Kırmızı Kadın ve Birkaç Bilindik Acı

by • 9 Nisan 2014 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)1374

André Derain: Woman in a Chemise

<a href="http://www.youtube.com/watch?v=8N070GR1Lz0?hl=en"><img src="http://rihtimdergi.com/wp-content/plugins/images/play-tub.png" alt="Play" style="border:0px;" /></a>

Tırnak etlerimi koparmamak için oturduğum, öne ve arkaya doğru sallanan sandalye artık yok. Geçen cumartesi perdeleri asarken yolun başında bir hurdacı gördüm ve o paspal halime aldırış etmeden inip sandalyeyi alıp almayacağını sordum. “Çok bir şeyi yoksa alırız abla” cevabını aldıktan sonra zahmet olduğu halde 4 kat çıkıp aşağı indirdi sandalyeyi sağ olsun. Çok bir şeyi var mıydı peki? Yoktu. Fakat annemden kalma olduğu için adamın arkasından kapıyı kapatır kapatmaz gözümden bir damla yaş düştü, ederi on sekiz mandal ve bir kırmızı leğen olan bir damla. Damlayı silmek için elimi yanağıma götürürken ellerimin yeniden titremeye başladığını fark ettim. Bu titremeleri annemden öğrenmiştim. Babamla her kavgadan sonra annem balkona çıkıp sigara içerdi sinirden titreyen elleriyle. Bir yandan da karşıdaki binanın 4.katına bakardı. Orada oturan 40’lı yaşlardaki adama doğru sigara tüttürmeyi pek severdi, biraz da babama inat. Babam da ettiği küfürleri duymayayım diye televizyonun sesini biraz daha açardı. Ben öylece oturup beklerdim evdeki huzursuzluğun dinmesini ama hiç dinmezdi.

Güzel kadındı annem, büyüyünce onun gibi olmak isterdim hep. Uzun dalgalı saçları vardı, koyu kırmızı. Yüzü de hiç eskimezdi, babama inat. Annem neredeyse çocuk yaşta evlendiği için de hala gençti, benimle pek ilgilenmemesinin sebebi de buydu. Kendi hayatını yaşamaya çalışıyordu. Haftada birkaç gün babam evde yokken güzelce süslenip kırmızı ruj sürünüp Sezen Aksu şarkıları söylerdi. Babam olsaydı “Elalemin adamları seni mi dinleyecek?” diye bağırırdı. Ardından annem de “Senin o köpek arkadaşlarının masasını şenlendirdiğim zamanları unutma” derdi muhtemelen.

Annem o “hafif kadın” yakıştırmasını yaptığınız kadınlardan. Acılarla geçen bir çocukluk döneminden sonra kendini bu boktan şehirde, sizin deyiminizle taşı, toprağı altın şehirde bulmuş. Babam da eli kolu uzun adamlardan, yardımcı olmuş anneme. Annem de kaptırmış gönlünü bu adama, sonra babam üzerinden para kazanmak adına gazinolarda çalıştırmaya başlamış annemi. Annem de başka gidecek yeri olmadığından boyun eğmiş. Sonra bir şekilde baskın gelmiş ve çalışmamaya başlamış. Babam da şimdi eskiden kalma birkaç arkadaşıyla kaçak mal satıyor. Annem ilgilenmiyor ne yaptığı işle ne yediği yemekle ne de giydiği ütüsüz gömlekle. Yaklaşık 3 yıldır böyle bu durum. Annemin 3 yıldır mezarı var anlayacağınız, sadece gömüldüğü gün gördüğüm. O zaman da taşı yoktu, küçük bir tahtaya yazmışlardı ismini. Babam öylece bakakalmıştı o tahtaya. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Zaten pek kalabalık olmayan mezar yerinde kimse babama gidip de “başın sağ olsun” demiyordu. Ben de o cümleyi duymamak için yanıma yaklaştıklarında daha ağızlarını açmadan kafamı hafifçe yere doğru eğiyordum sağ olun anlamında. Başımın sağ olmasını istemiyordum çünkü. Annemin ölümüne kanunen olmasa bile sebep olmuş bir babanın sağ olması hoşuma gitmiyordu. Orada bir damla yaş dökülse gözünden sevinecektim ya da gelip bana sarılsa itecektim ama hiçbir şey yapmadan saatlerce durdu öyle. Mezarına toprak atmadığına sevindim, onu bir kez daha öldürmesine şahit olmak istemezdim. İçimden çukura girip bütün toprakları ceplerime doldurmak gelmişti. Ceplerim büyük olsa avuçlarım küçük olurdu, avuçlarım büyük olsa babamın boğazını sıkardım.

Bazen baba dediğime pişman oluyorum, kan bağı bulunmayan biri pezevenk derdi muhtemelen. Ama ona benzediğim için diyemiyorum. Babaya benzemek… Hiçbir zaman bir babanın varlığını benimseyemedim, kabullenemedim. Baba, anne kişisinin sevdiği yabancı bir adam benim için. Hep daha mesafeli duran, ya sevmeyen ya da sevgisini belli edemeyen bir adam… Küçükken ilk aşklarının babaları olduğunu anlatan kızlar vardı çevremde, babaları hep güzel elbiseler alıyormuş. Benim ilk düşmanım babamdı, yaşım ilerledikçe giydiğim elbiselere karışıp “Annen gibi orospu mu olacaksın?” diyordu. Annem ne ise ben de o olacaktım.

Şimdi olduğum kadına bakıyorum da yıllarca kendimden bir hiç yaratmışım. Babamı, annem öldüğünden beri görmemiş, bir kez bile annemin mezar taşını temizlememiştim. Saçlarımı uzatıp kızıla boyatmış, hep Sezen Aksu dinlemiştim. Annemin içtiği sigaraya başlamış, küfrü ağzımdan eksik etmemiştim. Çocuk doğurmaya yeltenmemiş, bu dünyada bir baba daha yaratmak istememiştim. Umudumu yitirmiş, hep acılar içinde kıvranmıştım. Nihayet kendime yetemediğimi anlamış, ardımda bir kırmızı leğen ve on sekiz mandal bırakarak hayatıma veda etmiştim.

Müzik: Arto Tunçboyacıyan – Zetuni Zar

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir