereken bir rahatsızlığın var. Ama bunun için şüphesiz ki doktorlar elinden geleni yapıyorlar, inşallah onların ve senin gayretinle yakında eski sağlığına kavuşursun”.

– Yani bir kansersin demediğin kaldı, dedi.
Devam ettim: “Aslında bu konu tıp dünyasında da tartışmalı bir konudur. Hastaya neyin ve ne kadarının söylemesi gerektiği konusunda kesin bir fikir birliği oluşmuş değildir.” Bu noktada Ünal’a bazı kişisel deneyimlerimi aktardım. Avrupa’daki doktorların hastalara kanser olduklarını daha rahat söyleyebildiklerini hastaların buna daha hazır olduklarını ve çoğu hastanın bunu bilmek istediğini anlattım. Bizde ise  insanların daha duygusal olduklarını ve bu konuda doktorların da hastaların da birbirinden farklı davranışları olduğunu anlattım. Ünal beni dinledikten sonra sordu: “Peki sevgili doktor, hastanın kanser olduğunu bilmesinin ya da daha açık konuşalım öleceğini bilmesinin ona ne faydası olacak ki? Böyle bir durumu öğrenmiş olmak onu daha çok ölüme yaklaştırmaz mı? Onun ölüme karşı direncini kırmaz mı?”

– Bütün bu anlattıklarında tabii ki önemli oranda gerçek payı var. Ama yine de bu hasta olan kişinin kendisiyle ilgili bir durum. Onun eğitimi, kişilik yapısı ile ilgili. Sonra sordum: “O zaman bir an empati yapalım. Sen onun yerinde olsan bilmek ister miydin?”  Niye yalan söyleyeyim, ben kendi adıma böyle bir soruya hiç hazır değildim. Bunu ilk kez o an düşündüm: “Bu soruya oturduğumuz yerden cevap vermek mümkün değil. Çünkü hiçbirimiz onun yerinde değiliz.” Ünal haklısın anlamında başını salladı.

– Biraz önceki sorumun tam cevabını hala alamadım, hastanın bunu bilmesinin ne yararı olacak? Yaşadığım bazı örnekler gözlerimin önünden geçti. Lafı uzatmadan anlatmaya çalıştım: “Dostum belki adamın ölümünden sonra organize etmek istediği bazı işler vardır. Belki mirasını gönlünce dağıtacaktır. İşinin kendi yokluğunda nasıl devam etmesi konusunda bir yön belirleyecektir. Tut ki onda anısı ya da minnet borcu olan birine parasal ya da başka türlü bir jest yapacaktır. Şu dünyada hepimiz birçok arzumuzu, üstelik de çok istememize rağmen hep ertelemiyor muyuz? “Tamam. O işi de yapacağım. Ama henüz sırası değil.” deyip, birçok arzumuzu türlü bahane ile hep ilerideki bir tarihe ertelemiyor muyuz? Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi düşünmüyor muyuz? Bu noktada insanın yakında öleceğini bilmesi bir avantaj bile sayılmaz mı?

Ünal’ın yüz ifadesi karmakarışık olmuştu. Bu “öleceğini bilmek avantaj olabilir mi” düşüncesi onu etkilemişti. Devam ettim: “İnsanın hep hayalini kurduğu ama bir türlü yapamadığı şeyler vardır. Belki yakında öleceğini bilen bir adam, önündeki sınırlı zaman parçasına o yaşanmamışlıkları sığdırmak isterdi.” Kim bilir? Tartışma burada noktalanmıştı.

Bu görüşmeden sonra Ünal’la bir daha karşılaşmadık.

Kadın koltuğa çöktü, bir süre hiçbir şey söylemeden uzun uzun yüzüme baktı, sonra kısık bir sesle:

“Benim de size kişisel bir teşekkür borcum var.” dedi. Sonra kelimelerin her birine tek tek vurgu yaparak: “Halil benim ilk aşkımdı, ilk erkeğimdi. Onu çok sevmiştim.” diye başladı. “Ama kısmet değilmiş.” dedi. Sözünü hiç kesmeden dinliyordum. “On dokuzumda idim, kız enstitüsünü yeni bitirmiştim. O ise çiçeği burnunda genç bir mühendisti. Çok sevmiştik, evlenecektik. Ama olmadı, babam şiddetle karşı çıktı. Sonradan öğrendim, aileler arasında benim de bilmediğim eski bir husumet varmış. Kısa bir süre sonra Halil askere gitti. Daha sonra da mecburi hizmetini yapmak için doğuya. Uzun süre haber alamadım. Halil’in gidişinden bir yıl sonra babam öldü, üç yıl sonra da annem beyin kanaması geçirdi, yatalak oldu. Annem artık bakıma muhtaçtı ve Avusturalya’daki ağabeyimi saymazsak, annemin ona bakacak benden başka kimsesi yoktu.” Bunları anlatırken koltuğun tam ucuna gelmişti. Sonra soluklandı ve tekrar koltuğa yerleşti. “Ben ömrümü yatalak bir hastaya bakmakla geçirdim doktor.” Sonra adeta fısıltıyla ilave etti: “Bir de onu bekleyerek. Üstelik de hiç geri gelmeyeceğini bile bile.” Kadının yüzünde gizemli bir ifade vardı, acılarla huzur birbirine karışmış gibi görünüyordu. Devam etti: “Üç yıl önce de annemi kaybettim. Artık kaybedecek fazla bir şeyimin kalmadığını düşünüyordum. Yanılmışım.”Bu yanılmışımdan sonra yüzünü anlamsız bir ifade kapladı. Bir süre yine hiç konuşmadı, öylece kaldı. Sonra tek tek devam etti: “Yanılmışım. Kaderde onu bir kez daha kaybetmek varmış. Halil 6-7 yıl önce tekrar buralara döndü. Yanında karısı ve iki çocuğuyla.” Yüzünde acı bir tebessüm dolaştı. O devam ediyordu: “Onu hep uzaktan izledim. Mutlu olması için dua ettim. Karşılaşmamaya özen gösterdim. Ama tesadüfler bizi yine de birkaç kez karşı karşıya getirdi. Çok uzun konuşmadık. Ama gözler, bakışlar. Ne bileyim kelimelere sığmayan bir şeyler var, hissedilen,  anlatılamayan. Nasıl söyleyeyim bir lisan düşünün ama o lisanı konuşmak için kelimelere ihtiyaç olmasın. İşte o dille anlaştık biz.  Biliyorum beni hala çok seviyordu.”

Dudakları titriyordu: “Bundan altı ay önce beni aradı. Kanser olduğunu öğrendiğini söyledi. İnanmak istememiştim. Ben, acaba yanlış teşhis olamaz mı, mutlaka bir tedavisi olmalı, yurt dışına gitsen tarzında bir şeyler söylerken, o çok kararlı bir tonla devam etti: Önümdeki zamanım çok sınırlı, bunu iyi biliyorum. Henüz elim ayağım tutarken, bu sınırlı zaman içinde seninle hiç yaşayamadıklarımızı yaşamak istiyorum, dedi. Çok şaşırmıştım. Onun planı hazırdı: Kızıldeniz’e gidecektik. Dalmayı çok severdi. Hatta bir dalış kulübüne üyeymiş. Anlattığına göre dünyada dalmak için en güzel yerlerin başında Kızıldeniz gelirmiş. Deniz bir akvaryum gibi pırıl pırılmış. Mercanlar ve başka adını bilmediğimiz çok çeşitli deniz canlıları inanılmaz bir renk cümbüşü yaratır, seyrine doyulmaz bir keyif yaşanırmış. Buna hayır diyemezdim doktor. Bu benim için de gecikmiş bir balayı olacaktı. Bir hafta sonra üyesi olduğu kulübün düzenlediği geziyle

Kızıldeniz’e gittik.” Bana bu gezinin çok keyifli geçtiğini, Halil’in son arzusunun nasıl gerçeğe dönüştüğünü anlattı. Gerçi Halil ne eskisi kadar derine dalabiliyormuş ve ne de eskisi kadar uzun süre suyun altında kalabiliyormuş. Ama çok mutluymuş. Bunları Halil de mektubunda yazmıştı. Bunları anlatırken yüzünde inanılmaz bir huzur ve mutluluk ifadesi vardı. Yüzü adeta ruhunun haritası gibiydi. Sonra bu ifade tamamen kayboldu, yüzünü derin bir hüzün teslim aldı: “Geçen hafta gazetede onun ölüm ilanını gördüm.”Artık gözlerinden boşalan yaşları kontrol edemiyordu. Hıçkırarak, masamdaki mektubu işaret etti:

– Emanetinizi size getirdim. Bu onun vasiyetiydi.

  Kadın kapıya yöneldi.

Yazan: Ümit Evran

Not: Hematolojik Onkoloji Derneği 2015 Hikaye Yarışması birincilik ödülü.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir