İlk Dönem Sinema

by • 9 Nisan 2017 • SinemaYorumlar (0)259

“Sinemayı incelemek, ne absürt bir fikir.”
-Christian Metz

Sinema kadar hızlı gelişen ve evrensel yayılım gösteren başka bir popüler sanat dalı var mıdır? Sinemanın hızla evrenselleşmesinde önemli unsur sessiz oluşuydu. Okur, yazarlık oranının düşüklüğü ara yazılar hariç tamamı hareketli resim olan bu etkinliğin benimsenmesini kolaylaştırmıştı. Hayatın her alanında tatbik olan Japonlar bu konuda da pratiklik geliştirmişlerdi. Benshi olarak bilinen ve sahne kenarından filmin olay örgüsünü izleyiciye anlatan gelenek, 17. yüzyıl Kabuki Japon Halk Tiyatrosu‘ndan gelmekteydi. Sonrasında sesli film çıktığında sinemaya gitme alışkanlığı öyle yerleşmişti ki, dil engelleri, insanları bu bağımlılıktan vazgeçiremedi…

 

Sinemanın kesin bir ortaya çıkış anı yoktur ve doğumunu tek bir ülke ya da kişiye borçlu değildir. Burada çok fazla detayına girmeyeceğim birçok önemli teknik buluşla doludur. Ancak başlangıç düzeyinde o yeniliklere öncü olan kimseler, onları geliştirenler denli öne çıkmadıklarından değinmeyeceğim… Kökeninin, 16. yüzyılda İtalyanların Karanlık Bölme (Camera Obscura) deneylerine dayandığı düşünülebilir. Bu deneyde, ışık dış yüzeyde küçük bir delikten geçerek içeride karşı duvara dış dünyanın tersten görüntüsünü yansıtıyordu. Ondan beş, altı yüzyıl evvel, 10. yüzyıl Arap bilgini İbn Haytam, görüntü yasasının insan gözüyle benzerlik taşıdığını belirlemişti. Leonardo Da Vinci bu yöntemi çizim yapmak için kullandı. Büyük dolap boyutunda bölmede aynalar aracılığıyla görüntü tersten yansıtılıyordu. Büyülü Fener‘ler, projeksiyon cihazlarının atasıdır. Işık kaynağını ışık geçirmez muhafaza içinde hareket ettirecek bir mekanizma, slaytlardan oluşan görüntüleri yoğunlaştırıp uzakta bir ekrana yansıtacak merceklerden oluşur. İlk slaytlar yalnızca illüstrasyonlardı. Lakin 1853’te dönüm noktası sayılacak bir gelişme yaşandı. Avusturyalı mucit Franz von Uchatius, Büyülü Fener‘in gelişmişi bir aygıt tasarladı. Bu alet ile hareketli görüntüleri bir düzleme yansıtmayı başardı.

Merdivenden İnen Çıplak, 1912

Atın hareket aşamalarını ve kuşların uçuşunu incelemek üzere, geliştirilmiş olan Zoetrop (Zootrop)’tan öncü sekans fotoğrafçısı Eadweard Muybridge‘te faydalandı. Büyülü Fener‘lerden ilham alan Muybridge, 99 yapımı Matrix‘te kullanılan Bullet time tekniğinin atası sayılan bir hareket tekniğini geliştirerek 1878‘de hareket halinde bir atın görüntüsünü yakalamaya çalışan fotoğraf makinelerinden oluşan bir düzenek kurdu ve 1/1000 enstantane hızında görüntü elde etti. Yaş kolodyum adını verdiği bu teknikle Dörtnala Sallie Gardner fotoğraflarıyla bir atın hareketlerini kayıt altına aldı.

Hareket olgusuna (Phibir başka dev örnek, Marcel Duchamp, Merdivenden İnen Çıplak (Nude Descending a Staircase, 1912) resmi, sinemada ve resimde hareket olgusunun en iyi verilebildiği eserdir.

Thomas Alva Edison, fotoğrafın gözün hareket algısına uygun devinimini sağlayacak bir aygıt yapmak istiyordu. Projeyi, deyimi yerinde on parmağında marifet kameramanı ve görüntü yönetmeni William Kennedy Laurie Dickson‘a emanet etti. Dickson, George Eastman‘ın 35 mm selüloit şeritlerini kullanarak Kinetograf kameranın prototipini tasarladı ve 1891 Mayıs‘ında Kinetoskop ilk görücüye çıktı. Fred Ott’un Hapşırığı(1894), ağırlıklı olarak oyuncunun yüzüne odaklanan ilk yakın çekimleri içerir. Bir Kinetoskop kısa filmidir.

Dickson ve asistanı William Heise, 20 ile 40 saniyelik Kinetoskop filmlerini ilk film stüdyosu olan ve oval bir düzlemde ray üzerinde hareketli (sebebi, güneşin, gün içinde konumunun değişmesine göre doğal ışıktan faydalanmak içindi. İçeride, gün ışığını üzerine toplayıp konu üzerine yansıtan reflektör işlevli aynalar vardı. Doğal olarak çekim yapmak için günün tamamından yararlanılmaktaydı.) inşa edilmiş olan Black Maria‘da çektiler.

Bunlardan 1894 tarihli Fredd Ott’un Hapşırığı (Fred Ott’s Sneeze) ilk komedi filmi sayılır. Lumière Kardeşler Kinetoskop‘tan ilham alan çok sayıda Avrupalı’dan biridir. Uluslararası patentleri alamayışı Edison‘a pahalıya mal olurken, Amerikan iç piyasasındaki telif hakları, Hollywood sinema endüstrisinin şekillenmesinde Patent ve Tröst savaşlarına yol açtı. Edison, 1914‘e dek Kinetoskop ile oyalandı. Filmlerin sanatçılar değil, teknisyenler tarafından yapılması gerektiğine inanmaktaydı. Girişimci bir ruha fakat tüccar akla sahip olduğu için 1895 Aralık‘ında Projeksiyon cihazı tarafından ayağı kaydırıldı…

19. yüzyılın çeşitli optik oyuncakları Diyorama ve Panorama gibi görsel gösteri uygulamaları da ayrıca örnek gösterilebilir. Elbette bunlar ilk örnekler değillerdi. 1822‘de Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce levha üzerine kalıcı görüntüler kaydeden, yani ilk fotoğraf çeken kişidir. 19. yüzyılın son on yılında, hareket eden görüntüleri bir perdeye yansıtmaya yönelik çabalar giderek yoğunlaştı ve Birleşik Devletlerde Edison (Kinetoscope) Fransa’da Lumière Kardeşler(Cinématographe) Almanya’da Max Skladanowsky, Büyük Briyanya’da William Friese-Greene gibi mucit girişimciler ilk hareketli resimleri sunarak izleyicileri şaşkınlığa uğrattılar. Yine de bu insanlardan hiçbirine sinema aygıtının yaratıcısı denilemez. Çünkü bu buluşların aynı anda ortaya çıkmasının nedeni elverişli teknik koşulların bir araya gelmesiydi. Fotoğraf tekniğinde ilerlemeler, bir projektörden geçirilebilecek kadar dayanıklı ve esnek bir araç, selüloidin icadı ve hassas mühendislik aletlerinin projektör tasarımına uygulanmasıydı.

Sinema genel kabule göre 1895‘te Auguste ve Louis Lumière (Fransızca ışık) kardeşlerin çekip halka gösterdikleri filmler ile başlamıştı.  Lumière kardeşlerin ilk filmi, Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler (Sortie des Usines Lumière à Lyon). Bir filmleri daha vardır ki sıradışı gösterim  hadiseleriyle nam salmıştır. Bir dakika uzunlukta Trenin Gara Girişi (L’Arrivée d’un train à La Ciotat) filmi, buharlı bir trenin Fransa’daki Ciotat kasabasına varışı ve buradaki yolcuları konu edinmişti. ilk gösterimi bir frank karşılığında halka açık şekilde Paris‘te, Salon Indian Du Grand Café‘de Ocak 1896‘da bilim-kurgu sinemanın babası Georges Méliès‘in de davet edildiği sunumla gerçekleşmişti.

Filmle ilgili en çok anlatılan efsanelerden birisi de, film gösterildiği sırada seyircilerin yaşadığı büyük paniktir. Söylentiye göre ekranda dev bir trenin kendilerine doğru geldiğini gören izleyiciler, çığlıklar içinde odanın arka taraflarına doğru koşturmuşlardır… Filmin Türkiye ilk gösteriminde Ercüment Ekrem Talu 1896’da, İstanbul Galatasaray’daki Sponeck Birahanesi’nde yaşadığı benzer korkuyu şöyle anlatmıştır: “Avrupanın bir yerinde bir istasyon, bacasından fosur fosur kara dumanlar savrulan bir lokomotif, peşinde takılı vagonlar duruyor. Rıhtım üzerine telaşlı insanlar gidip geliyor. Ama ne gidiş-geliş! Hepsini sara nöbetine tutulmuş sanırsınız. Hareketler o kadar hızlı, ölçüsüz ve acayip ki… Tren kalktı, elbette ki sessiz sedasız. Aman Yarabbi! Üstümüze doğru geliyor! Zindan gibi salonun içinde kımıldamalar oldu. Trenin perdeden fırlayıp seyircilerin çiğnemesinden korkanlar, ihtiyaten yerlerini terk ettiler. Hani ya ben de korkmadım değil; lakin merak gelip beni iskemleye mıhladı. Bereket versin ki, tren çabuk geçti gitti!” Lumière‘lerin bir başka önemli filmi, L’Arroseur arrosé (Sulanan Sulayıcı) adını taşır. Bir bahçıvanın bahçe suladığı bir hortuma, bir çocuk ayağıyla basınca su kesilir. Bahçıvan, ne olduğunu anlamak için arkasını döndüğünde çocuk ayağını çeker. Hortumdan püsküren su bahçıvanı ıslatır. Böylece sinema tarihinin ilk gag unsuru güldürü ürünü gerçekleşir.  1895’te çektikleri, itfaiyecilerin garajdan çıkışı, yangın yerine varışı, su sıkışı ve bir insanı kurtarışını gösteren dört ayrı film peş peşe oynatıldığında dramatik kurgunun ilk örneğini oluşturur…

Lumière‘ler Cinématographe stokunu büyütüp Lyon’daki fabrikalarında eğitilen elemanlarını dünyanın dört yanına gönderdiler. Büyük kentlerde gösteri yaparak, Edison‘ın Kinetoscope‘dan, Alman Max Skladowski‘nin Bioscope‘dan, Latham kardeşlerin Panoptikon‘dan daha fazla üne kavuştular. Lumière operatörleri Venedik’te gondoldan ve İstanbul’da kayıktan yaptıkları çekimlerde, kameranın kaydırma hareketini keşfederler. Lumière‘ler aygıtın adının kısaltması olan Cinéma sözcüğünü kullanıp benimsettiler. Bir not, İngilizcede 1899‘da ortaya atılan “sinema” sözcüğü, Yunanca da devinmek anlamında “kinemat” eyleminden gelmektedir. Latince’den, Fransızca’ya geçen bu kökten türeyen sinema sözcüğü, Fransızca’dan, İngilizce’ye geçmiştir… Lumière‘ler kurmaca ile ilgilenmeyip doğayı olağanlığıyla yansıtmayı seçtiler. Belge niteliğinde ilk belgesel filmler olan girişimleri bununla sınırlı kaldı ve daha ileri gitmedi.

Sinema ortaya çıkışının ilk yirmi yılında büyük bir hızla gelişmiştir. İlk zamanlar yalnızca bir yenilik olarak görülmüşken 1915’te endüstri haline geldi. İlk filmler bir dakika uzunluğunda ve çoğunlukla tek çekimden oluşan hareketli şipşaklardan başka şeyler değillerdi. 1905’e gelindiğinde ihtiyaç dolayında kural olarak beş ila on dakika arası uzunluğa ulaştılar. Öykü anlatmak için artık değişik sahneleme biçimleri ve kamera açıları kullanılmaya başlandı. 1910’ların başında ilk uzun metrajlı filmlerin gelişiyle birlikte, karmaşık anlatıları ele almak için yeni biçimler ortaya çıktı. Film yapım ve gösterimi büyük ölçekli ticari iş haline gelmişti. Film gösterimi artık şarkılar ya da sirk gösterilerinden büyülü fener gösterilerine kadar uzanan eğlencelerin arasına sıkıştırılmış tuhaf bir şey olmaktan çıkmıştı. Büyük kentlerde konumlanan, dünyanın her yanına film satan ve kiralayan büyük prodüksiyon ve dağıtım şirketleri tarafından sağlanan filmleri göstermek için özel mekanlar oluşturuldu. 1910’larda Paris, Londra, New York en önemli film sunum merkezleri olmaktan çıkarak, Los Angeles – Hollywood en önemli merkez haline geldi. Bunun nedeni sanıldığı üzere sadece ılıman iklim koşulları ve yıl içinde fazla güneş almasıyla çok prodüksiyona imkan tanıması değildir. Oligopol hiyerarşi sunan Motion Pictures Patents Company‘ye karşı çıkan bağımsız şirketlerin peşlerindeki çetelerden kaçmak, Meksika’ya yakın olduğu için, düşük vergi oranı, iş gücü fazlalığı, sendikal müdahalelerin kısıtlılığı ve manzara çeşitliliği gerekçeleriyle seçildi. İlk yerleşik stüdyoyu 1909‘da Selig Polyscope kurdu. (Sonrasında zaten Adolph Zukor‘un bir stüdyonun dağıtım ve gösterim araçlarına sahip olduğu Dikey Entegrasyon sistemi ve toplu kiralama pratiği Wall Street destekli küresel pazar hegemonyasını doğuracaktı…) 1890’ların ortasından 1910’ların ortasına dek, bu dönemin sinemasına, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra California temelli Amerikan endüstrisi hegemonyasına ithafen “Hollywood Öncesi Sinema” denir. Klasik Öncesi olarak da tanımlanır.

1895’ten 1906’ya kadar olan döneme İlk Dönem Sinema, 19071910 arası Geçiş Dönemi olarak adlandırılır. Doğrudan temsil biçimlerini kullanması, fotoğraf ve tiyatro geleneklerinden yararlanmasıyla ayrılır. Geçiş döneminde sinematografik gelenekler gelişmeye başlayınca sinema kendine özgü farklı anlatma araçlarını oluşturmaya başlar…

Gelecek sayıda, Sinema Geçiş Dönemi ve Türk Sinema Tarihi ele alacağım…

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir