Kirmende Sıla Gezer

by • 11 Haziran 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)100

Firdevs pencere dibindeki somyanın ucuna eğreti oturmuş, kirmeniyle yün eğirirken ara verip kefen parasını saydıktan sonra çıkınına sarıp, kuşağına sıkıştırıyor.

“Neyse,” diyor. “Yarın öldüğüm yok ya. Yeniden biriktiririm.”

Ara sıra dışarıdan sesler duyuyor, merakla kafasını kaldırıp geçenleri tanımaya çalışıyor. Gerçi bu insanların kim olduklarını bildiği de yok. Oğlu bazen dudaklarının arasından mıy mıy söyler.

“On numaranın karısı, Vildan Hanım.”

“Altı numaradaki Taner Bey’in oğlu Volkan.”

Demek ki buralarda insanlar kapı numaralarıyla anılıyorlar. Oğluna da Rüstem Efendi diyorlar. Eee! Doğru söylüyorlar. Oğlu efendi çünkü. Sadece Rüstem değil, büyük oğlu Sezai de efendi. Onlar Firdevs’in oğulları, tabii ki öyle olacak. Hoş, son zamanlarda fazlaca gönül koymaya başladı çocuklarına. Az kaldı. Kurtulacak bu eziyetten.

Bacaklarının arasında dönen çubuğu eline alıp üzerindeki çentiğe bir düğüm atıyor ve çubuğu sağdan sola çevirip yeniden boşluğa bırakıyor. Kirmen boşlukta dönerken mahir elleriyle kolunda sarılı yünün on beş santim kadarını çekiştirip inceltiyor, aletin dönme istikametine doğru yere salıyor. Kıvrıla kıvrıla ip haline gelen yün yere kadar uzayınca kirmeni eline alıp çubuğun ucundaki düğümü çözerek eğrilmiş ipi yumak olacak şekilde aletin dört kanadına çaprazlama sarıyor. Sonra çubuğun ucunu tekrar düğümlüyor, yeniden kolundaki yünden on beş santim kadar çekip inceltip dönen kirmenin suyuna bırakıyor. Elleri bu devridaim içinde yol alırken düşünceleri kapı komşusu Zühre’de.

Zühre çok imrenirdi Firdevs’in yün eğirişine.

“Makineli tüfek gibidir benim bacım,” diyerek sırtını sıvazlarken borçlu çıkartıverirdi Firdevs’i.

“Eee! Senin döllerin çorapları bitince benim Emine’ye de bir çift örersin gayrı.”

Gülüşürlerdi.

“Ne hinsin sen,” derdi Firdevs. Kafasını sallardı, yuttum sanma dercesine. “Övgünü bile kaşla göz arasında bir fırsatını bulup yine kendine yontarsın.”

Kirmenini çevirip yününü inceltirken keyifli keyifli iç çekerdi.

“Örerim tabii. Emine benim de kızım yerinedir. Hele şu eğirme bitsin.”

Gönlüne vuran özlem Zühre’den, sabah sisine bürünmüş köyüne kayıyor. Evinin avlusuna. Kırağı kokusu sarıyor içini. Yeni güne uyanan hayvanların yem için mızmızlanmaları, horozlara yardım edercesine havlayan köpeklerin coşkulu korosu ve avlularda yankı yapan kapı gıcırtılarına karışan öksürük sesleri…

 Yan komşusu Hüseyin, “Sabahın hayrola komşum,” diye selamladı çitlerin ardından. Firdevs, ocağı yakarken dumandan sulanan gözlerini kırpıştırarak aldı selamını.

“Sağ ol emmi. Senin de sabahın hayır ola.”

Teyzesinin kızı göründü sokağın başında. Ayakları gibi konuşması da aceleciydi.

“Evde bir kıymık tuz kalmamış teyzekızı. Süleyman şehre indiğinde ödeşiriz.”

Firdevs kaşlarını indirip tatlı sert azarladı kuzenini.

“Aaa! Ayıp yani. Bir tuzun lafı mı olur aramızda. Komşu komşunun külüne muhtaç diye boşuna mı demişler?” diyerek teyzekızının gönlünü alırken bir taraftan da kocaman bir tasa neredeyse bir yıl yetecek tuzu boşalttı.

Tam sokağa çıkacağı anda geri döndü kadın.

“Bugün Kiraz Bibi’nin ekmeği yapılacak unutma. Hep bir elden bitirek garibin kışlığını.”

“Aklımda aklımda,” dedi Firdevs, sokağın köşesini gösterdi.

 “Geçerken Ümmühan’la Zühre’ye de seslen. Ellerini tez tutsunlar.”

Yapılacak pek çok işi vardı. Şalvarına sıkıştırdığı elbisenin etek uçlarını yeniden sıkılayıp yanmamakta direnen ocağı üflemek için çömeldi. Derin bir soluk alıp birbirine çattığı odunların üzerine uzun bir üfürük gönderiyordu ki duyduğu sancılı inlemelerle başını eve çevirdi. Ahmet, kapının önünde iki büklüm olmuş kıvranıyordu.

“Bismillah Bismillah. Sabah sabah ne oldu sana herif?”

Kapı pervazına tutunan kocasının gövdesine, beliyle kuvvet vererek dayanak olmaya çalışıyor ama telaştan eli ayağına dolanıyordu.

Her şey yalandı sanki. Her şey kötü bir düştü. Daha bir gün önce sabahın köründen gün batımına kadar tarlayı süren elliyi yeni devirmiş adamla yüzünde doksanlık yorgunlukların izi donmuş bu adam aynı adam olamazdı. Ne feryatlarına yetişen komşuları ne acı haber üzerine soluğu köyde alan oğulları söndüremezlerdi içinde alev alev yanan ateşi.

“Ninee!.. Nineee!

Firdevs dönen kirmeni eline alıp ipi düğümlerken çekyatta uzanan torununu duymuyor. Yaşıtlarına göre uzun olduğundan ortaokullu değil de ergen bir liseli gibi görünen çocuk, kulaklığı çıkarıp yeniden seslenirken parmakları telefonun tuşlarında geziniyor.

“Nineee! Yemek hazırmış.”

Kuyudan çıkar gibi zorlanıyor kadın düşlerinden uyanırken.

“Siz yiyin. Ben tokum.”

Salondan anlamadığı bir dilde bangır bangır müzik sesi geliyor. Liseye gideli bir haller oldu büyük torununa. Orasına burasına dövmeler yaptırması, kulağına her gün yeni bir delik daha açtırması, televizyonu son sesle dinlemesi anne babasını da çok sinirlendiriyor ama laf geçiremiyorlar. Babaannesinin oturduğu odaya ancak yatmadan yatmaya geliyor ve her gece aynı sitemle homurdanarak giriyor yatağa.

“Allah kahretsin. Oda, oda değil yurt mübarek. Kendi odam olduğu günleri göremeyecek miyim ben?”

Yemek sırasında başına geleceklerden dolayı odadan çıkmak istemiyor ama karnı gurulduyor, Firdevs’in.

N’olmuş yani. Alt tarafı öğleden sonra yüreği daralmış, apartmanın birinci katındaki komşuya çıkmıştı. Ama neymiş efendim. Buralar onun köyü gibi değilmiş. Üç numaradaki hâkim emeklisi Nesrin Hanım’ın kapısına dayanıp, “Mezar gibi evde otur otur yüreğim daraldı, gideyim komşumla iki laf edelim dedim,” deyip kadını rahatsız etmesi olacak iş miymiş?

Mutfakta biber doldururlarken bu kadarla da kalmamıştı gelini Sultan. Adı batasıca kaderin kendisini nasıl çulsuz bir kocaya yazdığını, çocuklarının ellerde gördüğü güzel şeyler için nasıl iç geçirdiklerini ve nasıl genç yaşta dert sahibi olduğunu sayıp dökmüştü. Ne yapsındı Firdevs Kadın. Bütün bunların suçlusu kendi miydi? Sultan gelinde laf hazırdı.

“Elbette ki sen suçlusun. Rahmetli kayın babam suçlu. Üç beş dönüm tarlanın içinde ne uzamış ne kısalmışsınız. Yarın bu çocuklar yetişince neyle geçinecekler diye hiç düşünmemişsiniz. Oğlanlar akıllı çıkıp şehre göçmese bizimkiler de ahırda malların altını kürüyor olacaklardı.”

Firdevs kendini tutamamıştı.

“Aman aman! Ahır, bu mezardan iyidir. Yerin dibinde ölmeden çürüyor insan.”

İkisinden de ses çıkmamıştı bir süre. Firdevs sinirini yenememişti.

“Benim ahırım da ocağım da komşularım da buram buram tüter burnumda. Oğlan izin verse bir saat kalmam ocağınızda.”

Sandalyeye tutunarak kalkıp oturma odasındaki köşesine çekilmiş, zorlanan soluğuna aldırmadan kirmenine gömülmüştü. Az kalmıştı. Evden başka her şeye benzeyen bu kabirden kurtulmasına az kalmıştı.

Bütün hıncını yün eğirerek gidermeye çalışan Firdevs, parmakları ve gözleri yorulunca yününü kolundan çekip çubuğuyla birlikte yere bırakıyor. Dizlerini yukarı çekip somyasına büzüşerek uyumaya çalışıyor.

Odanın kapısı çalınıyor hafiften.

“Ana! Niye gelmedin yemeğe?”

Duymazdan geliyor. Rüstem annesinin uyumadığından emin.

“Hadi dön bu tarafa da konuşalım acık. Gene hırlaşmışsınız Sultan’la.”

Ses yok Firdevs’te. Rüstem sırtını okşuyor annesinin.

“Dön hele. Dön de konuşalım.”

Çok hastaymışçasına belini tutup inleyerek oğlundan yana doğruluyor.

“Bu yaban ellerde çürüdüğüm yetmezmiş gibi beni terbiye etmenizden bıktım usandım. Özüm tükendi gayrı.”

Annesinin elini öpüyor Rüstem.

 “Anam, güzel anam. Haklısın haklı olmaya da ama buralar böyle işte. Çat kapı kimsenin evine gidilmez. Şehirli kısmı misafiri pek sevmez. Hele kapıcıysan…”

Firdevs, oğlunun gözlerinin içine bakıp sesini yumuşatıyor.

“Anan kurban olsun sana Rüstem’im. Gözünün yağını yiyim. N’olur beni köyüme götür.”

“Olmaz ana. Bu konunun lafını bile etme diye kaç kere söyledim.”

Islak gözlerini tülbendiyle siliyor kadın.

“Seni yarın abime bırakayım, biraz da orada kalırsın. Değişiklik olur.” diyor oğlu. “Olmaz!” diye atılıyor kadın. “Sanki orası buradan farklı. Üstelik gelin bütün gün evde. Yok, öyle söylenmez böyle söylenir. Yok, elbisenin altına şalvar giyilmez çorap giyilir diye başladı mı tamam. Hele bir de misafiri gelince beni odaya kapatması yok mu?”

Rüstem bezginlik içinde ayağa kalkıyor.

“Ben kimseye Rüstem, anasını köyde bir başına bırakmış dedirtmem anladın mı? Hadi ben kaçtım. Daha akşam çöpünü almadım.”

Gece ilerliyor. Torunları derin uykulara dalan Firdevs, ayakuçlarına basarak mutfağa geçiyor; bir parça ekmeğin içine peynir koyup odaya dönüyor. Her lokma boğazında büyüyor. Sabaha az var.

Ortalık ufaktan ufaktan aydınlanmaya başlayınca heyecanlanıyor. Oğlu ekmek servisine kalkmadan çıkmalı evden. Bir iki çamaşırını koyduğu torbasını, koynundaki çıkınını kontrol ediyor. Ya Allah. Akşama kalmaz köyüne varır, yakar ocağını. Geldiğini duyan köy halkı dolar damına. Sohbet sohbeti açar.

“Çocuklar nasıl, Firdevs?” diye soran olursa; “İyiler,” der. “Oğullarımı, efendi diye diye yere göğe kondurmaz şehirliler…” Komşuları eli boş gelmezler, iyi bilir. Zühre taze çökeleğin üzerine tereyağı koyar bir yumruk. Bir çıkın da yufka dürümler getirir koltuğunun altında. Teyzekızına rica eder sessizce. O da fırlar kaşla göz arasında getiriverir bir tas çay. Ocağın közüne dayarlar demliği. Gel keyfim gel…

Kapıyı açamıyor Firdevs. Zorladıkça zorluyor. “Hayırdır ana, nereye gidecektin?” diyor ardından Rüstem. Elindeki anahtarlığı şangırdatıyor. Bakmıyor Firdevs, oğlundan yana. Odaya dönüp, kapıyı çarpıyor.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir