Kabus Melodisi

by • 29 Aralık 2013 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)1089

KABUS MELODİSİ

Kendine ait olmayan ancak an itibariyle kendine ait hissettiği dört katlı bir binanın en üst katında, ayaklarını olmayan duvarlardan aşağı sarkıtmış oturuyordu. Yapı oldukça sağlam olmalıydı ki geride kalan dört nükleer saldırıdan sağ kalan tek bina buydu. Hoş, duvarları yıkılmıştı ama yine de sağlamdı. Deliler gibi kaçışan insanlar, aşağı salladığı ayaklarının altında tıpkı üzerlerinde uzun yıllar deney yapılan kobay farelerinin her eksildiklerinde artık ölüme gideceklerini anlayıp, onları tutan kapı açıldığında birden dışarıya çıkmaya çalışmaları gibi… Kaçışan insanlardan tanıdıkları da vardı fakat bunu kesinlikle umursamıyordu Baron Venci. Vanilyalı sigarasından bir nefes daha çekti, insanların üzerine doğru üfleyip “Alın! Bu duman sizi korur ve yüceltir ey insanlar.” dedi ve ardını o meşhur kahkahası ile süsledi…

Siren sesleri kendisi için bir anlam ifade etmiyordu artık, ne de olsa kalesinde güvendeydi. Bu boktan gezegende yapılacak en iyi işlerden birini yapmıştı; insanlara umut satmak…

Başta kendisinin bile umudu yoktu bu gezegenden: insanlar teknoloji ile gaddarlıklarını birleştirince çok büyük sonuçlar çıkmıştı ortaya… Elde kalanlar hep kötüydü. Toplu katliamlar, küçük yaşta seks kölesi yapılan kızlar, işe yaramadıkları düşünülen gazilerin yeni askerlere hedef tahtası yapılması, ihtiyarların yük sayılıp yok edilmesi, hırsızlık, tecavüz, eşkıyalık, hasta çocukların hatalı yapılmış oyuncak bebekler gibi imha edilmesi, temel ihtiyaçların yüksek meblağlar karşılığında satılması, ucuz olanların da insan sağlığına birebir zarar veren maddelerden üretilmiş olması, yoksulluk, açlık, en sevimli hayvanların laboratuvar ortamında korkunç silahlara dönüştürülmesi, birçok düşüncenin idam sebebi sayılması hatta kelimelerin bile…

Var olan bütün iyilik düşünceleri artık yoktu. Ona göre; insanlar bunu hak etmişti ama yine de dayanamıyordu. Çünkü Tanrı, insanı yaratırken, insana vicdan isimli bir program da yüklenmişti. Çoğu insanın genlerinden silinmişti ama nedense kendisinde var gibi hissediyordu. Kalesinin en altındaki eski kitaplardan biliyordu bunları… İlk çağdan itibaren insanların geliştirip düzenledikleri bütün ahlaki değerlerin çöküşüne şahit olmuş, başlarda içlerinde bile bulunmuştu. Ta ki bu binaya rastlayana kadar. “Yıkılmamasının bir nedeni olmalı!” diye defalarca araştırdı. Her araştırmasında yeni şeyler buldu bina ile ilgili ve bulduğu bu şeyler kendisinde var olanları da keşfetmesine neden oldu. Ama son zamanlarda yapmayı en sevdiği şey en üst katta, yani duvarları olmayan katta oturup vanilyalı sigarasını içmekti. Edindiği bilgiler ona güç vermiş, güç ise para getirmişti. Yapabilse bu binaların aynılarından dikip şu an altından geçmekte olan insanlara vermek isterdi ama öyle bir şeyi yapma şansı yoktu. Ancak umut dağıtabilirdi insanlara. Bir de vicdan ve ahlak diye bir şeyin olduğunu öğretebilirdi hepsi o kadar. Tüm bunları düşünürken kendisine doğrulan bir çift gözü fark etti. Aralarında dört kat mesafe olduğu halde bu iki insanın arasına giren mesafeyi ölçmek için şu anki teknoloji dahi bir işe yaramaz, profesörler yapamadıkları için intihar ederlerdi. Uzun zaman olmuştu tekrar gözlerine bakmayalı. Gözleri yaşarmıştı birden, bunun; ağzında tuttuğu sigaranın dumanından olduğunu anladı.

Kız seslendi: “Sen neden inmiyorsun? İnsanlara öğretmeye çalıştığın şeyleri neden sen yapmıyorsun?” O bağırınca herkes durup oradan inmesi için ısrar etti. Herkesin tanıdığı biri olmak sıkıcıydı onun için. “Ben burada iyiyim bana bir bok olmaz dostlarım.” diye seslendi ve ayağa kalkıp kuytu bir köşeye doğru yürüdü. Bunlar artık görmek istemediği manzaralardı.
O an büyük bir patlama sesi duydu. Bina daha önce hiç olmadığı kadar sallandı. Birkaç kiremit aşağı düşünce kendisi için çırpınan topluluk kaçmaya başladı. Çünkü insanın kendi canı her zaman daha kıymetliydi.
Bir an için panikledi, daha ölmemeliydi. Edindiği bilgilerin hepsini en azından birine aktarması gerekirdi. Yoksa binanın vakti dolmuş muydu? Oysa daha yeni gelmişti. Kendisi için her şey çok yeniydi. Bunları düşünmeye kalmadan para çantasıyla birlikte edinebildiği ve zamanının yettiğince bilgileri aktardığı bilgisayarı kaptığı gibi aşağıya koştu.
Tam o anda olan oldu. Gözleri kör edici bir ışıkla karşı karşıya kaldı ve her şey sanki 100 yıl ileriye gitti…

Gözlerini açtığında bembeyaz ışıklarla donatılmış bir odadaydı, sanki karantinaya alınmış o eski kitaplarda yazan odalardan biriydi burası… Birazdan her tarafı kapalı insanların gelip üzerinde deney yapacağını düşündü ve ürktü. Fakat sandığı şey olmadı. Kapı açılınca karşısında gördüğü kişi binadan aşağı inmesini söyleyen kişiydi. Ophelia durdu, yüzüne bakıp gülümsedi. “Nasılsın?” diye sordu. Fakat yerine oturmayan şeylerin olduğu kesindi. Nasılsın sorusuna cevap vermeden önce neden buradaydı ve dört katlı muhteşem binasına ne olmuştu? Eğer bu sefer dayanıklı çıkmamışsa kim neden onu oradan kurtarıp böyle bir yere getirmişti. Doğrulup Ophelia’ya baktı, her insanın hayatında bir kez aşık olması gerekir diye düşündü. O ise Hamlet’in kızına aşık olmuştu. Daha sonra yaptığı şeyler Ophelia’nın kendisinden uzaklaşmasına neden olsa da hala seviyordu onu. “İyiyim” dedi kısaca. Bu cevabın ardından Ophelia’nın yüzünde hiçbir değişim olmadı. Oysa eskiden olsa yüzü düşebilirdi. Zaman geçtikçe insanların, duygularını çok iyi bir şekilde saklayabileceğini okuduğunu hatırlıyordu binasındaki kitaplardan. “Bana ne oldu? Neredeyiz biz, dört katlı binam nerede? Beni oradan kim nasıl kurtardı?” diye saymaya başladı. Ophelia “Biz kurtarmadık geldiğimizde sen buradaydın, binaya ne oldu bilmiyoruz büyük ihtimalle yine bir şey olmamıştır, eğer olmamışsa toplamda dokuz nükleer bomba yemiş bir şehirde ayakta kalan 2 binadan birisi olur.”

İki bina mı diye içinden geçirdi, nasıl 2 bina olabilir ki? Bir tek kendi binası vardı, defalarca gezmişti. Yapılan yapılar hep daha yeniydi. “İkinci bina hangisi diye sorunca, Ophelia “açılın” diye komut verdi. Bir anda bütün camlar açıldı gökyüzü kıpkırmızıydı ve deli gibi yağmur yağıyordu. Kitaplarda geçen o kıyamet günlerinden bir farkı yoktu. Tek bir hayat belirtisi yoktu. Hayvanlar, kendileri için yapılmış korunaklarına çekilmişti. Varsa yoksa hamam böcekleri dolaşıyordur diye geçirdi aklından ve gülümsedi. Kapıya yaklaşıp düğmeye basmayı düşündü, karşıdaki binaya gitmesi gerekiyordu. Evet bunu yapmalıydı düğmeye basıp açılan kapıdaki kapsüle girdi. Tekrar basınca kapsülün kapısı kapandı. Ophelia’nın bağırışlarını duydu ama çok geçti. Yüzünü dönünce ağlayan Ophelia’yı gördü, neredeyse kendisi de ağlayacaktı. Neredeyse ama o duygularını saklayabiliyordu. Kapsül ters tarafa dönüp açılınca kendini cehennemde gibi hissetti, bu başka bir korunaklı odaya geçişin yoluydu aslında. Tamir edilememişti ya da geç kalınmıştı. “Belki de kilidi indirilmemiştir” diye sesli düşündü. Yürümek çok zordu, durup ellerine bakmayı denese ne olduğunu görecekti ama sadece önüne bakıyordu. Biraz daha yürüyüp sağdaki konsolu açtı, düğmeye basınca bir önceki odada olduğu gibi etrafı yine beyazlaşmaya başladı, yürümeye devam etti. Uzun saçları için almış olduğu bakım spreylerinden birini gördü, demek burası kendi odasıydı. Alıp saçına sıktı, yerine indirdiği anda ellerinin halini gördü ve olduğu yere yıkıldı. Onbeş dakika sonra uyandı; yine beyaz…

Etrafındaki hiçbir şeyi anlamıyordu, sanki eski bir yerli dili konuşuyordu çevresindekiler. Zaman trilyonlarca yavaşlamıştı sanki ışığın içinden Ophelia’yı gördü, ağlıyordu bir çocuk gibi. Ellerine bakmaya çalıştı, hatırladı. Aşırı derecede radyasyona maruz kalmıştı buna “Serebral Tip Akut Radyasyon Sendromu” deniliyordu. 10.000 rad üzeri bir radyasyona maruz kalmış olmalıydı çok çok iki gün yaşabilirdi. Tabi bunun öncesinde komaya girmezse! Bilincim açık kalırsa yaşayabilirim diye düşündü. Odada farklı çığlıklar kopmaya başladı. Bir anda üzerine askeri üniformalı biri eğildi. Saçları hafif beyazlamış, uzun sakallı bu adamı tanıyordu. Görmeyeli yıllar olmuştu. “Baba” diye bir kelime çıktı ağzından. Adamın yüzü kızardı, sadece kızardı. “Geri çekilin!” diye sert bir komut verdi. Odaya bir başkası girdi uzun paltolu, tuhaf pantolonları, dizine kadar botları ve deri eldivenleri olan birisi; saçı hem var hem yok gibiydi. Yüzü sürekli değişmekteydi sanki kan-beyin bariyerlerim yıkılıyor ve kafa içi basıncım arttığı için öyle görüyorum diye düşündü. Yüzü, okuduğu çizgi-romanlardaki adamların yüzlerine benziyor ve sürekli değişiyordu. Babasının önce karşı çıktığını duydu, kısa bir tartışmadan sonra “Gel buraya seni gerizekalı deyip” sırtına aldı. Birlikte dışarıya çıkıp ilginç bir aracın içine girdiler. Bu araç tıpkı Batman’daki Batmobil’e benziyordu. Sağlam bir kalkışın ardından “hadi seni dünyanın öbür ucuna götürüp iyileştirelim” dedi. Saçma sapan manevralar yapıyordu. Yıkık köprülerin altından, binaların arasından geçiyor, arada sırada suya bile dalıyordu. Bu onu vücudunda ki acıdan daha fazla korkutuyordu “Dur” demeyi denedi; konuşamayacak durumda olduğunu düşünürken çok basit gelmişti. Konuşma yeteneği geri gelmişti. “Ben kimin biliyor musun?” diye bir soru yöneltti tuhaf suratlı adam! Yüzüne her baktığında farklı bir yüz görüyordu. “Hayır” dedi Baron Venci. “Ben senin diğer yanınım” dedi tuhaf suratlı adam ve devam etti; “2. binada yaşayan diğer adam. Ama ben senin aksine insanlara yardım etmem daha çok onlarla eğlenirim” dedi. “Bu da bizi aynı şey yapar ben olmadan sen, sen olmadan benim hiçbir özelliğim yok… Yerine göre kötüyüm, bazen iyi de olabiliyorum, tıpkı şu an olduğum gibi sen iyilik yapınca ben kötülük yaparım, sen kötülük yapınca ben iyilik, bir denge oluşturmamız şart! Mesela bir önceki yüzyılda ikimiz aynı safta aynı kötülüğe karşı savaşıp mağlup olmuştuk daha sonra karşılaştığımızda yeneceğimize dair and içmiştik. İkimiz de ölüm döşeğindeydik. Farklı gerçeklikler yaşayan insanları tek bir gerçek birleştirir: ölmek. Ben sadece bir defa öldüm, geri kalan hepsinde kıçımı kurtarmayı başardım. Sense defalarca öldün, her defasında seni kurtarmaya geldim. Hatta bir defa ben seni öldürdüm. Sonra baktım ki bu, kurala aykırı… Bizim birbirimizi öldürmememiz gerekiyor. Ancak bir başkasına öldürtebiliriz. Bu da çok sıkıcı yapar hayatı. Ama anlayamadığım bir şey var: öleceğini bile bile neden yürüdün o havada? Çok çılgınca bir şey olmalı, ben de denemeliyim bunu ama beni kurtaracağına söz verirsen? Çünkü tek başıma kurtulmak çok sıkıcı… Bazen zaman kavramı kendini aşıp 100 yıl ileri veya 100 yıl geri götürebiliyor insanı. Sonra uğraş ki bir daha aynı zamanı bulasın. Bu arada geldik, seni iyileştirecekleri yer aşağıda, tanışalım istersen Baron Venci, ben Mark Hamlet. Umarım bir daha unutmazsın ismimi dedi. Yolculuğun aksine sakin bir şekilde durduk. Tekrar sırtlayıp dışarı çıktı ve tuhaf bir dilde gelin dedi ordakilere, hangi dil olduğunu bilmiyordu ama anladı sanki Baron Venci.

Koca binanın kapısı açıldı, içerden tuhaf giysili, hatta kimisi çıplak insanlar çıktı. Normal doktor elbiseli iki kişi, Aborjin, Kızılderili, yüzleri boyalı Afrikalılar, kafalarında tuhaf şeylerle Mayalar, Aztek, Mısır, Yunan, Türk, Arap ve şimdiye kadar yaşamış bütün ırkların şifacılarından oluşan mükemmel bir ekip gibi. Bir anda hepsi birden ellerini uzatıp üzerine kapandılar… Sonra, sonrası yine kayıp! Tekrar gözlerini açtığında küçücük bir odadaydı. Sanki eski Çin’de ama kapısı Japon evlerinin kapısı gibiydi. Düşünde gördüklerini hatırladı. Shakespeare’in Hamlet’ini birebir yaşamıştı, başrolde Mark Hamlet ve Ophelia West vardı. Hepsi çevresindeki insanlardı ne yaptığını anlamadı. Korkuyla ellerine baktı sonra, derisi normal halde ve kendini de çok iyi hissediyordu. Radyasyon zehirlenmesinden bir eser yoktu. Sanki baştan dizayn etmişlerdi. Tam ayna ararken yine o aptal siren sesini duydu. Kesik kesik gelen bu sesle dışarıya çıktı. Korumalı odalara çok uzaktaydı, neden buraya yerleştirilmişti ki? Camdan, Aborjin’i gördü kapkara yüzünde endişeli bir ifade vardı. Onu görünce gel diye işaret etti, Aborjin tam kendisine doğru koşmaya başladı ki kabustan uyanmış gibi irkildi ve çevresine bakındı. Yine farklı bir yerdeydi.

Son gördüğü şey yine o yoğun ışık olmuştu. Dört katlı binanın dördüncü katındaydı. Şöminenin karşısında oturuyordu. Etrafı camlarla kaplı, yer ve tavan siyah, küçük bir bar, deri koltuklar. Yerdeki logar kapağına gözü takıldı. Her şey siyahtı. Işıkların da siyah olacağını düşündü, şömineden gelen ateş çok çekiciydi. Yerde bir ayı postu! “Buraya ne olmuş böyle” diye düşündü seslice. Arkadan gelen sesle irkildi. “Burası benim evim, senin değil Venci.” Sesin sahibi Hamlet’ti. “Yine mi?” dedi. Hamlet “Ne yine mi?” diye cevap verdi. “Sanırım yine öldüm, bu sefer beni en son götürdüğün hastanedeydim, bu insanlar yerlilerin eskiden dumanla haberleşmeleri gibi nükleer bomba ile mi haberleşiyor diye bağırdı ” Hamlet “Neden bahsediyorsun sen, ne hastanesi ben seni bir yere götürmedim. Ve biz sadece bir defa öldük o da savaş meydanında daha sonra kendimizi burada, daha doğrusu ben burada, sen diğer binada bulduk ya!” dedi. Venci durdu etrafına baktı, elindeki viski şişesine ve küllükteki purosuna baktı. “Ophelia diye birini tanıyor musun” diye sordu. Hamlet gülmeye başladı “Evet tanıyorum seni gerizekalı, ne oldu rüyanda onunla mı sevişiyordun? Ne de olsa izin verdim, ben ona aşığım, o sana! Böyle paradokslar arkadaşlar arasında hep olur… Neyse hadi uyuyalım içimden bir his her şey daha kötü olacak diyor. Umarım olur da biraz eğleniriz, ne dersin ha Venci?” deyip kahkaha atarak karanlıkta kayboldu. Bu sefer hangi gerçeklikteyim ve bu ölüm neden beni bu kadar seviyor diye düşündü. Oysa bütün gerçeklikleri birleştirmesi gerekirken neden benimkini dağıtıp parçalıyor diye bağırıp viski bardağını şömineye fırlattı. Aşağıdan “O bardağın aynısından istiyorum seni gerizekalı!” diyen Hamlet’in sesini duydu. Baron Venci doğruldu, camın kenarına geldi. “Acaba ben küçük bir çocuğum ve bunların hepsi sadece bir rüya mı?” diye düşündü. Camları açıp vanilyalı sigarasını yaktı. Dumanı içine çekip şehrin üzerine üfledi. “Alın! Bu duman sizi korur ve yüceltir ey insanlar.” dedi ve yine ardını meşhur kahkahası ile süsledi….

 

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir