Güliz

by • 13 Ağustos 2017 • DemlikYorumlar (5)613

Yürüyorum. Ucu, bucağı görünmeyen daracık bir sokakta, yürüyorum. Ay, dolunay; söndürmüş ışığını, o da bırakmış beni tek başıma. Yürüyorum, sancıyorum her adımda, canım yanıyor ama ben, bundan zevk alıyormuşçasına adım atmaya devam ediyorum. Neşter vurulmuş bir can bendeki, yarası kapanmayan; dikiş tutmayan…

Yürüyorum, daracık sokakta. Bir adımım diğerini kovalamıyor ama tıpkı yelkovanın akrebi kovalamadığı gibi. Zaman, geçen onca zaman bomboşmuş meğer. Kendime güç bela yola çıkmadan önce, ölmüşüm be, haberim yok dedim. Yakamoz ışığı gibi bir ışıkta baktım suratıma. Gördüm kurumuş dudaklarımı, kızarmış gözlerimi, ıslak yanaklarımı, gördüm… Acıdan, hissizliğin sarhoşluğuna erişmiş; bomboş gözlerle baktım aynada kendime. Mecal kalmamış bende yaşları aktıkları yanaklardan silmeye.

İki gece sabahladıktan sonra attım bu sabah kendimi sokağa. Acı, adamı anadan üryan yatırıyormuş meğer soğuk çivilerin üzerine. Hasret, bir çivi gibi batıyormuş insanın her yanına, artıyormuş sancın. Gam otururmuş meğer içine, kalkmazmış. Dalgınlığa denk geldi oysa, onunla kurduğum düşler.

İnsanlara aldırmadan, hıçkırarak ve sallanarak sokağın ortasında yürürken attım kendimi oradan geçerken gördüğüm bir parfümcüye. Görevli

“Buyurun efendim.” dediği anda elimin tersiyle yanağımdaki yaşı temizleyip

“Ben her zaman kullandığım parfümden almak istiyorum ama ismini bile bilmiyorum. Birkaç tane deneyebilir miyiz?” dedim. Görevli güler yüzle cevap verdi.

“Tabi, nasıl bir parfüm kullanıyordunuz hafif mi yoksa ağır kokan bir parfüm müydü?” deyince kalbimin orta yerinden vuruldum sanki. Soğuk çiviler daha da saplandı her yanıma. Ruhumdan ayrılan bir parçam olduğuna inandığım küçük bir kız elindeki kanlı hançerle suratıma acıyan gözlerle baktı. Ellerimi bilmiyorum anlamında iki yana açıp

“Hatırlamıyorum ki… Unuttum.” dedim titrek çıkan sesimle.

“Buyurun, deneyelim.” dedim görevli ve kadın parfüm reyonuna yöneldi. Görevlinin aksine ben erkek parfümleri reyonuna gittim ve tek tek denemeye başladım. Buldum sonunda, onun kokusunu buldum en sonunda. Parfümü koklamamla yere serilip ağlamaya başlamam bir oldu. İç çekişlerin dükkânı doldurdu.

“O” dedim hıçkırıklarımın arasında,

“Onun gibi kokuyor. Onun kokusunu unuttum ama onun kokusu bu işte, buldum.” dedim ve gözyaşlarımı silerken devam ettim.

“Boynunu ne zaman koklasam böyle kokardı. Çok aradım da bulamadım. Onu da kokusunu da çok aradım gittikten sonra.” dedim ve arkamdaki raftan destek alarak ayağa kalktıktan sonra parfümü sıktığım sol bileğimi koklayarak oradan ayrıldım.

Şimdiyse tenha bir sokakta, sırtımda uzun bir hırkayla sol bileğimi koklayarak yürüyorum. Parfüm uçsa bile, kazıdım ki o kokuyu artık ben zihnime. Asfalt sanki ayaklarımın altına yapışıyor, hayallerim saçlarımdan hırkama, hırkamdan da asfalta akıp ayaklarımın altında eziliyor. Dibe vuruşun getirdiği mayhoşluk, nefes almamı zorlaştırıyor, nefes almaya çalıştığım her an kaburgalarım ruhuma saplanıyor. Siyah botlarımın zinciri sanki canımın her yerine çarpıyor, beni daha da yaralıyor. Kızgın bir demir gibi, hayallerimin zemine bıraktığı sıcaklıkla canımın her yerini dağlıyor.

Yürüyorum, ıssız bir sokakta, yüzümde koca bir morbidezza. Sokağın sonunda bana omzunu açan deniz, hüznümü bir çay gibi demleyip içeceğim, deniz. Akan gözyaşlarımı sildikten sonra göz kapaklarımı açmamla birlikte kendimi dikenler ve sarmaşıklarla dolu ormanlık bir alanda buldum, zihnimdi burası galiba. Beyaz bir elbise vardı üzerimde, kafamı kaldırdığımdaysa karşımda onu gördüm. Elindeki kanlı hançerle, bana bakan o küçük kızı. Kızın yanağından süzülen bir damla yaş aktı hançerin üzerine, sanki kanları lekelemek ister gibiydi bu düşüş ama başarılı olamadı. Hançerden damlayan kan damlaları yere değil de ruhumun boşluklarına düşüyordu sanki.

O küçük kız, sırma gibi sarı saçları ve masmavi gözleriyle o küçük kız… O küçük kız benim küçüklüğüm ve ben, bunu bile yeni fark ediyorum. O küçük kız ölgün gözlerle bana bakarken, tam kalbine sapladı o kanlı hançeri. Gözlerini, gözlerimden ayırmadan yere düşerken bile bana acıyordu. Benim ağzımdansa acı bir feryat koptu. Küçüklüğüm, mutluluğum kendini öldürmüştü. Ölü bedeninin gözleri bile bana acıyarak bakıyordu. Kalbim, burnum kadar küçük değildi ki benim. Sancılarım artmıştı ruhumda, avazım doruğa çıktı. Can havlim arttı ama çektiklerim azalmadı.

Korkarak, koşmaya başladım. Kaçmak istedim, kabullenemedim. Kabullenemedim, katil damgasını yediremedim kendime. Gözyaşları yanağımda şelale oluştururken, gözyaşlarının alfabesini artık ezberlemiştim. Acının tüm formüllerini öğrendiğimi sanıyordum ta ki onu görene kadar. Bu sefer hemen tanıdım onu, on iki yaşındaki halim… Bir gül bahçesinde, meşe ağacına kurulu bir salıncakta sallanıyordu. Bahçenin kapısını aralayıp içeri girdiğimde kızaran yanaklarımın üzerine düşen yaşları sildim. Beni görünce olan yüzünü derin bir keder kapladı ve sallandığı salıncaktan indi ve salıncağın ipini kesmeye başladı. Kurduğum hayaller gibi yere düşen ipi alarak ağaca tırmandı ve ipi önce ağaca sonra boynuna doladı. Boynunu ipin arasına alırken,

“Yapma!” diyebildim sadece. Bana eprimiş düşüncelerini bir kenara bırak der gibi baktı ve kendini aşağı bıraktı. Ağzımdan çıkan çığlık öylesi bir çığlıktı ki güllerin dikenleri yerlerinden fırlayarak tenime saplandılar. Ellerimle gözlerimi kapattım. Olduğum yere çivilendim adeta. Ellerimi gözlerimden çektiğimde gözleriyle gözlerim buluştu. Onun da ölü bedenini gözleri acıyarak bakıyordu bana.

Hıçkırıklarla o bahçeden çıkıp var gücümle koştum. Ne takatim ne de dermanım kalmıştı artık. Bir nehir gördüm ormanın içinde. Nehrin oraya koştum ve nehre vardığımda arkası dönük bir kız gördüm. Kız yüzünü bana döndüğünde boynum büküldü. Ağlamaktan gözleri şişmiş olan o kız benim on dokuzumdu. Kanlı gözleriyle bana bakarken elinde zehirli bir mantar tutuyordu. Tek tük çıkan bir sesle,

“Yeme onu, lütfen.” diyebildim küçük bir kız çocuğunun sesini taklit ediyormuşum gibi çıkan sesimle. Önce benim gibi o da elinin tersiyle kızaran yanağındaki yaşı sildi.

“Neden?” dedi titrek bir sesle. Dokunsam beraber ağlayacaktık.

“Çünkü canım acır. Ruhum sancır.” dediğimde;

“Sen bize acıdın mı ki bunu benden istiyorsun? Teker teker öldüren bizi senden başkası değil. Beni, benden başkası öldürmüyor.” dedi ve elinde tuttuğu mantarı ağzına attı. Ona doğru bir adım attıysam da mantarı yutmasıyla yere düşmesi bir oldu. “Beni, benden başkası öldürmüyor.” İşte bu cümle benim katil olduğumu, hem de kendimin katili olduğumu bir tokat gibi yapıştırmıştı zihnime. Nehrin akıntısı bedenini, bedenimi sürüklerken düşüncelerimde onunla bir akıp gitmişti. Hislerimde öyle.

Oradan uzaklaşmak, acılarımdan kaçmak için ormanın içine doğru koşmaya başladım. Ormanın içinde koşarken ağaçlar suratlarında korkunç vaatlerle dolu bir ifadeyle

“Sen katilsin Güliz. Katil Güliz. Katil! “diye haykırıyorlardı sanki suratıma. Sanki cennetle cehennem birbirine karışıyordu. Cennetin meyve dolu ağaçları cehennemin ateşiyle yanarken, cehennemin çukurları cennetin soğuk sularıyla doluyordu… Ormanın içine doğru koştukça sıcak olan hava önce yerini rüzgâra bıraktı. Koştukça hava soğudu. En sonunda kendimi karlar arasında buldum. Karla kaplı bir alanda buzdan bir kale vardı karşımda. Çok üşümüş, kalenin içindeki sıcaklıktan medet umarak kaleye girdim. Kalenin bahçesine bakan o büyük balkonda kendim vardım. Yüzü buz tutmak üzereydi. Balkonun buzdan demirine çıkmış düştükçe buza düşen yaşlarıyla bana bakıyordu. Haykırarak,

“Atlama oradan ne olur atlama. Yalvarırım sana atlama.” dediğim gözlerini bana dikip.

“Bizi örseleyen, hepimize neşter çeken sen mi söylüyorsun bunu Güliz? Bu biz miyiz sence? Bu halimiz ne?” dediğinde kelimeler boğazıma düğümlendi. Yutkunamadım, yalvardım sadece kelimelere; öldürmeyin beni diye… Heceler acizlikle çıktı boğazımdan,

“Özür dilerim.” diyebildim sadece.

“Uyan artık Güliz. Uyan! Kötü düşüncelerin ruhunu sömürüyor, uyan artık!” dediğinde dizlerim beni daha fazla taşıyamadı ve yere düştüm.

“O gitti, sizde gitmeyin lütfen. Yalvarırım gitmeyin.” diyebildim yalnızca. Nefesim güçleşmiş. Kelimeler fısıltı gibi çıkmıştı dudaklarımdan.

“Bizi öldürmek isteyen sensin. Küçüklüğünü, gençliğini, reşitliğini, bizi öldürmek isteyen sensin… Şu haline bir bak. O gitti diye bizi de öldürmek istedin sen, artık kararından geri dönemezsin. Bak!” dedi ve ellerini iki yana açıp devam etti.

“Bu senin diğer insanlarla arana örüp içinde yaşadığım buzdan kale, sadece onu aldığın bizi bile dışladığın buzdan kalen. Neden yabancı kaldın buraya? Ben gidiyorum, keyfini sür yalnızlığının. Bunu sana sen yaptın!” dedi ve kendini aşağıya bıraktı. Yere düştüğünde buzlar çatladı, gözleri gözlerime kilitlenip bana acıyarak baktı. Olduğum yerde gökyüzüne bakarak haykırsam da ne fayda, gök bile çek git der gibi mermi gibi yağmur yağdırmaya başladı. Gözlerimi kapatıp bağırarak ağlamaya, avazım çıkana kadar bağırmaya başladım.

Gözlerimi açtığımda derin bir nefes alarak doğruldum. Havanın soğukluğuyla hırkama sarılmış, sokağın ortasında sere serpe uzanmışım. Üzüntüden bayılmışım yolda, yalnızlığından ödün vermemişim ama bir kişi de çıkıp örtmemiş üstümü.

Kendimi toplayıp yürümeye devam ettim. Denize vardığımda, sahilde kimsenin olmayışını fırsat bilerek bir banka oturup bağırmaya başladım denize.

“Hani hiç gitmezdin Efe? Hani ben senin her şeyindim? Yalanmış her şey, sözlerini yalanlara dolayarak söylermişsin meğer bana. Hani adımı tam kalbinin üzerine dövme yaptırmıştın ya hani iki ay önceki doğum günümde, beni öptükten sonra ellerimi alıp o dövmenin üzerinde gezdirmiştin ya hani bana içtenlikle bakıp;

“Adının anlamını biliyor musun?” diye sormuştun bende sana hayır anlamında başımı sallamıştım ya. İşte sende bana;

“Güliz, gül gibi güzel iz bırakan demek.” demiştin gülümseyerek. Bende seni öpüp,

“Öylemi sahiden?” diye sormuştum çocuksu bir saflıkla.

“Öyle” deyip eklemiştin.

“Bak bu dövme tenimde sense bende gül gibi güzel bir iz bıraktınız. Seninim, benimsim.” diye öpmüştün ya hani dudaklarımdan insafsız.

“Cümleler senle kelamsızlaşıyor, harfler birbirleriyle selamsızlaşıyor sen yanımdayken.” deyişlerinde mi yalandı? diyerek yerde duran bir taşı sanki ona atıyormuşçasına denize fırlattım. Ardından ayağa kalkarak denizin önüne kadar gittim ve

“Beni sonsuza dek sevmek zorunda değildin ama böyle gitmek zorunda da değildin be adam. Beni kandırmak için geçici dövme de yaptırmana gerek yoktu, bu kadar yer edinip düşlerimde bana acı çektirmeneyse hiç gerek yoktu. Ne kadar da ihmal etmişim, bencillik etmişim seni severken kendime. Yazıklar olsun! Yazıklar olsun seni seven bu kıza da senin gibi bir yalancıya da yazıklar olsun!” diye bağırdım avaz avaz. Saçlarım rüzgârın etkisiyle uçuşurken gözyaşları son kez aktı yanaklarımdan.

Bir savaş, bir de savaş meydanı. Bir de elindeki kılıcı savaşın içinde, savaş meydanında bırakan savaşçı, ben. Bitti. Bir labirentteydim ben; kendi kendini kaybeden, düşünceleriyle canavarlarını besleyen. Ama artık bitti. Çıktım o labirentten, kurtuldum labirenti getirip zihnime kuran senden…

” Yazıklar olsun! Bak orada” dedim ve denizin dibini gösterdim. “Günahının cesedi vicdansızlığının kıyısına vurmuş! Musallat ettiğim gibi seni, söküp atmasını da bileceğim.” diye son kez bağırdıktan sonra ellerimle saçlarımı karıştırdım ve geldiğim yoldan, yolda kaybettiğim her şeyden özür diler gözlerle geri döndüm evime. Deniz ne iyi gelmişti hislerime, içimi ne de iyi döktüm. İçimden söküldü ona olan bağlar böylece.

Banyoya giderek onun kokusunu sıktığım sol bileğimi iyice çitiledim. Ardından düşüncelerimi çitilemek ister gibi, acılarımı bıçakla kazımak ister gibi, kaybettiğim bana tekrar ulaşmak ister gibi kendimi çalışmaya atarak gözlerimi kapattım. Kağıt ve kalemi elime alarak, zehrimi akıtmak istedim.

” Hoşçakal Efe. Hiç olmaması gereken bir aşk, yaşanmaması gereken bir duyguydu bu belki de. Yetindiğim mutluluğu kucaklayan bir şarkı haykırmıştım oysaki hayata. Belki duyuldu, belki duyulmadı, tekrar etmedim. Ama içimde durdu bir şeyler de, okşadı ruhumu; sonra yoluna devam etti, seyirlik bir yelkenli gibi, var olan bir ilkbahar yeliyle birlikte. Öyle kalsaydın ya bende be adam. Benin dilimde, işitilmeyecek manası; sır, var olduğun yerde, kalbimde…

Sevmekten daha zor geldi sana sevda, değil mi adam? Yüreğimde bağ bahçe; baş edilmez dedim bazen, sarmaşıklar yüreğimde ağ oldu. Ama büyütmedim bunu. “Seviyorum” dedin ya… Saklamadım kendimi asla. Yaklaş dedim, sarıl dedim. Dokun ve anla. Gittiğinde adamım, kaldım sensizliğin coğrafyasında. Kavimsiz göçerdi o güne kadar duygular damarlarımda. Sana kızdığımda, söylemediğim kelimelerim şimdi ağıtlara yuva kuracaktı, hissettim. Hiç böyle güzel sevilmemişim. Bazen incindim. İçinde, ezildi içim. Değdi sonra bahar gibi elleri vücuduma, tazelendim, yeniden filiz verdim. Çiçeklendim, adam beni sevdikçe. Mevsimi bu dedim, öfkeni de kışı da benimsedim. Bulabilene aşk olsun, ışığın benim gözümde, görebilene…

  Düşündükçe çoğalan, düşledikçe azalan bu hissin tarifsizliğini yaşıyorum. Uzun bir aradan sonra tanıdık bir şarkıya kulak verir gibiyim. Dikine giden gün ışığının inadını tül perdem ile kırabiliyorum ama adamın inadını kıramıyorum. Çayımın şekerindeki, şeker ile terbiye ederek kaçırmışım tadını demin.

  Hangi rüzgâr attı beni dünyaya diye düşünürken, saçlarımı karıştırıyordu ya hani nefesin. İşte kaybolurdum o nefeste ben be adam. Dünya benim için beş harfli bir sözcük değildi veya gezegen anlamına gelmiyordu benim lügatımda dünya; sendin anlamı dünyanın bendeki lügatta. Şimdiyse denizin üzerine bir örtü çekti, incilerimi, eteğimdeki taşlarımı döküyorum üzerine. Duyurmadan ama başkalarına, göze değen bir gürültü ile.

  Biliyor musun sevgilim, sana daha önce anlatmış mıydım bilmiyorum ama küçükken hayal kurmak istediğim zaman elime bir kitap alır tek kelime okumadan bir sayfada saatlerce hayal kurardım. Çünkü o zaman beni kimseler rahatsız etmezdi, çünkü yaptığım şeyi en güzel biçimde kılıflandırırdım.

Elimdeki kalem değil artık benim. Gırtlağına kadar bulanmış kara bir büyü; elimdeki. Tende gül gibi güzel bir iz bırakmaz artık, Güliz…”

Gözümden dökülen bir damla yaşı silerek kalemi yere fırlattım ve kendimi yatağa atıp gözlerimi kapattım. Issız sokakları değil, kalabalık meydanları düşlemek için bu sefer… Yaralarımı sarmak için, kaybın topraklarına kazılan kaybettiklerim için, kaybettiklerim için…

Yazan: Berk Ful

Pin It

İlgili Konular

Güliz için 5 yorum var.

  1. EvilQueenTr dedi ki:

    Sen efsanesin! Tüylerim diken diken oldu… yüreğine, kalemine sağlık!

  2. Meliha Akyel dedi ki:

    Her zamanki gibi harika,seni yürekten tebrik ediyorumVe ileride seni çok güzel yerlerde göreceğimizden eminim,şansın bol olsun…

  3. Füsun dedi ki:

    Offffd offf ki ne offff..Tek kelimeyle MUHTEŞEMMMM olmus..Bukadar iyi olabilicegini inan tahmin etmemistim.Helal olsun canim sana…Senin yolun cok acik canim.Buna emin ol..Ileride yayımlanan ilk kitabinin imza gununde en basta sirada ben olucam…Bak gor…O gun geldiginde benim kitabimi imzalarken de bunu sakın unutma olur mu..Sen demistin Fusun abla diye imzalarsin artik…Gurur duyuyordur aile seninle eminim.Basarilarinin devamini dilerim canimmm…❤❤❤

  4. Hasancan dedi ki:

    Efsane ya

  5. Sude dedi ki:

    Okurken çok ağladım. Yazanın yüreğine sağlık

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir