Karpuz Kabuğu

by • 10 Ağustos 2014 • DemlikYorumlar (0)4061

Çöpleri karıştırmaya devam ettim. Bir önceki çöpten bulduğum levye bu karıştırma işlemini kolaylaştırıyordu. Çünkü ulaşamadığım noktalar için kullandığım ağaç dalları biraz güç arttırınca ortadan çatlıyorken, levyeyle bu sorun çözülmüştü. Bu rahatlıkla, karıştırdığım çöpün dibinden bir poşet içinde karpuz çıkardım. Karpuz genelde çöp karıştıranlar için bir şanstır. Çünkü karpuz tam anlamıyla çöp haline gelmeden çöp muamelesi gören bir meyvedir. Kabuğunun kenarında kalan ve sıyrılması gereken kısımlar varken genelde dikkatsizce karpuzun tamamının yendiği düşünülür ve karpuz çöpe atılır. Oysaki gerçek böyle değildir. Karpuz kabuğunun kenarındaki beyaza çalan kısımlar nispeten tatsız olsa da biz çöp karıştırıcıları için kesinlikle çok değerlidir. Bilmiyorum, belki de ben abartıyorum.

Karpuzumu kemirirken bir ses duydum. Kafamı çevirdiğim yerde parlayan gözler vardı sadece. Gecenin rengindeki kediyi elimle ve biraz da sadece onun anlam verebileceği bir sesle çağırdım. Karpuz kabuğunu ortadan ikiye ayırıp kenarını ona kemirttirdim. Normalde tüm insanlara korkulu gözlerle bakıp kaçacak delik arayan kediler benden kaçmazlardı. Sebebini tam olarak bilmemekle beraber beni kendilerine benzetmeleri bir ihtimaldi. Onlar gibi konuşmazdım, çok tüyüm vardı, çöp karıştırırdım. Ama sanırım asıl sebep aynı yemeğe ortak olmamızdı. Aynı yemeği paylaşmak iki insan arasında büyük zorlukken, kediler için dert değildi. Zaten kediler için hiçbir şey dert değildi. Kendi yaşamları vardı ve insanları kolay kolay o yaşama dahil etmezlerdi. Ben o yaşama dahil olabildiğim için şanslı hissediyordum. Normal şartlarda kendimi pek şanslı hissetmezdim. Öyle değil mi kara? Tamam, bırak artık elmacık kemiğimi yalamayı.

Kara yalamayı bırakıp kendi yaşamına dönünce beni de yeniden yalnız bırakmış oldu. Tırnaklarımı yemeye başladım. Kendimi bildim bileli yerdim. “Çek elini ağzından.” diye uyaran bir annem olmadığı için belki, hiç bırakmadım tırnaklarımı. Uzamalarına ve pislikle dolmalarına izin vermedim. Çünkü bir şeyler benim elimdeyse elimden geleni yapmayı tercih ederdim. Ama genelde birçok şey elimde olmadan yok olmuştu. Ümit diye bir arkadaşım vardı, tinerci. İşte ümit benim için sadece o arkadaşımın adıydı. Hayır, yoğun bir karamsarlık girdabına düşecek değilim. Hayatımdan memnun olduğum noktalar da var elbet. Kimseyle yarışmadım daha çok para kazanmak için veya vicdanım dışında kimseye hesap vermedim yaptığım hatalar için. Ama yine de içeriğinde şans olan birkaç olayı da hak ettiğimi düşünüyorum. Yavaş yavaş uyku bastırırken hayaller kuruyorum. Aklıma üst sokağın güzel kızı geliyor. Ümit ediyorum. Sonra hatırlıyorum. Ümit’in bir gece ansızın bileklerini kestiğini…

Uyandım. Biraz uyuduğum yerden bahsedeyim. Kesin olarak bana ait ve değişmez bir mekân olmamasıyla beraber bugün terk edilmiş tek katlı bir evde uyudum. Sahibi yirmi beş senelik deli ve üç senelik ölü bir kadındı. O gittiğinden ve mahalleli de kokusundan rahatsız olduklarında fark edip onu gömdüğünden beri burası, göçebe olarak tercih ettiğim diyarlardan biri olmuştu. Üç tarafı duvarlarla çevrili bu ev, eşyasız ve havadardı. Eşya bulunmaması düzensiz olmayı imkânsız hale getiriyor; duvarlardan birinin eksikliği ise evi hem havadar tutuyor, hem de rutubetten koruyordu. Mevsim ve zevkime göre değişmekte olan tüm kaldığım mekânlardan en çok sevdiğim de burasıydı. İçinde bir başkasının daha nefes almış, sinirlenmiş, gülmüş, hayal kurmuş, hayal kırıklığına uğramış, rüya görmüş, uyanmış ve ölmüş olmasından mıdır bilmem, bu evi evim gibi hissediyordum. Uzun süre uğramayınca özlüyor; ATM kulübeleri, kapalı otoparklar veya şantiyeler yaşadığımı hissettiremiyorlar, evimin yerini dolduramıyorlardı.

Yüzümü yıkamadan sokağa çıktım. Bahar ayından beklenmeyecek bir sabah soğuğu, ceketimin önünü ilikletti. Pantolonumun cebini yokladım. Biraz bozukluk vardı. Simit almaya yetti. Bir banka oturdum. Simit bayattı. Yıllara karşı koymakta zorlanan dişlerim simide de karşı koymakta zorlandı. Yine de bitirdim. Elime dökülen susamların da hepsini tek seferde ağzımdan aşağı boşalttım. Doymuştum. Az az ve seyrek yemek yiyordum. Başka türlüsünü yıllardır bilmediğimden midem de buna uyum sağlamıştı. Kaburgalarım belki sayılabildiklerinden dolayı biraz kızgın olabilirlerdi. Ama onların da gönlünü üstsüz gezmeyerek alıyordum. Zayıflık kırık bir ayna karşısındayken ortaya çıkan bir sırdı aramızda.  Kafamdaki bu aptal düşünceler dudaklarıma bir tebessüm kondurdu. Yüzümdeki tebessüm sönmeden ceketimi çıkardım, önüme serdim, üstüne oturdum. Biraz açma germe hareketi yaptım ve avucumu açıp dilenmeye başladım. Yüzümdeki tebessüm mesleğe uygun değildi. Bu nedenle tam bir profesyonel gibi davranıp bakışlarımda keder ve hüzün yaratmayı başardım.

Ama para kazanmayı başaramadım. Birkaç bozukluk ancak yarın sabah bir simit daha almama yeterdi. Bozuklukları cebime attım. Sırtıma ceketimi geçirdim. Yine akşam olmuştu. Açtım. Kahveci Selami Abinin yanına gittim. “Hoş geldin.” dedi. Tebessüm ettim. Severdi beni. Bazen çok acıktığımda onun yanına giderdim. O anlardı. Birkaç kez berbere gitmem için para vermişliği de vardı. Ben ise o parayla berbere gitmez, köpek öldüren alırdım. Selami Abi de beni saçlı sakallı görmesin diye uzun süre yanına uğrayamazdım. O da sorardı ve yine sordu.

“Niye gelmiyorsun? Daha çok gelsene oğlum, çekinme.” dedi.

Bir karışık tost yaptı bana hemen. Bir de ayran açtı yanına. Gözlerimle teşekkür ettim.

“Afiyet olsun, afiyet olsun. Bak gel çekinme. Bir tost bir ayrana batacağımız yok ya.” dedi.

Yanıma oturdu. Sigarasını hiç yakmazdı sanki. Hiç sönmez gibiydi çünkü sigarası. Evlenip boşanmıştı ve çocuğu yoktu. Gözaltı torbası büyütmüştü çocuk yerine. Bana hep anlatırdı hayatını. Yine anlattı da anlattı. Hayatına küfretti arada. Arada kaçan altılıya sövdü. Çocukken yaptığı haylazlıkların sonunda babasının onu inşaat demiriyle dövdüğünü anlattı biraz gülerek. Biraz da eski karısının yellozluklarından bahsetti. Anlattı da anlattı. Tostumu bitirdim. Avucuma bir yirmilik sıkıştırdı.

“Git şu saçını sakalını kestir. Papaza dönmüşsün yine.” dedi.

Tam kalkacakken tuttu beni. “Bak ne diyeceğim. Ben normalde sessiz adamımdır, bilen bilir. Ama seni gördüm mü susmuyorum. Neden biliyor musun? Çünkü bu amını siktiğimin dünyasında kimse kimseyi dinlemiyor. Bir sen varsın.” dedi.

Duraksadı. Gözlerinin nemlendiğini saklamak için başını eğdi. “Yine gel. Çekinme bak.” diye devam etti. Sarıldım Selami Abi’ye. Bu sefer köpek öldüren almayacaktım.

Berbere gittim. Kapalıydı. Saç sakal düzeltme görevimi ertelemek zorunda kaldım. Evime geçtim. Soğuk iyiden iyiye etkisini göstermeye başlamıştı. Bu mevsimi hiç sevmezdim. Aynı gün içinde hava hep değişirdi. Boş bir tenekem ve bir kutu kibritim vardı. Dışarıdan biraz dal toplayıp ateş yaktım. Isınırken düşünmeye başladım. Üst sokaktaki kızı düşündüm. Çok güzeldi. Onu görmek için bir zamanlar sıklıkla orada takılırdım. Ailesiyle yaşıyordu. Ceketimi de bana babası vermişti. Kızının gözüne girmek için başta kabul etmemiştim. Ama çok üşüdüğüm zamanlardı. Başlarda çöp karıştırmıyor, nereden elime geçtiğini hatırlamadığım emektar makasımla sakallarımı da kısaltıyordum. Hatta barajda aldığım duşların sayısını bile artırmaya başlamıştım. Sonra yaşadığım bu değişiklikleri sevmediğimi fark ettim. Beni böyle sevmeliydi sevecekse. Olduğum gibi görmeliydi. Belki de Hüseyin Abi’nin radyosunda dinlediğim bu şarkıyı söylemeliydim yanına gidip. Ama bir şeyler söylersem de yine kendim gibi davranmayacaktım. İşte bu sürüncemeler içindeyken ben, kız elimden kaçtı. Bir gün kafası üç numara ve tüysüz bir oğlanın onu eve bıraktığını gördüm. Bana neden bakmadığı da işte o gün kafamda netleşti.

Daha önce de bakmayanlar olmuştu. Görmeyenler. Babam beni hiç görmemişti mesela. Bir gün bir eve girmişti. Bir kadın beğenmişti. Sonra ne zaman eline para geçse, o kadını beğenmişti. Dönüp arkasına bakmamıştı ben ana rahmine düştüğümde. Kimdi ki o adam? Karısından ve hayatından sıkılmış ve yeni bir soluk arayan dokuz-beş mesai çalışanı mıydı? Bir kere tadını alınca bırakamamış, siki elinde gezen seks müptelası bir ergen miydi? Kimdi? Ne iş yapardı? Polis mi, kasap mı, yoksa pezevenk miydi? Pezevenkler prensip olarak sevişmezler miydi orospularıyla? Pezevenklerin prensipleri var mıdır? Babam kimdi? Kimse kimdi. Onun amına koyayım.

Canım çok sıkılmıştı. Nefes alamıyordum. Bu sorular aklıma ne zaman düşse böyle hissederdim. Biri boğazımı sıkıyormuş gibi. Dışarı çıkıp biraz hava almaya çalıştım. Sakallarımı çekiştirdim. Cebimdeki yirmilikle oynadım. Koşmaya başladım. Köpek öldüreni gösterdim, istedim. Para üstü geldi. Bir tane daha aldım. İlkini neredeyse nefes bile almadan mideme boca ettim. Kustum. Diğerini açtım. Onu da diktim kafaya. Biraz daha kustum. Tüm organlarım dışarı çıkıyor gibiydi. Ama kustukça rahatladım. Çünkü sadece tost, ayran, susam çıkmıyordu ağzımdan dışarı. Sanki sorular da defolup gidiyorlardı. Görüntüler de kayboluyorlardı. Karpuz kabukları vardı sadece beynimde. Onlara sığındım. Onlara tutunmaya çalıştım. Bir arsadaydım. Biliyorum, sızacaktım. Ama çok üşümeyecektim. Çünkü karpuz kabukları üstümü örtecekti. Kusmuğumun üstüne düştüm. Umursamadım. İyice sokuldum kendime. Gözlerim yarı açık uyumuşum.

Büyük bir susuzlukla uyandım. Gün doğmak üzereydi. Vücudumdaki koku benim bile rahatsız olacağım seviyedeydi. Baraja doğru yürüdüm. Yaklaşık beş kilometrelik bir mesafeydi. Ceketim sırtımda değildi ve ben alenen titriyordum. Çevreye yaydığım enerji pek iyi olmasa gerek, kediler ve köpekler bile benden kaçıyordu. Otobüs durağında bekleyen insanların korku dolu bakışlarına alışmıştım. Ancak kedi ve köpekler bana bunu yapamazdı. Adımlarımı sıklaştırdım. Suya kendimi attığımda titremem geçmemişti, ancak aşağılık duygum biraz daha az hissediliyordu.

O gün dilenmedim. Karıştırdığım çöplerden çıkan menemeni yedim biraz. Biraz da asidi kaçmış kola içtim. Kedi ve köpeklerle yeniden barıştım. Kendimi iyi hissetmeye başlamıştım. Belediyenin halka sunduğu spor aletlerini bile kullandım. Bel çevremde gereksiz bir yağlanma yoktu aslında veya omuzlarımı geliştirmeye ihtiyacım olduğunu da düşünmüyordum. Ama biraz terlemek iyi geldi. Evime gittim. Aynada kendimi izledim. Kızarmış göz bebeklerimi, burnumdan dışarı çıkan kıllarımı, gözümün altında biten sakallarımı, bir orkestranın birbirinden bağımsız çalan enstrümanları gibi duran saçlarımı, sararmış ve seyrelmiş dişlerimi seyrettim. Biraz sırıttım.

“Ne sırıtıyon len?” dedi bir ses.

Kafayı çevirene kadar tanıyamazdım sesi. Çok değişmiş. Mesut. Tiner çektiğim dönemlerden bir eski dost. Çocukluk demek ne kadar doğrudur bilemem; ama çocukluk arkadaşı.

“Konuşmuyon değil mi len hala?” diye sordu. Gözlerimle onayladım.

Soracağım soruları önceden biliyor gibiydi. “Nasıl buldum seni ama? Ne zamandır aklımdasın. Ne zamandır düşünüyorum bu çocuğa ne oldu diye. Çok kişiye sordum seni. Konuşmaz diye tarif edince ‘Dilsiz mi’ diye soruyorlar. ‘Ne bileyim, dilsizim de demedi hiç’ diyorum ben de. Hahaha!”

Kahkahayı patlattı Mesut. Bense onu gülerek seyrederken hiç de güzel bir vedalaşma yaşamadığımızı ve bu sebeple beni niye durup dururken bu kadar aradığını merak ediyordum.

O açıklamaya başladı. “Biliyorum aramızda bazı kötü hatıralar oldu. Bir şekilde koptu bağlarımız; ama bunlar geride kaldı.”

Baklayı ağzında çok tutmadı. “Oğlum artık şu iğrenç dünyanı değiştirmenin zamanı gelmedi mi? Şu yaşadığın yaşama bak. Hadi Ümit kendini kesti kurtuldu tamam. Sen ne yaptın? Madem siktir olup gitmiyorsun hayattan. Biraz yaşamaya çalış. Bak biz Şenol’la bir şeyler planladık. Şenol… Hani vardı ya yine bizim tayfadan, Sarı Şenol… Yalan yok, biraz tehlikeli işler; ama iyi para var. Biz bu sefer sana güveniyoruz oğlum. Eski dostuz sonuçta. Gel katıl bize. Bu sefer ekip olalım.” dedi ve devam etti planları anlatmaya.

Bense uyuşturucudan sonrasını dinlemedim. Başımı ve yüzümdeki ifadeyi onu reddetmek için kullandım.

Sinirlendi Mesut. “Ne biçim adamsın lan sen! Sana güvendik, geldik. Sen bizi yine sattın. Nesin oğlum sen? Evliya mısın, ermiş misin? Nesin amına koyim? Bu şekilde kime ne yararın dokundu? Kim sana sahip çıktı? Kim seni takdir etti? Kim seni sevdi? Orospu çocuğusun oğlum sen. Bunu değiştiremezsin. Ne yaparsan yap kimsenin siklemeyeceği bir orospu çocuğusun sen!”

Aniden çenesine bir yumruk attım Mesut’un. Bağırdım yüzüne. İçimde büyük bir nefret büyüdü.

Mesut evden ayrılırken bana tehditler savurdu. “Bekle sen bekle. Senle hiç hesaplaşmadık şu ana kadar; ama hesaplaşacağız. Bekle.”

Sinirim azalmıyordu. Aldığım nefes sayısını artırmıştım; ama olmuyor, rahatlayamıyordum. Vuracak kıracak bir şeyler aradım etrafta, bulamadım. Duvarları tekmelemeye başladım. Sanırım bir kriz geçiriyordum. Dışarı çıktım, koşmaya başladım. Hemen kesildim. Bitmeyen bir öksürük serisi başladı. Kalbim dışarı fırlayacak, dalağım patlayacak gibiydi. Yavaşça bulunduğum yere çöktüm. Mesut denen it, moralimi alt üst etmişti. Tiner çekmek istedim. Kendimden çok utanıyordum; ama yeniden tiner çekmek istedim.

***

“Bak çocuğum, güzel yavrum. Hadi konuş. Hadi konuş, bak. Senin bir şey yapmadığını biliyorum. Ama bize yardımcı olmazsan sen de ceza alacaksın.”

Sustum. Yapmaya en alışık olduğum şeydi. Zorlanmıyordum. Ama sustukça tokat yiyordum, sustukça tekme yiyordum. Dudağımdan akan kan durmuyordu. Sol gözüm neredeyse tamamen kapanıyordu. Ayakkabısının altıyla çenemin altına bir tekme daha gönderdi karşımdaki hayvan.

Konuşmaya devam etti. “Bak oğlum. Bak amına koduğum! Neyini koruyorsun o yavşakların? Sen bir şey yapmadın. Sen kötü bir şey yapmadın. Değdi mi yani bu kadar dayak yemene? Senin vicdanın yok mu hiç?”

Sessizliğim devam etti. Bir yumruk daha yedim burnumun üstüne. Birden çıktı odadan polis. Yaklaşık beş dakika sessizliğimle acılarım ortak oldu. Düşüncelerim karman çormandı. Şenol ve Mesut’un yaptıklarını doğru bulmuyordum. Ama yine de arkadaşlarımı satamazdım. Onlar benim için suratlarını bu hale getirirler miydi, bilmiyorum. Ama içimdeki doğru onları korumam gerektiğini söylüyordu.

Polis tekrar geldi. “Anladım. Sen o koruduğun arkadaşlarının sadece hırsızlık yaptıklarını zannediyorsun. Yoksa söylerdin yerlerini. Bu kadar vicdansız bir çocuk değilsin sen çünkü. Ama geri zekalısın. O iki orospu dölü, sadece evi soymadı saf oğlan. Evin sahibine de tecavüz ettiler. Yetmezmiş gibi bir de kadını otuz yerinden bıçakladılar. Ben ne kadar aptalım. Bunları en başından biliyorsun sandım.”

Yutkundum. Duyduklarım içimi yangın yerine çevirirken polis hala kendine kızıyor, bir taraftan da “Zavallı kadıncağız…” diye mırıldanıyordu. Elimle yazma işareti yaptım. Kağıt kalem geldi. Arkadaşlarımın yerini yazdım. İçim rahatlamıştı.

Sonra öğrendim polisin yalan söylediğini. Şenol ile Mesut sadece soygun yapmışlardı. Cezaları da ona göre oldu zaten. Polis beni yumuşak karnımdan vurmuş, bana blöf yapmıştı. Ben de arkadaşlarımı sattığımla kalmıştım.

***

Anılar beni Mesut’un gelişiyle biraz yıpratmıştı. Tiner çekmek bile istemiştim onca yıldan sonra. Ama toparlıyordum. Her şey tekrar yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Ramazan ayının gelişiyle birlikte her sene olduğu gibi işler rayına oturmuştu. Bu ayla birlikte yumuşayan ve merhamet depolayan kalplerin elleri ceplerine daha çok giderdi. Ben ise kazandığım paraların bir kısmıyla temel ihtiyaçlarımı karşılarken, kalanını da biriktiriyordum. Bu aralar çöp karıştırmaya ihtiyaç duymuyor, arabasıyla tükürük köftesi yapan Hüseyin Abi’nin yanına bile uğruyordum. Hüseyin Abi normal fiyatın yarısına yapardı bana köfteyi. Bir de güzel şarkılar çalardı radyosunda. Müzikle ilişkisi kafasında çalan melodiler kadar olan ben, Hüseyin Abi’nin yanında huzur bulurdum. Huzursuz şarkılar bile olsa çalan şeyler…

“Şimdi de sevgili dinleyenler; güftesi Ümit Yaşar Oğuzcan’a, bestesi Münir Nurettin Selçuk’a ait kürdili hicâzkâr makamından ölümsüz bir eser Münir Nurettin Selçuk’un eşsiz yorumuyla sizlerle olacak: beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın/denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın/öylesine yıktın ki bütün inançlarımı/beni sensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın.”

Hüseyin Abi’nin hediye ettiği birayla evime yol alırken yarın için sabırsızlanmaya başlamıştım. Cebimde elime sürmediğim yirmilikle geç kalmış bir sözü yerine getirecektim. Biramı yudumlarken yeniden mutlu hissedebilmenin zevkine varıyordum. Ama keşkeler de tamamen bitmiyordu tabii. Bu mutluluğu paylaşacak birileri de olsaydı belki, hayatım daha farklı olabilirdi. Çok uzun zamandır yalnızdım. Kimse benimle arkadaş olmak istememişti. Zorunluluklar sonucunda bir arada olduğum insanlar oldu elbet; ama hiçbir zaman paylaşım hissedemedim. Eksiklik mi bu bilmiyorum. Bu kadar uzun süre yalnızlığa alışmak belki de içten içe benim istediğim bir şeydir. Belki de yalnızlık beni tamamlayan, bütün yapandır. Sessizliğimi de sayarsak belki de üç arkadaşızdır, hatta üç kardeşizdir. Kan bağıyla değil de ruh bağıyla birbirine bağlı olan üç kardeş. Bilemiyorum. Genelde olduğu gibi yine, bilemiyorum işte. Beynim mi yetmiyor, algım mı, kalbim mi? Çözemiyorum. Bileklerimi kesecek kadar mutsuz olabilseydim mutlu olurdum belki. Bilemiyorum. Bir kuş konuyor gelip yanıma. Güzel tüylerini okşuyorum. Kaçmıyor. Mesaj mı bu şimdi bana? Bilemiyorum.

Sabah erkenden büyük bir gülümsemeyle uyandım ve önce baraja, sonra da berbere gitmek üzere yola çıktım. Sakal bırakmak Müslümanlıkta da sünnet olmasına rağmen, neden sakallı kişiler papaza benzetilip bir nevi hor görülür, hiç anlamam. Ama çok önemli değil. Selami Abi beni özlemiştir. Her ne kadar sakallarımdan ayrılmak zor olsa da Selami Abi beni özlemiştir. Özlemese bile ben ona bir söz verdim. Geç kalmış da olsam, sözümü tutmalıyım. Baraja bu düşünceler arasında vardım. Etrafı şöyle bir süzüp kıyafetlerimi çıkardım ve kendimi buz gibi suya bıraktım. Saçlarım ve sakallarımla vedalaşmadan önce iyice temizlenmelerini istiyordum. Bunu hak etmişlerdi. Yüzümde büyük harflerle yazan huzurla ben suyun üzerinde gözlerimi kapadım. Güneş tam olarak alnıma vuruyordu. Tir tir titreten soğuk suda aynı zamanda ısınıyor olmak beni güldürüyordu. Sırıtmaya başladım.

“Ne sırıtıyon len?” dedi bir ses. Bu sefer sesi tanıdım. Gözlerimi bile açmaya fırsat bulamadan burnuma gelen bir kokuyla bayıldım.

Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey saçlarım ve sakallarımın varlığı oldu. Hava karanlıktı. Sanki yüzyıllardır dinmeyen bir kasırga vardı vücudumda. Alt ve üst dişlerim birbirine çarpıyordu soğuktan. Çırılçıplak olduğumu fark ettim. Kafamı kaldırdım, göğe baktım. Bu sabah beş havasıydı. En aydınlık anın öncesindeki karanlıktı. Etrafta aranmaya başladım. Olanlara anlam vermeye çalışmıyor; pantolon, ceket veya üstümü örtebileceğim başka herhangi bir şey arıyordum. Karanlıkta biraz daha kayboluyor, biraz daha çaresizleşiyor, biraz daha kaskatı kesiliyordum. Derken köpek havlamaları duydum, seslere yaklaşmaya çalışırken bir şey ayağıma takıldı ve beni alaşağı etti. Suratım toprağa gömüldü. Tekrar kalktım; ama ayakta durmakta zorlanıyor, mücadele edemiyordum artık. Birden ışıklar aydınlattı dört bir tarafımı. Gözlerim kamaştı.

“Kaldır ellerini!” diye bağırdılar.

Titremekten ellerimi kaldırmakta zorlanıyor, gözlerimi açamıyordum. Üstüme atladı birden sanki üç yüz kişi. Düştüğüm yerde hareket edemiyordum, ellerime kelepçeler bağlanırken gözlerim ışığa alışıyordu. Bir kız görüyordum. Elbisesi yırtılmış ve hareketsiz. Olayları anlamlandırmaya başlıyordum. Ama başıma gelecekler için değil, hareketsiz yatan üst sokaktaki güzel kız için gözyaşı döktüm.

Geçen onca zamanın ardından beklenmeyecek bir gürlükle “Ben yapmadım!” diye haykırdım.

Sanki üç yüz adam birden çeneme tekme attı.

***

Güneşli bir Pazar sabahıydı. Annem pek de rastlamadığım bir neşeyle uyanmıştı o gün. Dudağında bir şarkıyla hazırlıklara başlarken, ben ise kamyonumla oynuyordum. Görünmez yükler boşaltıyor, yenilerini yüklüyordum.

Annem seslendi bana. “Hadi kalk elini yüzünü yıka. Bırak şu oyunu.”

“Yıkadım yaa.” diye yalan söyledim.

“Yalan söyleme bana. Çapağın duruyor daha gözünde. Şu tırnaklarını da kemirme bak. Yine yamuk yumuk uzamış.” Neredeyse lafını bitirmeden bir tırnak makası aldı.

“Hazır şimdi görmüşken getir şu ellerini.” dedi. Hızlı hızlı kesti tırnaklarımı. Gözlerimdeki çapağı da temizledikten sonra hazırdım. Pikniğe gidebilirdik.

“Git de şu dereden karpuzu getir oğlum. Keselim de yiyelim, iyice güzelleşmiştir.” Tam hareket edecekken durdurdu.

“Veya dur ben getireyim, şimdi taşıyamazsın sen.”

Elimdeki dalla karınca yuvası bozmaya başladım annemi beklerken. Karıncalara saygı duymuyordum o zamanlar. Karpuzu dilimlere ayırdı annem. Bana da bir dilimi uzattı. Avuçlarımın içinde zorlukla tutup yemeye başladım. Suyu ağzımın kenarından akarken bir kelebeğe takıldı gözlerim. Peşinden gitmeye başladım. Etrafımdaki ağaçlar sıklaşırken annemin “Çok uzaklaşma!” isteğini umursamadım. Elimde karpuz, kelebeği yakalamaya çalışıyordum. Ömürlerinin bir gün olduğunu bilmediğim zamanlardı. Beni kelebekten ayıran şey biten karpuzum oldu. Bir yandan karpuzumun kabuğunun kenarındaki beyaza çalan kısımları sıyırıyor, öte yandan ise yenisini almak için anneme doğru gidiyordum. Küçük ayaklarımla hızlı adımlar attım. Çok uzaklaşmıştım. Annem çok kızacaktı. Keşke çok kızsaydı.

“Lan bu orospunun piçi de mi varmış? Sikeyim şansımızı. N’apalım çocuğu? Öldürelim mi?” dedi biri diğerine.

Diğeri “Lan yok saçmalama.” diye karşılık verdi ve bana yaklaştı. “Sessiz ol, yoksa seni de keseriz. Anladın mı? Bağırmak çağırmak yok.”

İki kar maskeli koşarak uzaklaştı. Bir şey söylemelerine gerek yoktu aslında. Çünkü benim ağzımdan tek kelime sesin çıkması artık mümkün değildi. Bir şeyler benim elimdeyse elimden geleni yapmayı tercih ederdim; ama annem hareketsiz yatarken ben, sadece karpuz kabuğuma sarılabildim.

Yazan: Doğaç Akçay

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir