Masadaki Peçete Kutusu

by • 9 Nisan 2017 • DemlikYorumlar (0)544

Odanın bir kenarında asla kullanılmamış gibi görünen şöminenin kenarları tuğladan yapılmıştı. Bunun farkına bile varmadan eline bir tuğla aldığını düşündü. Büyükçe, turuncu bir tuğla. Üzerinde çıkıntılı harflerle kendi adının yazılı olduğunu hayal etti. O tuğlayı alıp birilerinin suratına vurmak istedi. Kör kütük âşık olduğu ya da deliler gibi nefret ettiği birinin suratına. Saatlerce. Ta ki suratında kendi adının izi çıkana, aynaya her baktığında onu hatırlayana kadar vurmak. Bazen âşık olduğumuz insana da nefret ettiğimiz insan gibi davranmak insanoğlunun ilginçliklerinden mi yoksa ona mı özel bilmiyordu kadın. İki duygunun da hedefi olduğu kişinin üzerinde bir iz bırakma çabasının en saf ve en süper ego tarafından alt edilmemiş haliydi onun gözünde o tuğla. Aşk da nefret de bundan ibaret değil midir kimi zaman? Hatta insan olmak bu değil midir? Bir iz bırakmak. Belki diğer insanlar için değildir, kadın fikirlerinin normalliğini onaylatma çabasını bırakalı çok oldu. Ama birilerinin hayatına dokunma, özel bir yer sahibi olma takıntısı konusunda aynı şekilde başarılı değil. Bu takıntısı onu buraya getiren sebeplerden biriydi. Küçük bir etken ama kafasındaki hayali mantar panonun üzerinde, tüm o iplerin, fotoğrafların arasında bir raptiyelik yer.  Bu takıntısı panonun renkli tarafına ait parçalardan biri. Panonun belki de fazla renkli, göz yoran tarafı. Tüm enerjisini, hareketini, uykusuz gecelerini, verdiği 5 kiloyu, rüzgârda savrulan uzun saçlarını, özgüven patlamalarını, kendini dünyanın en seksi kadını gibi hissettiği geceleri, sabah kendine saygısının bir parçasını yatağında unuttuğu erkekleri, çalıştığı barda yaptığı mesaileri, izlemediği filmleri, okumadığı kitapları temsil eden her şeyin yanında küçük bir raptiye.

Tuğlanın onun elinde olmadığı anlardan biri aklına geldi sonrasında. Panonun diğer tarafı. Tuğlanın ona verdiği gücü kaybettiği anlar. Ağlamanın bir eylem değil de bir durum haline geldiği zamanlar. Ofiste, kahverengi deri koltukta oturan kadın an itibariyle ağlamıyordu, önündeki peçete kutusuna rağmen. Ama eski ve grileşmiş bir anıdan gelen kendi ağlama seslerini duyuyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu geçmişteki kadın. Ağlarken filmlerdeki kadar güzel olmadığının da farkında. Ama ağlıyor işte. Karşısında kim duruyor? Tabii ki onu ağlatan adam. Sevdiği için onu ağlatabilen adam. Belki de onu ağlatabildiği için sevdiği adam. Adam karşısında duruyor. Kafasında tartıyor, konuşmaya devam mı etmeli, yoksa her şeyin unutulup geçtiği o ana geldiler mi? Adam tecrübeli, en az kadının ağlamakta tecrübeli olduğu kadar. Birlikte oldukları zaman içerisinde onlarca defa ağlamış kadın karşısında. Sarılmak için doğru anın geldiğine karar veriyor ve yaklaşıyor. Sarılmak için doğru an on dakika önce gelmişti demek istiyor kadınımız. Bir an karşı koymayı düşünüyor sarılmasına. O kollarını etrafında sararken hareket etmiyor. Elleri ikisinin arasında, olabilecek en rahatsız pozisyonda sıkışmış durumda. Bir an geri itmeyi düşünüyor. Bir kere daha itersem geri gelir mi diyor ama emin olamıyor. İtme hakkını bir sonraki sefere saklamak mantıklı. Bir sonraki seferin olacağını bilmek ise daha mantıklı. Bir ilişkide olunması gerekenden de mantıklı belki de. Elleri hala aralarında duruyor ve itmemeye karar veriyor. Gömleğini yavaşça kavrayıp avuçlarının içinde buruşturuyor. İşte o hareket. Vücutlarının arasında kalan elleri, küçük yumrukları, buruşan gömlek. Kırılganlığı daha iyi anlatan bir manzara olabilir mi? Bu kırılganlığı görmesini tüm kalbiyle dilediği adam gördüğü anda cezalandırması dengesizliğinin en acı örneklerinden değil midir?

 İşte bu özlem ve o gömleği tutan eller, panonun daha renksiz daha gri tarafına ait. Yine küçük bir raptiye, kimsenin okumayacağı bir özet. Tüm o enerjisizlik, hareketsizlik, on beş saat uyumalar, geri alınan 5 kilo, kısacık kırpılmış saçları, paramparça bir özgüven, kendisini dünyanın en çirkin kadını gibi hissettiği sabahlar, kendine olan saygısını sevdiği kadınla girdiği yatakta bırakan bir erkek, işten kaçmak için bahaneler, yatakta izlenen onlarca film, okunan onlarca kitap. Tüm bunların yanında görülmeyen bir raptiye.

Nereden geldi peki aklına tuğlalar ve eller? Belki karşısındaki orta yaşlı kadının elbisesinin düğmeleri ona hayali panosunun raptiyelerini hatırlattı. Düğmeler siyah beyazdı. Onun için her şeyde olduğu gibi pano da ya rengârenk ya da renksizdi. Ya mutluluk sonsuz bir gökyüzüydü ya da mutsuzluk balçıklı bir bataklık. Ya uçuyordu ya boğuluyordu. Belki de masanın üzerindeki peçete kutusu, belki de nereye koyacağını bilemediği elleri. Kollarını saklama alışkanlığıyla çekiştirip durduğu kazağının delinen kolu mu hatırlattı acaba ona eski bir aşkın gömleğini? Kollarını saklamadığı için ağlattığı geçmişten gelen bir adamın gözyaşları hatırlattı ona belki tuğlaları. Kahkahalarının ve gözyaşlarının çetelesini tutmaya çalışırken haklı şekilde yorulan, dar omuzlarıyla tonlarca ağırlıkta olan mantar panoyu sesini çıkarmadan taşıyan adam.  Onu onlarca defa şu anda bulunduğu odaya getirmeye çalışan adamı şu anda hatırlıyor olması çok da garip değil aslında.

            Ama uzun zamandır alması gereken kararın sebebi bu değil. Ona uzun zaman önce takılan dengesiz sıfatını kabul etmesini bu sağlamadı. Hikâyemizin itici gücü aşk acısı değil. Sanırım hiçbir zaman aşk onun için itici bir güç olmadı. Hayatına giren tüm erkeklere ayıp etmeyi göze alarak onları daha çok bir engel olarak değerlendirmeyi tercih ediyor. Bu koltukta oturmasının sebebi kalbini kıran ya da kalbini kırdığı erkekler değil. Tüm onlardan önce kalbini kırdığı ve tarafından kalbinin kırıldığı başka birisi var. Kendisi. Kendisini bu kadar seven bir insanın kendisine bunları çektirmesi kadar ironi dolu bir şey yok. Kendisinden nefret ediyor olsa belki taşları oturtması daha kolay ama başkalarına olan sinirini kendisinden çıkartmasını bir türlü açıklayamıyor. Yine içindeki kadınlardan birini suçlayacak oluyor ama gönlü elvermiyor. İçindeki kadınlardan bahsetmiş miydi size bu arada? Artık bir nevi ağzında sakız yaptığı cümle; “İçimde üç kadın var. Feminist, orospu ve prenses. Dünya üzerindeki en büyük savaşın İkinci Dünya Savaşı olduğunu sanıyorsanız benim içimdekini görmemişsiniz demektir.”

Küçük bir karakter tanıtımı yapmanın zamanı geldi sanırım. Her konuda olduğu gibi ilk feministi ele almak yanlış olmaz. Ah, feministin sinirini, kızgınlığını açıklayacak kelimeler, bulmak zor. 22 yıl boyunca bu dünyada, bu ülkede yaşamış bir kadının sinirini nasıl anlatabilirsiniz, hangi kelimelere sığdırabilirsiniz. Feminist orta yolu bulabileceğiniz bir kadın değil. Sizinle orta yolu bulmaya tenezzül edecek bir kadın hiç değil. Tüm hayatı boyunca annesinden “kız gibi ol yavrum” lafını duymuş birinin orta yolu aramasını bekleyemezsiniz. Bu ülkenin- dünyanın- her yerinde her gün kocası tarafından; belki de bir zamanlar sevdiği, evlendiği adam tarafından tecavüze uğrayan, sabah kalkıp tecavüzcüsüne kahvaltı hazırlayan kadınlar olduğunu bilen bir kadın orta yolun ne demek olduğunu bile biliyor olamaz. Bilmemelidir. Feminist kırmızı bir kadın. Odanın bir kenarındaki yanmayan şöminenin hayali alevleri kadar kırmızı.

Orospu peki? O da kırmızı. Bir nevi annesi olan feministten almış belki de rengini. Feministin cinsel devrim çığlıklarıyla doğmuş ama beklenmeyen bir şekilde davaya ihanet etmiş. Yaratıcısından daha farklı bir kırmızı almış bu süreçte.  Alev kırmızısından daha koyu bir kırmızı. Belki bir erkekle birlikte içilen şarabın kırmızısı, belki de hiç beklenmeyen bir anda gelen ve her yeri batıran adet kanının kırmızısı. İlerleyen anlarda, ofiste karşısında oturan orta yaşlı kadın orospunun pervasız davranışlarının sebebini açıklayacak. Ama henüz bilmiyor hikayemizin kahramanı. Yani biz de bilmiyoruz. Orospu, siyah bir gecede, siyah bir odada, siyah örtülerin altında kırmızı kalpli bir kadın. Kalp, onu anlatmak için ne kadar doğru bir organ bilmiyorum gerçi. Orospu, feministin asla kabullenemeyeceği şekillerde icra etmek istiyor sanatını. Hızlı alınan soluklarla, inlemelerle, yalvarmalarla dolu odalar istiyor. Çığlıklar istiyor, çıplaklık istiyor. Ama ne çığlıkları feministin devrim çığlıklarına uyuyor, ne de çıplaklığı feministinki gibi gururlu. İkisinin de tamamen haklı olmadığı bir savaş bu. Ama ne savaş. Yirmi iki yaşındaki bir kadının kafasının içinde olması gerekenden daha fazla asker, daha fazla savaş çığlığı, daha fazla savaş gazisi. Sorunlarını anlattığında ona “yoga yap” diyen insanları düşündü kadın. Güldü bir kendi kendine. İçimde sinirli ve çığlık atan iki kadın var. Yoga, tütsü ya da yeşil çay onları susturamaz diye düşündü.

Üçüncü karakterimizi unutmamak gerek. Tüm bu savaşın arasında prenses ne yapıyor? Savaş meydanının tam ortasına düşmüş küçük bir çocuk hayal edin. Kendisini yere atmış ağlayan bir çocuk. İşte size kadının içindeki prensesin kısa bir özeti. Prenses huzur istiyor. Mutluluk istiyor. Dava yolunda kan dökmek ya da tek gecelik ilişkiler onun için önemli değil. Belki de gücü eline alsa kadına en az zarar verecek olan o. Ama prenses güçsüz, prenses yorgun. Prenses, masallarda gördüklerimizden değil de bağlarını güçlendirmek için babası tarafından zorla evlendirilenler kadar bıkkın. Birisi tahtı ona verse güzel şeyler yapacak ama kadınımız hazır değil. Buraya hazır olmak için gelmiş.

Burası neresi peki?

Tam dört yıl. Dört yıl, en az on iptal edilmiş randevu, en az on beş farklı bitirilen arkadaşlık, üç adet mahvedilmiş ilişki, asla kendini toparlayamayacak bir not ortalaması, maviye boyanmış saçların sonunda psikiyatriste gitmeye karar verdi kadın.

Yazan: Nihan Çiçeksoy

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir