Gülsüm Hanım ve Murat Bey

by • 8 Ekim 2017 • DemlikYorumlar (0)76

Beline kadar denize girmiş bir kızın saçları suya girer mi girmez mi? Girer de girmez de ciğerim. Su belinin biraz üzerindeyken saçları kopmuş yosunlar gibi salınır suyun yüzeyinde. Vücuduna yapışır su çekilirken. Sonra yine su yüzeyine salınır. Yosun mu, saç mı? Anlamazdan gelir kıyı şeridi gözlemcileri.

Yarışa hazır bir at gibi dimdik bekler genç kız suyun içinde. Silah ateşlensin, kapılar açılsın, bir şeyler olsun diye. Kapıları açılsa, bıraksa kendini suya, beceriksiz kulaçlar atsa boğulur gibi, o zaman güzel görünmeyecek şimdi olduğu kadar. Tiradını atmadan önce şöyle bir seyircinin bakışlarını hissetmek istiyor hâliyle ensesinde. Rahat bir uyku çekmek için ihtiyacı var sırtını delen gözlere.

Kıyı şeridi gözlemcileri, diğerleri ve ben, yani biz, bu su hipodromunun tribünlerinde, elimizde buruşmuş kuponlarımızla oturan toy kumarbazlar ve kart zamparalar sürüsüyüz. Hepimizin ağzının suyu akmış. Kan istiyoruz. Ama bu güzel an bitmesin de diyoruz bir yandan. Yarıştan keyif almayacağımıza eminiz. Tecrübeyle sabitiz. Bu kız yüzmesin istiyoruz. Bu güneş batmasın. Bu ışık geçmesin. Bu gamzeler kaybolmasın. Kızın sudan çıkmasını da istemiyoruz. Yanlış anlama ciğerim, üşüdüğü için hızlı hızlı nefes alıp vererek duşa doğru koşuştururken yuvarlacık göğüslerinin hoplayıp zıplamasından hoşlanmıyor değiliz. Ama eskisi kadar sağlam değil rakıdan cigaradan pas tutmuş yüreklerimiz. Yaşlandığımıza inandırmaya çalışıyoruz kendimizi bir rezillik çıkarmamak için.

Bana kalırsa biz ne istediğimizi de pek bilmiyoruz ciğerim. İstediğimizi alamayınca zırıl zırıl ağlıyor, alınca da anasından emdiği sütü burnundan getiriyoruz. Dövüyoruz. Sövüyoruz. Kapatıyoruz. Yedi kapılı zindanlara kilitliyoruz. Yedi kapının yedi anahtarını yedi kılıç ustasına veriyoruz. Kılıç ustalarını da bir güzel hadım ediyoruz. Sonra bir akşam, bayağı da bir demlendikten sonra çukurda bir meyhanede, göz yaşlarıyla banyo ediyoruz vesikalık bir fotoğrafı. Kadere sayıp sövüyor, yeminimizi bozmaya karar veriyoruz. Yedi kapının yedi kılıç ustasına emanet edilmiş yedi anahtarını teker teker toplayıp zindanın yolunu tutmaya karar veriyoruz. Anahtarlara canlarından çok değer vermeye başlamış olan kılıç ustaları bizim olanı bize vermeye yanaşmıyorlar pek tabii. Onlar bizim olanın hayaline tutunmaya o kadar alışmışlar, bu hayalin aşkına öyle şiirler yazmışlar, öyle şarkılar söylemişler ki kılıçlarına davranıveriyorlar can havliyle. Biz de boş değiliz tabii ciğerim. Arnavut’uz, Tophaneliyiz, Anadolu çocuğuyuz.

Bakma şimdilerde sakiniz. Yengenle tanıştık da durulduk. Yoksa adımız hâlâ şehrin itinin çakalının kemiklerini sızlatır. Ölümüz yeter, ciğerim, ölümüz. Anlayacağın çekiyoruz el frenini, iniyoruz aşağı, lavuğun kafasını karpuz gibi yarıp alıyoruz anahtarını elinden. Ha öyle bir cümlede geçilecek kadar basit sanma birader. Aynı el frenini yedi kere üst üste, hem de çukurda içtiğimiz küp küp şarapların at gibi kafasıyla çekiyoruz. Yani ciğerim, bizde öyle bir alev var ki yandı mı yedi düvel gelse söndüremez. Öyle bir meret. Bir meret ki hayret edersin. Söylemeye gerek bile yok, çok can yakmış adamlarız biz. Canımız yansın istiyoruz o yüzden. Yansın ki yaktığımız canların yaktığı canımız rahat etsin. Bizim olana kaldırdığımız toynaklarımız cezasını çeksin. Çeksin ki yedi kapının kilitlerini birer birer açıp zindanın derinlerine ulaştığımızda hazinenin gözlerinin içine bakabilecek gözümüz olsun.

Neyse lafı dolandırmadan, sabah ezanı duyulduğunda yedi kapılı zindanların önünde alıyoruz soluğu. Gömleğimiz kan, ağzımız şarap, bıyıklarımız cigara kokuyor. Gözlerimiz yaşlı. Çocuk gibi yumuşatmış bizi kuşluk mavisi. Hocanın uykulu sesi. Zaten ne doğru gitti ki hayatımızda bu doğru gitsinler başlamış. Yine de yüreğimiz elimizde dalıyoruz zindana. Bir kapı, iki kapı, üç kapı derken yedincinin kilidiyle birlikte çözülüyor bacaklarımızın bağı. Artık ağlamaya hazırız. Anamızın eteğinin altındayız. Misafire görünmek istemiyoruz. İçeride ölüm sessizliği var tabii. Biraz da sigara dumanı. Mis gibi dilber teni kokuyor duvarlar. Şimdi bildiğin kundaktayız. Biri bizi dizlerinde sallasın istiyoruz. Donunda sallasın. Uyutsun. Saçlarımızı ojesi dökülmüş tırnaklarıyla tarayıp bizi izlesin uyanana kadar. Sonra kahvaltı hazırlasın. Bulaşık yıkasın. Yerleri silsin. Anamızın ayaklarını da yıkasın başlamışken. Eh bir de dırdır etmesin istiyoruz ciğerim. Kadın dediğinin ağzı mühürlü olacak ciğerim.

Tabii bunlar işin abartısı. Bakma sen bir akşam üstü birasıyla çalkalandığımıza. İşin aslı, biz o eve hiç giremiyoruz. Yedi kapının ilkinin eşiğinden dahi adımımızı atamıyoruz. Kapının önünde sigaranın ucunu ateşe denk getirmeye uğraşıyoruz bir yarım saat kadar. Sonra güneş çıkmadan sızacak bir yer bulmak için inceden topukluyoruz Karaköy’e doğru. Vapurun sesinden, itin köpeğin bağırtısına, her şey duygulandırıyor bizi artık. Kendimize acıyoruz. Erken ölümlere sövüyoruz. Şehri suçluyoruz. Kaldırımları tekmeliyor, tabelaları yumrukluyoruz. Normalde lavuğun tekine çarpmadan adım atılmayan şu koca şehirde dalaşacak, kavga edecek bir Allah’ın kulu yok diye hıncımızı çöplerden, banklardan, ağaçlardan çıkartıyoruz.

Neyse ciğerim, artık döve döve mi dersin dövüle dövüle mi ben bilmem, bu kıyılara kadar düşüyoruz sonunda. Bizim için yolun sonu burası. Biz öyle söylemeyi seviyoruz. Buraları küçümsediğimizden değil ciğerim, bize orası olmuş burası olmuş fark etmez. İzleyecek karı, demlenecek rakı olsun da, gerisi teferruat. O yüzdendir ki güneş batmaya niyetlenince kıyı şeridinde yerlerimizi alıyoruz. Yoklama alsan, her akşam aynı sayı. Hasta olan, sakat olan, karısından azar işiten demeden hepimiz bir teklik oturuyoruz su hipodromunun tribünlerinde.

Arap’ın yasa dışı işletmesinin naçizane müşterileriyiz biz. Kendimize site sakinleri demeyi daha uygun buluyoruz. Altın zengini Ali Beyden, Almancılar kralı Ramazan Beye, ihtiyar balıkçı Hayri Efendiden, torbacı emeklisi Işın abiye kadar beş yüz evlik sitenin bütün yaşlı zamparaları, göbek üzeri rakı taşıyıcıları, kulağı kıllıları, gömlek altından düğme açıcıları, biz senin yaşındayken matkap gibiydikçileri, hayat öğretmenleri, biz yaptık olducuları, sırtından sopayıcıları, karnından sıpayıcıları, kısacası şehirden bu kıyılara sürülmüş ne kadar palavracı varsa hepimiz Arap’ın yerinde toplanıyoruz gökyüzü kızarmaya başlayınca.

Emekli albay Necmi amca bile kıyıda yerini alıyor bu kız suya girdiğinde. Bile diyorum çünkü bu kız siteye gelmeden evvel yalnızca şafakta gelirdi emekli albayım yüzmeye. Şimdi kıyı şeridinde yeri hazır her akşam. Kendisi o pek özenle büyüttüğü göbeğini köşede gösterir göstermez, Arap’ın pek çalışkan karısı Gülsüm Hanım da mutfak penceresinden çıkartıyor kafasını. Sonra bir anlığına kayboluyor ve elinde tepsisiyle havuz başında beliriyor yeniden. Ustaca taşıdığı tepside Necmi amcanın buzlu bardağı, tombul şişesi ve elma dilim patatesleri var. Necmi amca aceleyle yerini alırken, ona ”her zamankinden” ini getiren güzeller güzeli kadına teşekkür etmiyor. Farkına bile varmıyor kadının. Kimse fark etmiyor Arap’ın karısını. Elinde tepsisiyle, ruhu pas tutmuş beyaz tüy yumaklarının arasında bir hayalet gibi dolaşıyor, biralarını tazeliyor, kül tablalarını boşaltıyor, yemeklerini servis ediyor Gülsüm Hanım.

Beline kadar suyun içine girmiş kız, bir adım daha ilerlemek ile olduğu yerde birazcık daha beklemek arasında gidip geliyor o sırada. Bir an yaşanıyor. Tırmanıyor kızın üzerinden erkek erkeğe yaşanan cinsel gerilim. Çıt çıkmadığını ilk fark eden bizim ahlak polisi Necmi amca oluyor. Bu kadar göstere göstere de göz banyosu yapılmaz ki canım. Adap bilmek lazım gelir az da olsa. Laflamak gerekir ortak günahı örtbas edebilmek için. Hem konu mu yok Allah aşkına? Beşiktaş daha geçen gece net goller kaçırmadı mı? Sitenin suyu da iyice çamur olmadı mı? Karşı koya liman yapılmasına kimse karşı çıkmadı mı? Sizin hanım hala iyileşmedi mi? Bizim ki de bu saatlerde gelmeyi bir türlü alışkanlık edinemedi mi? İskelenin oradan balık çıkmaz olmadı mı? Zaten bu memleket gün geçtikçe yaşanmaz bir yer olup çıkmadı mı? Bu adamlar başa geldiğinden beri bu kıyılar da perişan olmadı mı? Ankara’nın kışı soğuktan, İstanbul’un yazı sıcaktan çekilmez olmadı mı? Falanlar filan, filanlar falan olmadı mı? Olmaz mı efendim, suyu çıktı suyu…

Bu kadar boş lafın arasında güzeller güzeli Gülsüm Hanımı fark etmek her babayiğidin harcı değil. Şimdi sen ağzın süt koka koka diyorsun içinden, bu Gülsüm Arap’ın karısı demedin mi birader, adam dediğin sevmez mi karısını, beğenmez mi dimdik dolaşmasını. Beğenmez ya… Gerçek dünya senin izlediğin romantik filmlere benzemez ciğerim. Pembe filtreyle, gün batımında oynanmaz evlilik oyunları. Hem mutlu son yazan yerde de bitmez o filmlerin hiçbiri. O yazılar akar, akar, akar da bir türlü geberip gidemez insan. Anlayacağın bizim Arap da Necmi amcanın yanında yerini alır her akşam aynı saatte. Bu görsel tecavüze o da katılır, pek güzel karıcığı karıncalar gibi çalışırken.

Ama üzülme birader. Asma suratını. Var elbet Gülsüm Hanımın da bir izleyicisi. Hem de ne izleyici. Kıyı şeridi gözlem saati geldiğinde evinin terasında, cumhuriyet balosuna gidecekmiş gibi şık, avına yaklaşan bir dişi aslan gibi pür dikkat belirir adamın biri. Site dedikoducularının baş konusudur bu gizemli çapkın. Genç kıza bakmaya mı çıkıyor terasa, batan güneşten bir çeşit ilham mı arıyor, yoksa bizzat kendisinin tasarlamış olduğu beş yüz binayı mı izlemek istiyor batan güneşin ışığında, bizim yıllanmış bekar Murat Bey. O meraklı gözlerinden ve zihin eleklerinden, on altı yaşında aşıkların bile kaçamadığı usta dedikoducular bile yanılıyorlar tahminlerinde. Murat Beyin ışıkla, yansımayla işi kalmamış artık. Yarım asır tüketmiş bunların kaygısıyla. Bir kendisi bilir izlediği manzarayı, bir de güzeller güzeli manzara hanımın kendisi.

Vay. Bilmez olur mu canım sen de… En iyi o bilir Murat Beyin bakışlarının kıymetini. Beline kadar suya giren kız kendisini göstermeden dakikalar evvel Arap’tan izin ister tuvalete girmek için. Acele ettiğini belli etmeden acele ederek tırmanır tuvalete çıkan merdivenleri. İşte o tuvalette neler yaptığını Gülsüm Hanımın, nasıl bir törenle hazırlandığını akşam güneşi için, ne ben bilirim ne de yıllanmış bekar Murat Bey. En sevdiği türküyü mü takar kaset çalara, yoksa kendisi mi mırıldanır sözlerini. Saçlarını tararken bir sigara yakar mı alışkanlığı olmamasına rağmen. Ya da belki bir tek rakı mı koyar tuvaletin penceresinin yanına. Belki seyircinin geldiğini, salonun dolduğunu görmek isteyen bir oyuncu nasıl kaçamak bakıyorsa perdenin arkasından, öyle bakar tuvaletin penceresinden Murat Beyin terasına. Bak bu olabilir işte. O küçük tuvalet penceresinden Murat Beyin terası görünüyordur mutlaka. İşi bir adım ileri götürüyor mudur acaba, çıkartıyor mudur bluzunu bizim Gülsüm Hanım. Sıyırıyor mudur ayak bileklerine kadar uzanan çiçekli eteğini. Sanki farkında değilmiş gibi teşhir ediyor mudur yapılı, çok yük taşımış sırtını. Yaşlanmasına rağmen gururla, dimdik duran göğüslerini. Hatta belki…Olur mu olur canım. Belki dokunuyordur kendisine Arap’ın dokunmasına izin vermeyeceği gibi. Karşılıklı bir gösteri mi dersin buna ciğerim?

Biz amacımızdan sapmayalım en iyisi. Hemen heyecana kapılmamak gerek. Belki de arpa suyunu fazla kaçırdık bu akşamüstü. Haddimiz olmayan yerlere yürüttük fikrimizi. Uzun lafın kısası, boşları toplamak için sahneye çıkmadan evvel bir yarım saat kadar tuvalette kalır güzeller güzeli Gülsüm Hanım. İçeride ne yaptığı da kendisinden başkasını ilgilendirmez. Belki bir de Murat Beyi. Ama sen kafanı takma işin o kısmına ciğerim. Mesele o değil zaten.

Mesele Gülsüm Hanımın elinde dev gibi tepsisiyle havuz başına çıktığı andan ibarettir günün sonunda. Tam bir gösteri koyar sahneye Arap’ın karısı. İçlerine izmarit doldurulmuş boş bira şişelerinden, şezlonglarda bırakılmış kızartma artıklarına süzülür. Eğilirken sırtını bükmeden, dans eder gibi, ritmini bozmadan gezinir havuzun etrafında. Soda şişeleri, biberonlar, kirlenmiş havlular, güneş kremleri, küllükler, peçetelikler… Kıyıdakilerden kimse bakmaz arkalarında dimdik dolaşan bu gururlu kadına. Yerden ezilmiş kola kutularını alırken sopa bağlanmış gibidir sırtına. Çenesi ne yöne gideceğini gösteren bir dümendir artık. Neredeyse göğe bakar Arap’ın karısı hareket ederken. Her uzvunun üzerinde hakimiyet sahibidir bu gösteriyi sahnelerken. Kaskatı kesilmiştir baldırları, ensesi.

Bunca zamandır izlerim bu oyunu sıkılmadan. Bir kez olsun kafasını Murat Beyin terasına çevirdiğini görmedim Gülsüm Hanımın. Kolay iş değil böyle korumak bir tutkuyu ciğerim. Sen olsan dayanamaz, kısa bir an, kısacık bir an yavrusu kadar bile olsa bakıverirsin terastan yana. Hele ben olsam… Neyse şimdi, karıştırma beni. Ne diyordum. Hah! Güzeller güzeli Gülsüm Hanım ne kadar özenle bakmıyorsa Murat Beyin terasından tarafa, Murat Bey de o kadar dikkatli izler bizim Gülsüm Hanımın dansını. Sanki çift başlı bir boğa yılanı, ikisini birden sarıp sarmalar o an. Ağır ağır sıkmaya başlar yaşlı bedenlerini. Güneş artık denizin altına girmeye yüz tutmuştur. Zaman en küçük anlarına bölünür. Kıyı şeridi aşıkları bu küçük anların dibinde kalanları sıyıra sıyıra tüketmeye çabalarlar.

Derken cumburlop… Beline kadar suyun içinde duran kız, artık sapına kadar suyun içindedir. Güneşle beraber dalar sitenin çamurlu suyunun içine. Tam atladığı sırada kıyı şeridini izlemek büyük keyiftir ciğerim. Tek başına tüm sahayı çalımlayan adam son anda topu taca atmış gibi bir hayal kırıklığı yaşar tribündekiler. Güzel başlayan her şeyin sonu illa da kötü bitmek zorunda mı arkadaş, der gibi bir el hareketi yapar Necmi amca. Birasının dibinde kalan yudumun üzerine son patatesini bindirdiği gibi midesine gönderir. Sonra da aceleyle evinin yolunu tutar ana haber bültenini kaçırmamak için.

Yazan: Özgür Balamir

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir