Körebe

by • 13 Ağustos 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)216

Yüzü cama, sırtı bulunduğu ortama dönük oturtmuşlardı Fulya’yı, altında bir plastik sandalye. Gece geç saate kadar kimse konuşmadı onunla.  Ayağa kalkmak yasaktı; o yüzden aşağıda akıp giden hayatı göremiyordu kalın pencere pervazından.  Karşı taraflarda görülen birkaç uzun binaya göre yedinci ya da sekizinci katta olduklarını hesaplamıştı.  Sıkışmıştı ama “tuvaletim geldi” demeyi acizlik göstergesi sayıyor, susuyordu.  İçeri bir sürü adam girdi çıktı, konuşmalarını duydu, yüzlerini görmedi.  Girişte, kapının üstünde “Buraya Allah bile giremez” yazıyordu.

Hava iyice kararınca, alnını pencerenin pervazına dayayarak uyudu.  Saatini almışlardı, o yüzden bilemedi saat kaç olmuştu, saçlarından çekerek başını kaldırdıklarında.  Dalmıştı, belki birkaç dakika, belki daha fazla.  “Uyuma!” diye höykürdü saçından çeken.  O zaman içi fena buruldu; gözlerine yaş hücum eder gibi oldu ama yutkuna yutkuna gözyaşlarını geri püskürttü.  Bir şey demedi, tuvaletini biraz daha tuttu.

Sivil polisler gelip iş yerinden almışlardı onu akşamüstü.  Sebebi henüz açıklanmamıştı.  “Avukatını arayamazsın” demişlerdi.  Boğaziçi Köprüsü’nden sivil bir arabada, üç adamla birlikte geçmişti.  Köprüden geçerken Rumeli Hisarı tarafına bakmış ve bu manzarayı hep mutlu seyretmiş gözlerine inanamamıştı.  Bir şeyin olağan suçlusuydu artık kendisi, kafasında evirip çevirdiği bir takım akıl almaz nedenler, dalgınlıkla yanlış bir arabaya binmiş gibi huzursuz.  Adamlar cehennem zebanisi.

Nöbet değişimi.  Yeni sesler girdi içeri.  Birileri bir şeyleri imzaladı, “eyvallah”laştılar.  Tanıdık tek bir ses kaldı sadece.  Yeni gelenler yemek söylediler kendilerine.  Ona da sordular.  “Yemem” dedi.  Oysa en son öğlen iş yerinin yemekhanesinde yemişti arkadaşlarıyla, şen şakrak.  “Su verin” dedi sadece.  Hem tanıdık ses, hem de diğerleri -dört kişiydiler- sustular birden.  Fulya’nın ricasız minnetsiz su isteyişi, sessiz bir bakışma yarattı sorgucuların arasında.  Tuvalet sormayan, yemek istemeyen kadının emrine uydular sonra, sessizce.  Bir plastik bardakla su koydular önüne.  Koyanı görmedi.  Bakmak yasaktı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde trafik yoğunlaştı, içeri giren çıkan oldu epeyce.  Gözleri tam açık, en ufak uyku belirtisi göstermeden ve merakına yenilip çaktırmadan da olsa etrafına bakmadan oturdu.  Kimsenin yüzünü görmemişti, tuvalet teklifini yapan adam dahil.  Hiç beklemediği anda tam arkasından bir ses “ayağa kalk bakalım, Fulya!” diye buyurdu; “yum gözlerini”.  Bir bezle sıkıca bağladı gözlerini arkadan.  “Körebe oynayacağız şimdi” dedi kollarından tutanlardan biri, yılışık.  İki adamın sıkı sıkı kollarına girmiş olmasından ve böylece bedenine temas ediyor olmalarından rahatsız, sanki başka bir yerlere tutunmak ister gibi ellerini öne doğru uzatmaya çalışarak yürüdüler; kapılar açıldı kapandı arkalarından.   Sorgulama başladı: önce etrafında döndürdüler başı dönsün diye, sonra soru sorup iteklediler.  Düşecekken tutan da soruyu tekrarlıyor ve kadını başka bir yöne itekliyordu.  Bu arada düşmemek için gayri ihtiyari sorgucuların ellerine kollarına tutunmak zorunda kalması bulunduğu durumun en beter yanıydı.  Tuvalete gitmemiş olduğuna kızıyor, sanki idrarı kendini bu kadar sıkıştırmasa bu durumla daha iyi baş edebilirmiş gibi geliyordu.  Adamlar, sorulara istedikleri cevapları almak için soruyorlardı; zira verdiği hiçbir cevabı beğenmiyorlardı. “Bu sosyeteyi becermek lazım lan” dedi biri sonra.  Gülüştüler hepsi birden.  Ne pis pis konuşan adamın, ne de aynı pislikte gülüşen diğerlerinin, konuştukları şeyi ona yapamayacaklarından emindi.  Nedensiz bir havlayan köpek ısırmaz inancı.  Ya da öylesine bir güçlü sezgiydi o an aklını koruyan.

Bulunduğu şubenin -Organize Suçlar- nezarethanesi erkeklerle dolu olduğundan, sorgu sabaha karşı kazasız belasız bitip, istedikleri gibi yazdıkları ifade tutanağını Fulya’ya imzalattıktan sonra, onu aynı binanın en alt katındaki Yabancılar Şubesi’nin kadın nezarethanesine gönderdiler – mahkemeye gönderilene kadar beklesin diye.  Rus’u, Azeri’si, Gürcü’sü ile epey şenlikli bir kadın kalabalığına kavuşunca kendini hemen tuvalete attı Fulya.  O kadar tutulan idrar önce hızla, sonra nazlanarak çıktı damla damla, belki on dakika kaldı tuvalette son damladan da kurtulana kadar.  Pis tuvaletten çıkınca, gidip oturdu her yaştan bir sürü kadının arasına.

Organize’den geldiğini öğrenen kadınlardan biri, üst dişlerinin tamamı altın kaplama bir Azeri, “ne oynadınız yukarıda” diye sordu sevimsiz bir sırıtışla.  Anlamadan baktı yüzüne soruyu soranın.  Yaşlıca bir kadın, daha düzgün bir aksanla “ebenin körünü!” diye payladı onu.  Azeri, omuz silkip Neskafe makinasının başına gitti.  “Kahveyi nasıl içiyorsun?” diye sordu şiirli Azeri aksanıyla, sanki Fulya’nın kahve içmek istediğinden eminmiş gibi.  Ama doğru düşünmüştü: kahve içmek, hayatla tekrar bağ kurmak ve özgürlük kadar iyi bir öneriydi; her şey normale dönmüşçesine sevindi Fulya.  Sade kahve sevmesine rağmen, açlığını bastırsın diye sütlü ve şekerli istedi kahveyi.  Azeri, makinaya para atıp iki bardak kahve alıp getirdi.  “Yanımda para yok, çantamı yukarıda aldılar…” diye açıklama yapmaya çalışan Fulya’yı konuşturmadı bile; “her şey para değil” dedi, sanki her şeyi para için yapmakla suçlanıyormuş gibi, yüzünde aynı alaycı altın ışık.  Pis tuvaletin lavabosunda iki Rus kadın birbirlerine yardım ederek saçlarını yıkıyorlardı, köpürte köpürte, soğuk suyla.  Bir diğeri ise sırasını bekliyordu yıkanmak için.  “Çıktıkları zaman sevgilileri güzel görecek ya!” dedi uzandığı yerden Türkçesi düzgün yaşlı kadın, dalga geçiyordu.

Kahvelerini içerken etrafı seyrettiler öylesine, konuşmadan oturuyorlardı yan yana.  Saçlarını yıkamayı bitiren iki Rus kadından biri makyaj yapıyordu diğerinin tuttuğu küçük el aynasına bakarak.  Lavabo sırası gelen üçüncüsü ise tişörtünü çıkarmış koltuk altlarını sabunluyordu.  Kahvenin yarısına henüz gelmişlerdi ki aralarındaki sessizliği Azeri bozdu birden.  Beyaz tenini çevreleyen uzun siyah saçlarını arkaya savurdu ve Fulya’nın gözlerinin içine bakarak, alçak sesle “körebe”, dedi; yutkundu: “yukarıda sana da körebe oynattılar mı?”.  Bu defa hem sesi, hem de yüzü ciddiydi.  O zaman anladı ne sorduğunu; adamların pis tehditlerini tekrar duyar gibi oldu.  Sezgisi ona bu kez köpeklerin hem havlayıp, hem ısırdığını söyledi.  Gözlerine bakmaya devam edemedi, başını öne eğdi utancından. Fulya ona ne cevap vereceğini düşünürken, yine öyle sevimsiz sırıtsa, altın dişlerinden yine alaycı bir ışık yayılsa istedi.  Ama olmadı.  Şimdi gözlerini yere dikmiş cevabını bekliyordu.  Biriyle aynı kaderi paylaşmak yükünü biraz azaltacaktı besbelli.  Ya da sadece konuşmak, rahatlamak istiyordu.  Ağzından bir tek “evet” çıktı Fulya’nın, başka da bir şey diyemedi.  Kendi sesini tanıyamadı, öyle kısık, öyle yorgundu.  Gözlerine yaşlar bu defa ağır ağır ama çok yakıcı bir şekilde doldu ve hiç beklemediği şekilde, aniden, hüngür hüngür ağlamaya başladı Fulya.  Elindeki yarı dolu plastik kahve bardağını düşürdü ağlarken.  Azeri kadın şaşkın, hemen fırladı ve bardağı yerden alıp çöpe attı.  Ne diyeceğini bilemeden gelip elini tuttu Fulya’nın.  Bir süre sonra ikisi de sessizleşince, bunları onlara yaşatan o adamlara sanki hayatlarının en büyük cezasını verirmişçesine büyük bir inanç ve öfkeyle “Allah hepsinin belasını versin!” dedi Azeri.

Bir süre sessiz sessiz ağladı ikisi de.  Sonra ilk gülen, Azeri oldu.  Rahatlamış gibiydi; “Türkiye’ye niye geldim biliyor musun?” diye sordu Fulya’ya, havayı dağıtmak için.  Onun cevabını duymak değildi niyeti.  O yüzden beklemeden kendi kendini cevapladı yüksek sesle: “düzüşmeye!”  Sonra, Fulya’nın şaşkın yüzüne bakıp, okkalı bir kahkaha savurdu, sustu.  “Körebe gibi düzüşmeye gidiyorum tanımadığım adamlarla; memlekete, anneye, çocuklara para yollayacağım diye sıkıyorum dişimi, bir de kalkmış neye ağlıyorum, değil mi?” dedi uzun bir sessizliğin ardından.  Bu da soru değildi.  Cevap beklemiyordu.  Kalktı, birer kahve daha alıp geldi.

Öğlene doğru ismi okundu Fulya’nın dış kapıdan, Azeri kadınla bakıştılar bir an.  Avukatı gelmişti, mahkemeye çıkacaktı.  Tam vedalaşıp çıkmak üzereyken telefon numarasını söyledi Fulya, “tut aklında bu numarayı, ezberle” dedi.  Azeri güldü, yalandan tekrar etti numarayı.  “Yeniden Türkiye’ye gelirsen ve bir şeye ihtiyacın olursa beni mutlaka ara” dedi Fulya.   Azeri’nin fazla ciddiye almadığını görünce, Rusların yanına gitti hızlıca.  Göz kalemlerini gösterdi, biri hemen anladı ne istediğini, uzattı mavi göz kalemini.  Herkesin şaşkın bakışları altında Azeri’nin kolunun iç kısmını çevirdi ve numarasını yazıverdi çabucak.

Kız kardeşi kadar yakın arkadaşı olan avukatı sıkıca sarıldı Fulya’ya nezarethane çıkışında.  “Merak etme bir iki saat içinde bitecek bu kâbus” dedi ona çabucak.  “Seninle hiç alakası olmayan bir olayda adın geçiyormuş, savcı sana soracaktır, sadece doğruyu söyle yeter” diye ilave etti, sesinde tam güven.  Tuvaletimi o kadar tutmasaydım iyiydi, diye geçirdi Fulya içinden, arkadaşına söyleyip söylememe konusunda kararsız.  Onun durgunluğu avukatı kaygılandırmıştı.  “Ne oldu dün gece, anlat bana!” dedi Fulya’ya gözlerini aça aça.  Fulya “olayın ne olduğunu bile anlamadım ama suçlamaları kabul ettim dün geceki sorgulamada.  Sebebini ne sen sor ne ben söyleyeyim.” diye kestirip attı.  “Bunları sonra konuşacağız, istersen konuşacağız.  Ama şimdi, ne yaşadıysan yaşadın savcıya ifadeni baskı altında verdiğini söyleyeceksin.  Anladın mı beni!” arkadaşı gözlerini kırpmadan Fulya’nın gözlerine bakıyordu.  Anlamıştı Fulya; kendini yeniden güçlü hissetmesini sağlayan kararlı gözlerine bakarken arkadaşının.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir