Kırmızı Kamyonlu Çocuk

by • 11 Haziran 2017 • DemlikYorumlar (0)325

Havada, ılık esen bir rüzgâr vardı. Kordonda yürüyen insanlar, yavaştan ağlarını toplamış dönen balıkçı tekneleri ve arkalarında martılar, parça parça bulutların ardından zaman zaman gün yüzüne çıkan utangaç güneş ve hafif dalgalı denizin üstündeki pırıltıları, kordonun arnavut kaldırımının üstünde tahta bankları -bazı kırık, eksik tahtalarıyla- ve tahtalarına işlenmiş onca sevda, bankların ardındaki yemyeşil doğa; içinde çocukların, oyun parklarındaki cıvıltıları ile… Hepsi, bütünüyle, bu güzel anı betimliyorlardı. Banklarda oturan insanların yüzleri ve ılıman rüzgâr, hala dünyanın yaşanmaya değer bir yer olduğunu gösteriyordu. Bir de arada balıkçı teknelerinden kazara denize düşen balıklar.

Üç saattir, aralıksız uçuyordum. Kanatlarımın daha fazlasını kaldıramayacağını düşünüp, gittim, kordonun çakıl taşlarına kondum. Uçmayı sevdiğim kadar kordonda yürümeyi de seviyordum. Yürümeye başlayalı beş dakika ya olmuştu ya da olmak üzereydi, karşımdan koşarak bir adam gelmeye başladı. Koşarken de bazen arkasını kontrol ediyordu. Ayağının altını az ötemde görmem ile beraber havalanıp az kenara kondum. Hemen yanımdan hızla geçip gitti. İşin ilginci, arkasını o kadar kontrol etmesine rağmen arkasında hiç kimsecikler yoktu. Peki, neden kaçıyordu? Hemen havalandım. Takip etmeye başladım. O koştukça koştu; ben, o koştukça uçtum. Sonundaysa boş bir bankın en sağına oturdu. Ben de hemen önünde çakıllara kondum. Bomboş bankta, sanki sıkışmışçasına oturuyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Kaldırımda dolanır gibi yapıp, çaktırmadan yakınına yol aldım. Yaklaştıkça gözlerime inanamamıştım. Ne olsa beğenirsiniz. Az önce tek kişinin oturduğu bankta şimdi sıkış tepiş oturan üç kişi vardı.

Adam otuzlarındaydı. Hayatın tüm yükü omuzlarında gibi bir duruşu vardı. Biraz da kamburcaydı ve yüzündeki kırışıklıklarda biriken teri, küçük bir akarsuyu andırıyordu. Hemen yanında beliren kişi yirmili yaşlarındaydı. Gözleri etrafa karşı resmen mücadele ile dolu bakıyordu. Yaşına göre bir giyimi vardı. En sondaki ise daha elinde plastik bir kamyonu olan çocuktu.

-Büyüyünce kendime kocaman bir kamyon alacağım.

-Ne yapacaksın kamyonla?

-Bilmem. Sadece, sizin kadar olunca bu kamyona sığamam diye düşünüyorum. Hem bu plastik. Kırılıp da beni yarı yolda bırakabilir.

-Haha. Sanırım seninle aynı fikirdeyim ufaklık. Hem, ben de bir kamyon almak istiyorum.

-Ben istemiyorum.

-Neden?

-Yirmi altımda bıraktım ben o hayali. Senin de az kalmış bırakmana ama siz, küçük bey, sizin daha epeyce vaktiniz var.

-Ben vazgeçeceğimi düşünmüyorum vallahi.

-Benim bir sürü birikmiş şekerim var. Sen neden bahsediyorsun? İleride satıp alacağım kırmızı kamyonu.

-Biliyorum… Biliyorum, vazgeçmeyeceksiniz kolay kolay. Ben de sizin gibi olup vazgeçmemeyi çok isterdim.

-Neden vazgeçtin?

-Evet, neden vazgeçtin?

-Hayat, bir gün kapımı çalıp yeter artık dedi.

-Ne oldu?

-Evet evet, ne oldu?

-Yirmi altı yaşında, hayalimizdeki kırmızı kamyonu almak için biriktirdiğimiz tüm parayı çalacaklar.

-Kimler?

-Ne yani? Onca biriktirdiğim şeker? İleride sattıktan sonra biri o parayı çalacak ha. O halde en erken zamanda tüm mahalleliye bir ziyafet çekmeliyim. Hemen yarın. Evet evet, hemen yarın Ahmet’e, Murat’a, Veli’ye benden şeker.

-Keşke bankaya yatırsaydın parayı.

-Banka ne?

-Sen anlamazsın.

-Sen büyüdün diye çok mu anlıyorsun?

-Banka ne ya?

-Dokuz yaşında peder bey anlatacak oğlum. O zaman öğrenirsin.

-Üzme lan çocuğu! Banka demek, babanın cebi, annenin sütyeni. Para geliyor ya sana oralardan. Öyle işte.

-Anladım işte. Senin gibi olacağıma, hiç mi büyümesem acaba?

-Hey Allah’ım ya. Neyse moruk, bırak şimdi çoluk çocuğu da, gel bir rakı içelim seninle. Açılırsın.

-Bırakalı oldu biraz.

-Ne yani, ben de mi?

-Aynen. Daha zamanın var ama bırakmaya.

-Rakı ne?

-Lan bir git kamyonunla oyna sen şurada. Ya da git şu martıyı kovala bak. Aylak aylak dolanıyor önümüzde sabahtır.

 “Orhan, ne yapıyorsun burada? Nasılsın?” dedi, bankın hemen önünde duran kadın. “İyiyim, hava alıyorum.” dedi Orhan, kadına. Üçü, hep bir çift gözle bakıp, hep bir ağızdan söylemişlerdi. “İyi bakalım. Görüşürüz.” dedi kadın ve yoluna devam etti.

-Dinlendim ben artık, kalkıyorum. Yeter, siz de gelmeyin artık peşimden.

-Kaçışın yok moruk, hemen arkandayım.

-Kamyonumu çalıştırıp hemen geliyorum.

Orhan birden ayağa kalktı. Bana baktı. Ansızın denize doğru döndüm. Arkamdan, Orhan’ın, “aramızda” dediğini duydum. Orhan’a bakmak için döndüğümde yine aynı çift gözle karşılaştım. “Aramızda moruk” deyip, o da Orhan’ın peşinden koşmaya başlamıştı. En sonda ise kamyona binmiş küçük Orhan “aaıııınnnn aaaııııınnnn” sesleriyle Orhanların peşine düşmüştü. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Kanatlarımı çırpıp havalandım ve o banktan uzaklaştım.

Havada ılık esen bir rüzgâr vardı. Parça parça bulutların ardından zaman zaman gün yüzüne çıkan utangaç güneş ve hafif dalgalı denizin üstündeki pırıltıları, kordonun arnavut kaldırımının üstünde tahta bankları -bazı kırık, eksik tahtalarıyla- ve tahtalarına işlenmiş onca sevda, bankların ardındaki yemyeşil doğa; içinde çocukların oyun parklarındaki cıvıltıları ve peşi sıra giden boy boy Orhanlar. Hepsi, bütünüyle, bu gizemli anı betimliyorlardı.

Yazan: Çağlar Karatuğ

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir