O Koku

by • 7 Şubat 2016 • DemlikYorumlar (0)642

Değerli dostum Münevver Ankaralıoğlu için

Sabah sessizliğinin hakim olduğu saatlerdi. Ali, geceden beri devam eden kavgada yorganını alt etmiş, onu bacaklarının arasına sıkıştırarak etkisiz hale getirmeyi başarmıştı. Bu kavga sonunda bir hayli yorgun düşen şampiyon, yüzü pencereye dönük halde uyuyakalmıştı. Bu haliyle yarı ölüyü andıran görüntüsüne bir de perdedeki aralıktan yüzüne doğru sızan güneş ışıklarının verdiği nurani efekt eklenince görene bir daha hiç uyanmayacak izlenimini veriyordu. Fakat seferberlik ilanını andıran şiddette, odada yankılanan alarm sesi Ali’yi diriltmekle kalmamış, içerideki eşyaların atomlarının titreşimlerini bile arttırmıştı.

Apartmanın kapısından dışarı adımını atar atmaz güneşin sıcaklığını teninde hissetti. Mutat olduğu üzere arabasının yanına gidiyorken, bu alışkanlığına bir günlük ara verme kararı aldı ve ters istikamette ilerlemeye başladı. Hastaneye kadar yürümek gelmişti içinden. Üstelik caddeden değil ara yollardan gidecekti. “Şu güneşin yaptığına bir bak! Nasıl da beni yıllardır süregelen alışkanlıklarımdan bir anda vazgeçirdi.” diye geçirdi içinden. Beş yıldır bir başına oturduğu bu muhite ait bilmediği yollardan, görmediği sokaklardan geçerken etrafına karşı ne kadar yozlaştığını düşündü. Kaldırımda yürümeye devam ederken küçük bir bakkalın yanından geçtiğini fark etti. Canı çikolata istemişti, hemen durdu. Bozuk para bulmak için elini cebine attı. Parayı, avucunun içine sıkıştırdıktan sonra elini geri çıkarttı. İçeriye adımını atar atmaz bakkallara has olan koku, hücum edercesine burun deliklerinden girmişti. Saliseler içerisinde solunum yollarını aşıp beynine ulaşan o koku, bilinçaltındaki bir anıyı bilinç düzeyine çıkarıp gözleri önüne sermişti. O anda kendisini çocukluğunu geçirdiği mahallenin bakkalındaymış gibi hissetti. Acı bir hasret belirdi yüreğinde, tarifi mümkün olmayan bir özlem… Avucunun içindeki parayı tekrar geri koydu. Bakkalcının garip bakışları nezaretinde, hiçbir şey demeden dışarı çıktı. Önüne ilk çıkan taksiye atladı ve oradan uzaklaştı.

Arnavut taşlarla örülü sokağın başında duruyordu. İlerledikçe bayırlaşan, karşılıklı kenarlarında duvarı anımsatan halde bitişik evlerin bulunduğu yolun tam ortasında. Dikkatlice bakıyordu her bir köşeye. Gözleriyle bir bir okşuyordu anıları. Okşandıkça tozlanmış hatıraların üzerinden kalkan kir bulutları, anı puslandırıyor ve geçmişe doğru giden bir koridor açıyordu.

İşte burada… Tam da üzerinde durduğu bu daracık düzlükte, mahallenin çocuklarıyla maç yaparlardı. Civarda buldukları en büyük iki taşı kale direği niyetiyle iki yana koyarlardı. İçlerinden en iri olanları, sahada koşamayacağı ve kalede hacimce fazla yer işgal edeceği, alanı daraltıp topu rahat tutabileceği düşüncesiyle kaleci seçilirdi. İkişerli veya üçerli gruplardan oluşan takım oyuncularından birinin topa vurmasıyla birlikte kıran kırana bir çekişme başlardı. Alınlarından başlayıp şakaklarına doğru süzülen, allaşan yanaklarını da aşıp çenelerinden sarkan terlerin sebebi, kazanan takım unvanını elde etme arzusundan başka bir şey değildi. Bu hedef onları öylesine motive ederdi ki, bunun üzerine bir de mahallenin kızları tezahürat yapınca kendilerini dünyanın en büyük sahasında, milyonlara karşı top koşturan profesyonel futbolcular gibi hissederlerdi. Fakat titizliğiyle nam salmış Seher Teyze her defasında aynı şeyi yapar, tülbendini arkadan bağlamış bir halde pencereden başını çıkarır ve sitem dolu ses tonuyla bu efsunlu havaya halel getirmeyi başarırdı. “Oğlum! Kaç kere diyeceğim yeni ayakkabılarınla top oynama, eskilerini giy diye.”

Yüzünün mütebessim bir hal almasını sağlayan bu hatıra eşliğinde ilerlemeye başladı Ali. Sağında ve solunda bulunan, aralarına rüzgârın girebileceği kadar bile gedik olmayan, ikişerli üçerli katlardan oluşan apartmanlara bakıyordu. Çocukken dikkatini çekmeyen bu ayrıntı şimdi ona bir hayli garip geliyordu. “Demek ki sadece mahallenin insanları değil, binaları da kol kolaymış” dedi kendi kendine. Sonra bir anı daha canlandı gözünde. Mahalle arkadaşlarıyla, sokağı kapatacak halde kol kola girip bayırdan aşağı koşarak bağıra çağıra inmelerini hatırladı. Bir çığ gibi, üzerlerine şuursuzca gelindiğini gören kızların çığlık çığlığa kaçışlarını izlemekten büyük keyif alırlardı. Arada sokaktaki taş çıkıntılarına takılıp düşenler bile yattıkları yerlerden bu manzarayı izleyerek gülerlerdi.

Burnunun direği sızlamıştı Ali’nin. Arkadaşlarının hepsini çok özlemişti. “Şimdi kim bilir nerededirler? Ne yapıyorlardır? “Keşke onlara Paytak Murat, Tek Kanat Hasan, Keser Mansur gibi lakaplar takmak yerine, soyadlarını ezberimde tutmaya çalışsaydım, şimdiye bulmuştum hepsini.” diye geçirdi içinden.

Bu düşünceler ve karışık duygular eşliğinde yokuşun yarısını kat etmişti. Geçmişi hatırlatacak bir anı kırıntısı bulma umuduyla etrafına bakınmaya devam ediyordu. Ayağı, bayırın içinde, fark edilemeyecek kadar küçük bir düzlük alanda duran boş cam meşrubat şişesine çarptı. Olduğu yerde fırıldak gibi saat yönünün tersine dönen bu şişe, zamanı tekrar geri sarmayı başarabilmişti.

Saklambaç, zırzır zımba, güvercin takla gibi oyunlar mı oynanacak? Hemen bir çocuk etraftan boş cam meşrubat şişesi bulur, getirirdi. Diğer çocuklar çevresinde halka oluşturur, şişenin döndürülmesini beklerdi.  Şişe döndürülüp ucu kime isabet ederse işte o ebe olurdu.

Çok anılar yaşanmıştı bu asırlık sokakta. Bu apartmanlar kim bilir Ali gibi kaç çocuğun büyümesine şahit olmuşlardı. Ve Ali… Kim bilir kaç tane anısı saklıydı buralarda. Sonunda ailesiyle birlikte yaşadıkları apartmana gelmişti. İçindeki hasret öylesine körüklenmişti ki, mümkün olsa sımsıkı sarılacaktı apartmana. Fakat parmaklarını duvarlarında gezdirerek okşamakla yetindi.

İşte bu apartmanın girişindeki çift yönlü, bir tarafında iki ve diğer tarafında üç basamağı olan bir merdiven… Mahallenin kızları sırasıyla bu merdivene dizilirlerdi. En üstteki kızın ellerinde daima, birkaç teyp kaseti feda edilerek bunun koyu kahverengi bantlarından şekillendirilen ponponlar bulunurdu. Buna ponpon kız derlerdi. Bu kız hep aynı hareketleri yapardı. İki elini aynı anda aynı yöne doğru götürüp bir orada silkeler, sonra diğer tarafa götürür aynı hareketi bir de burada yapardı. Bunları yaparken şarkı da söylemeyi ihmal etmezdi. Alt basamaktaki kızlar ise el çırparlarken, bir ayağını sabit tutup diğer ayağını geri atmak suretiyle tempo tutarlardı. İzleyen diğer kızlar bu eğlenceye eşlik ediyormuş gibi görünse de içten içe haset edenleri de olurdu.

Bu yokuşu sadece hafızasının değil, bedeninin de unuttuğunu en tepeye çıktığında nefes nefese kalmasından anlamıştı. Biraz soluklandıktan sonra yönünü aklındaki yere, mahalle bakkalına çevirdi. Çikolatasını, çocukken eşiğini aşındırdığı bakkaldan alacaktı. Cebindeki bozuk parayı çıkardı ve birkaç adım ilerledi. Dükkân yerinde duruyordu. Fakat içerisinde çikolata yoktu. Vitrininde şeffaf poşetlere geçirilmiş, jilet gibi ütüleriyle dikkat çeken kıyafetler vardı. Camında ise kuru temizleme yazıyordu. Yaşadığı hayal kırıklığı eşliğinde cebine parasını koyarken gözüne, vitrinde temizlenmiş halde asılı duran bir doktor önlüğü ilişti. Eli ayağına dolanmıştı. Hemen kol saatine baktı. Ameliyatının başlamasına bir buçuk saatten az kalmıştı.

Yazan: Ayşe Ovalı

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir