Islak Mavi Mektup

by • 12 Şubat 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)279

“Yalnızlığı iliklerimde hissetmek” tam olarak yaşadığım bu muydu? İnsanın mutluluğun formülünü yazacakken, tüm ailesini ve sevdiğini kaybetmesi yerle bir olmakla eşdeğerdi. Tüm iç organlarımın birbirinden ayrılıp, bağımsız çalışmak istemeyişini anlayabiliyordum. Bütün hayatta kalma çabam boşunaydı. Allah’a olan inancım intihar girişimlerimi sonuçsuz bırakıyordu.

Yüksek yerlerden bir şeyler düşmesi umuduyla, tüm yürüyüşlerim binaların altlarında geçiyor, karşıdan karşıya geçerken yanan ışıkların rengini umursamıyordum. Bunun gibi daha bir çok şey, hayatımın önemsizliğini belirginleştiriyordu.

3 ay önce

Nişanlım Hazal, annemin gözüne girme çabalarının sonuç verdiğini ve beraber alışverişe gideceklerini söylemişti. Hayatta vazgeçemediğim iki şey ailem ve Hazal olduğunu düşündüm hep. Bana en fazla mutluluk veren şey ise, onları kuşkusuz bir arada görmek olurdu.

“Akşam geldiğinde beraber yemek yeriz, sonra beni eve bırakırsın değil mi?”

“Tabi bırakırım aşkım”

Hazal’ın aileme karşı davranışları, ilk başlarda baştan kaybedilmiş bir savaş gibi görünse de, zaman gerçekten ilacıymış. Aileme karşı duyduğu saygı beni onure ediyor, aynı zamanda bendeki sevgisini kat kat arttırıyordu. “İşte benim kadınım” diyordum içimden.

Annemin kolay bir kadın olduğunu söyleyemem. Hatta bana düşkünlüğünden, ağzından çıkanları çoğu zaman kulakları bile duymazdı. Buna rağmen Hazal, söylenenlere hiç sesini çıkarmaz, bir bildiği var gibi hep alttan alırdı. Sanki kazanmak için önce kaybetmenin gerekliliğine inanırdı. Dışarda olduğumuz zamanlarda, mutlaka anneme bir hediye alır ve bize gitmeyi teklif ederdi. İlk zamanlar bunun nedenini anlayamasam da, zamanla onu tanıdıkça çektiği aile özlemini artık biliyordum.

Ailem ve Hazal beni evde yemeğe beklerken, annemle beraber sardıkları sarmaların hayaliyle arabayı hızlıca kullanıyordum.  Bu yüzden normalinden çok daha kısa sürede eve yaklaşmıştım.  İşte o anda bir şey oldu. Boş bir arsanın yanından geçerken,  duyduğum büyük bir uğultu ve hissettiğim sarsıntı, daha önce de yaşadığım için depremin geldiğini haber veriyordu. O an sadece durabildim. Yaşadığımı anlamak için biraz zamana ihtiyacım vardı ve istemsizce hareket edemeden bekledim. Trafiğin olmadığı bir yerde olduğum için şanslıydım. Öyle büyük bir sarsıntıydı ki, uzaktan görebildiğim evlerin yerle bir olduklarını görebiliyordum. Elimden bir şey gelmeden, öylece kalakalmıştım.

Bir süre sonra olayı idrak etmeye başlayınca, arabadan inip yaşadığım sokağa doğru koşmaya başladım. Ben koştukça, ortalık kalabalıklaşıyor, korkmuş bağıran yaralı insanların arasından evime ulaşmaya çalışıyordum.  Aslında yaralı da olsa hayatta kaldıkları için şanslı sayılabilirlerdi. Bunu sokağa girince daha iyi anlamıştım. Yokuş yukarı çıkmak zorunda olduğum sokakta, birkaç ev dışında hepsi yıkılmıştı. Kendi evimin de bunların içinde olduğunu gördüğümde, yerin yarılıp beni içine çekmesini isteyebildim. Tabi ki ailem ve Hazal’ım artık yoktu.

O zamandan beri umudu tükenmiş, saçma yaşam öyküleri arasında yaşayan, ufacık şeyleri kendilerine dert edinen zavallı insanların arasında nefes alabilendim. Amaçsız ve umutsuz bir yaşam. Tüm yaprakları dökülmüş bir ağaç gibiydim. Tek farkımız bir daha asla yazı göremeyecek olmamdı.

Her sabah yaptığım gibi kalkıp, zayıflamış bedenimi dışarı çıkardım. Yürümek en iyi yaptığım şeydi yaşadıklarımdan sonra. Ayaklarım hareket ettikçe kafamdaki düşünceler kaçışıyordu sanki. Benden biraz daha fazla acı çeken bulursam, içim rahatlayacaktı. Fakat öylesini hiç bulamadım.

İnşaatların altlarından geçerken, önüme gelen bir taşı önemsemeyip yere düştüm. Kafamdan akan sıcak sıvıyı fark ettiğimde, uzun zamandır ilk kez gülümsüyordum. İki metre ötemde duran mavi zarfı o gülümseyişle görebildim. Akan kanı umursamadan, mavi zarfı elime alıp, sanki hırsızlık yapmışım gibi bir duyguya kapıldım ve olabildiğince hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.

Eve geldiğimde cebimde hazine taşıyormuş gibi, hemen ceketimdeki mavi zarfı çıkarıp içinde ne olduğuna baktım. Beyaz bir kağıda yazılan bir mektuptu bu. Üzerinde isim olmayan. Belli ki bir sahibi yoktu. Yapacak daha iyi bir şeyim olmadığından hemen mektubu açıp okumaya başladım.

Şuan bu mektubu okuyan kişi. Kim olduğunu bilmiyorum. İçimde tutamadığım hayatımla ilgili gerçekleri artık birine anlatmak zorundayım. Sen bu mektubu okurken, ben büyük ihtimalle hayatımın bitmesi için çabalayacak belki de bunu başarmış olacağım.

2 yıl önce bir felaket yaşadım. Tüm ailemi bir trafik kazasında kaybettim. Dünyanın en güzel yerlerinden biri olan Muğla Akbük koyunda yaşıyorduk. Ailem alışveriş için Akyaka’ya gittiğinde, bende İstanbul’da iyi bir üniversite kazanıp, babamı onurlandırmak için, sınavlara hazırlanıyordum. Hava kararmaya başlayınca, ailemi merak ettim. Yan komşumuz Ekrem amcaya rica ederek beni oraya götürmesini istedim. Yolda bir kalabalık görünce uçurum kenarında durduk. Polisler uçurumun kenarında durmuş, konuşuyorlar hepsinin öldüğünü adamın ise içkili olduğunu söylüyorlardı. Aşağı baktığımda, babamın mavi arabasını tanımak anlık bir olaydı.

Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Yanımda teyzem anlamsızca yüzüme bakarken, geçmeyeceğini bile bile saçlarımı okşayıp, geçeceğini söylüyordu.

Mecburen İstanbul’a gelip, teyzemin yanında yaşamaya başladım. Yaşamak denilirse. Artık hayatta yapayalnız kalmış, yaşama dair tüm ümitlerim tükenmişti. Bir sığıntı gibi teyzemin yanında yaşarken, teyzemin iğrenç kocası bana defalarca tacizde bulunurken, teyzemin bundan haberi yoktu. Olsaydı da umursar mıydı bilemiyorum. Tüm dünyası kocası üzerine kurulu teyzem.

Artık yaşamam için bir sebebim yok. Kim olduğum senin de umurunda değil biliyorum. Kendimi fazlalık gibi hissetmekten yoruldum artık. Evet evet beni tam olarak böyle hatırla…

– FAZLALIK

Okuduğum mektubu katlayıp tekrar mavi zarfına, oradan da cebime koydum. Kafamı ellerimin arasına alıp, boğulduğumu hissedene kadar bekledim ve her zaman yaptığım en iyi şeyi yapıp, bedenimi sokağa attım. Sahile doğru yürümeye başladım. Sadece bana ait olduğunu düşündüğüm kuytu köşeme. Hava soğuk, yağmurlu ve fırtınalı. Bu havada sahile inmek için, ya insanın akli dengesinin yerinde olmaması, ya da daha farklı sebepleri olması lazımdı. Bu yüzden her yer sessizdi. Sahile indiğimde, bir kadının denizin kenarında dalgalara bağırdığını duydum. Tam olarak ne söylediğini anlayamasam da, yaklaştıkça aynı zamanda ağladığını görebilmiştim. Başkası var diye yerime ihanet edecek değildim. Birkaç metre ilerisine yaklaşıp, dalgaları seyretmeye başladım. Her dalga hayatın bir tokatı gibiydi. Vurdukça kendime geldim. Bu duyguyu seviyordum, bana yaşadığımı hissettiren tek şeydi. On dakika orada durduktan sonra, arkamı dönüp, eve gitmeye karar verdim. O anda sudan gelen gürültüyle arkamı dönmem bir oldu. Ağlayan kadın, kendini buz gibi suya atmış, falan yüzmek için çaba sarf etmiyordu. İstemsizce kendimi suya atıp, kadını çıkardım. Alıp eve getirdim. Ona giyebileceği kıyafetler verdikten sonra iki odalı evimde salona gelmesini bekledim. Adını bilmediğim kadın, salona geldiğinde ben de ıslak kıyafetlerimdeki eşyalarımı çıkararak masaya koydum ve üzerime kuru bir şeyler giymeye gittim. Geldiğimde, masanın üzerine bıraktığım ıslak mavi mektup, kadının elindeydi ve bana bakıp ilk kez konuştu.

“Ben fazlalık”

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir