Kendini Bulana Dek

by • 13 Ağustos 2017 • DemlikYorumlar (0)203

Çünkü kendini çok fazla şanslı sayıyordu ve şansa bakın ki kendini şanslı görmeye yetecek kadar inandırıcı pek çok şey de hayat tarafından bir sabahta verilmişti ya da verilmemişti, fakat o öyle sanmıştı. Böyle olunca o da şaşırmıştı elbette çünkü bu ilk seferiydi; bir sabah kalkmış, kahvesini pişirmiş çoğu sefer yaptığı gibi kahvesiyle birlikte kitap okumuştu. En azından öyle hatırlıyordu, çünkü şu an pek de hatırlayacağı bir şey kalmamıştı, her şeyin değiştiği o sabahı puslu bir camın arkasından görür gibi anımsıyordu ve sorulduğunda da çoğu kısmı büyük ihtimalle eksik anlatıyordu, evet, öyle yapıyordu. Kahvesini içip kitabından birkaç sayfa okuduktan sonra başını elleri arasına almıştı, kitap okuyordu fakat anladığı tek kelime bile yoktu. Henüz kendisini bile tanımayan bir insan nasıl olur da başkalarının hikâyelerini okumaya yeltenirdi ki? Kitapla kahveyi kendinden uzağa ittikten sonra odasına gitti, üzerini değiştirdi ve tuhaf görünene kadar da tuhaf şeyler yaptı: çok uzaklara gitmeye karar verdi, buna rağmen yanına bavul bile almadı, sanırım yeterince tuhaftır. Kimseye, üstelik ailesine bile haber vermeden de evinden çıktı. Yürüyebildiği kadar yürüdü, yürüdü, yürüdü ve yürüyemediği zaman da koştu,-o sırada kendisine tuhaf tuhaf bakan yalnız hiç de tuhaf olmayan şık giyimli insanları umursamadığını da söylüyor-pek fazla yürümüş ve koşmuş olsa gerek ki gri renkli şehirden çıkmıştı, upuzun ağaçlar ve görmediği kadar mavi akan bir sürü ırmağın içinde, ormandaydı. Düğün çiçeklerini, akşamsefalarını, papatyaları selamlayarak ormanın içinde yürüdü, gerektiğinde de süründü. Rüzgâr eserken söğüt ağacının uzun yapraklarına asıldı ve rüzgâr bitene kadar da orada sallandı, biraz şekerleme yaptıktan sonra da ormanda yürürken karşısına çıkabilecek sarmaşıkları kesmek için gövdesinden sivri bir parça kopardı. Geceyi bekçiliğini elflerin ve devlerin yaptığı lületaşından yontulmuş bir mağarada geçirdi, banyosunu güzel denizkızlarının davetiyle büyük bir su birikintisinin içinde yaptı. Sabah olduğunda da yoluna devam etti. O bunları anlatırken de özellikle önem verilmesi gereken bir noktayı vurgulayarak söylüyor, anlattığı elflerle devlerin, denizkızlarının olduğu banyonun gerçekliğini sorgulamak ve bunlar karşısında alay etmek isteyen insanlar varsa, bundan vazgeçmelerini öğütlüyor. Çünkü elinizde kitabınız, masanızda kahveniz, cesaret göstermeden bunları asla göremezsiniz, o yüzden de inanmazsınız. Sonra öyküsüne devam ediyor. Ormanın sonuna kadar geldi, şimdi karşısında upuzun bir çöl var. Güneş tüm vücudunu kavururken gözleri ileride bir vahaya çarpıyor ya da sadece bir serap. Fakat, diye düşünüyor. Buna kesinlikle değer. Gözlerinin beyazı bile nerede yanacakken gömleğini çıkarıp bir taraflara fırlatıyor, o bunu yapınca vahanın etrafında çember oluşturmuş develerin üzerindeki insanlar şaşkınlıkla bakıyorlar, hikâyesini onlara da anlatıyor ve çok kısa sürede kaynaşıyorlar. Ayrıca, bu insanların çok kibar olduğunu da anlatıyorlar çünkü onun kalması için bir çadır bile ayarlıyorlar. O çadırda dinlenirken kadınlar, çocuklar dev bir gümüş tepsinin içinde görmediği kadar muazzam sulu elmalar, dutlar, parlak armutlar ikram ettiler. O tüm meyveleri bitirince bu sefer altın bir tepsiyle içi pilav dolu tavuk, yanında da şerbet getiriyorlar. O da karşılığında lületaşından mağarayı, denizkızlarını, elflerin öykülerini anlatıyor. Akşam boyunca kahkahalar, şakalar hiç eksik olmadı. Nereye kadar yolculuk edeceğini sorduklarında da şu cevabı veriyor-işte bu çok net hatırladığı bir detay. ‘’Kendimi bulana dek.’’

Yolculuğuna devam etmesi gerektiğini, hepsi için çok minnettar olduğunu söyleyip ayrılık vakti geldiğinde vaha halkı onu hediyelerle uğurluyor. Bir çuval dolusu meyve, bir at, bir deve ve belki de en önemlisi paraya ihtiyacı olursa diye simyanın sırrını veriyorlar. Fakat o bütün hediyeleri geri çeviriyor çünkü eğer kendini bulacaksa tüm bu gösterişten uzak olmalı. Oradan ayrıldıktan sonra atıyla günlerce seyahat ettikten sonra bir tersane, liman buluyor. Bir gemiye atlıyor, denizci de değil üstelik, böylesi daha iyi, diye geçiriyor içinden. Atını da güvertede bağladıktan sonra kaptan koltuğuna geçiyor, dümeni tutuyor.

Nereye çevirecek dümeni diye sorarsanız, bunu haklı olarak çoğu kişi soruyor ve o tebessüm ederek cevap veriyor.

Keşfedilmemiş bir kıta bulmayı ümit ediyor, keşfedilmemiş kıta kaldı mı ki? Haritada olmayan bir kıta? Elbette bir yerlerde vardır, diye düşünüyor, yeni bir umutla denizde devam ediyor. Haritada olmayan bir kıta bulup atıyla toprağına bastığında, işte orada kendini bulabilecek. Çünkü bildiği ne kadar çok şeyden uzak olursa, kendine o kadar yakın olacak.

Yazan: Aysu Altaş

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir