Giyotin

by • 9 Ağustos 2015 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)774

Fransa için oldukça sıradan bir gün olacağa benziyordu. Güneş tam zamanında doğmuştu tek bir salise dahi gecikmeden. Güneşin karşı konulmaz ışınları insanları kolundan tutup sokağa savuruyordu. Şaşkına dönmüş insanlar Paris sokaklarında bir aşağı bir yukarı koşturuyorlardı. Hepsinin suratında ise anlaşılması zor, diğer uluslardan farklı bir kibir vardı. Belki de sadece kibirin ne demek olduğunu bilmiyorlardı, hepsi kendisine aşıktı sanki ama ne olursa olsun yabancı bir kimseyle karşılaştıkları vakit saçından tırnağına kadar sessizce öyle bir süzerlerdi. Her detayını dikkatlice inceledikten sonra karşısındaki insanın gözüne mağrur bir edayla fiyakalı bir bakış atarak gülmeye başlarlardı. Bu durum Fransızlara özgü bir yetenekti herhalde ve bunu yapmaktan o kadar çok hoşlanıyorlardı ki, sokaklarda yabancı avına çıkarlardı adeta ve bir yabancı görünce dört gözle yanına sokuluverirlerdi hemen. Genellikle Concorde meydanının çevresindeki pazarlarda pusuya yatmış olan bu insanlar için hayatın en büyük eğlencesi ne kadar onurlu ve ne kadar gururlu bir insan olduklarını bu yabancılara anlatmaktı. Çoğu zaman bunu tiyatral bir eğlenceye çevirirlerdi. Meydanda bulunan yoksul çocuklarla anlaşarak yabancı bir kimseyle konuştukları vakit yanlarına gelmelerini ve para istemelerini söylerlerdi. Yabancının seyirci yoksul çocuğun ve Fransızın oyuncu olduğu bu sahne gerçekten görülmeye değerdi. Fransız, kelimelerini yüksek bir tondan seçerek karşısındaki kişiye Kralcılardan yana olduğunu kralın bu ülkenin vazgeçilmezi olduğunu ve tabi ki de büyük dedesinin kralın en yakın arkadaşı olduğunu anlattığı esnada ellerini hafifçe havaya kaldırmasıyla yoksul çocuk yanına gelirdi. Cebinden çıkardığı domuz derisinden yapılmış yamalı kesesinden parayı yere atan Fransız bu hareketinin yeryüzündeki her türlü ahlaki kuruntudan, bir insanı kurtarmaktan yada bir kadına aşık olmaktan istisnasız her şeyden daha mühim olduğunu ve bunu yapan kişilerin gerçekten asil ve eşsiz bir kalbe sahip olduğunu karşısındakine anlatmakla meşguldü. Her oyunda olduğu gibi bu oyunda da seyirci müthiş bir alkışla karşısındaki insanı övgüye boğarak farkında olmadan alçaklığı ve ikiyüzlülüğü saygıdeğer bulurdu. Bu anlaşılması zor oyun hemen hemen tüm fransız sokaklarında kolaylıkla rastlayabileceğimiz oyunlardandı.

Hemen hemen herkes sokaklardaydı o gün, Kral Aleron ve Marmion hariç. Uyanamamıştı kral uykusundan, derin düşlere dalmıştı, çıkamıyordu bu buhrandan çünkü çözmesi gereken sorunları vardı, uyanırsa her şey yarım kalacak gibiydi. Hayal ile gerçek arasında gidip geliyordu. Sıkışıp kalmıştı kalabalığın içinde. İlk defa halkın içine karışmış, ilk defa halkının nefesini yüzünde hissediyordu kral. Nefesleri kokan insanlar midesini bulandırıyordu, terliyordu, daralıyordu, nefes bile alamaz hale geliyordu bazen, halkının nefesinde boğuluyordu adeta. Yünden işlenmiş ihtişamlı kıyafetleri yaz sıcağında çöl hissi yaşatıyordu. Asaletini simgeleyen peruğu ağır gelmiş, sıcaktan kan ter içinde kalan kralın gizlediği korkunç yüzü akan makyajı ile belirivermişti. Bağırıyordu kral, haykırıyordu, ‘’Kralım ben, Kral Aleron!’’ kimse umursamıyordu kralı, bir tek kişi bile dönüp bakmıyordu. ‘’Açın şu yolu Kral Aleron’um ben’’ diye defalarca söylense de nafile bir çaba harcıyordu çünkü kimse kendisini umursamıyordu. ‘’ Sizi ahmaklar, kralınızım ben kralınız’’ diye iç geçirerek sitem etti sessizce…

Son bir haykırışla yeniden duyurmaya çalıştı sesini; ‘’ Açın şu yolu! Hepinizin sonu kanlı giyotin olacak, kralım ben kralınız Aleron!’’ Kimse duymuyordu kralı, sonradan fark etti, kral kendi sesini bile duymuyordu. Meydanda inanılmaz bir uğultu vardı. Herkes birbirine bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama kimse kimseyi tanımıyor ve duymuyordu aslında. Kralın kalp atışları kontrolden çıkmıştı, kanı damarlarına sığmıyordu artık, korkuyordu kral. Çıkmak istiyordu boğulduğu meydandan, akmak istiyordu kanı, kalabalığın arasından süzülüp denize ulaşmak istiyordu ki tam o sırada kralın bacaklarına bir şey sarıldı yılan misali, buz gibiydi, damarlarındaki kanı yavaş yavaş donmaya başladı kralın. Hayatında ilk defa bu kadar korkmuştu, aklı ise türlü türlü düşüncelerle dolu idi. Bunun bir rüya olması için tanrıya yalvarıyordu. Hayatı boyunca kiliseye dahi gitmemiş olan kral tanrının kendisini kurtaracağını düşünüyordu. Birden bacaklarındaki kuvvet artmaya başladı. Bir şey kralın bacağını tüm kuvvetiyle sarıyordu, nerdeyse bacakları sarıldığı yerden kopacak gibiydi, dayanılmaz bir acı yaşıyordu, nefes almakta zorlandıkça çektiği en ufak bir sızı bile kat be kat büyüyordu kralın gözünde. Kral derin bir nefes alıp bacağına doğru eğilerek kendisine acı veren şeyi görmek istedi ve bacaklarına tüm hırsıyla sarılmış küçük çocuğu gördü. Kısa saçlı, tozdan matlaşmış yüzü, birbirinden bir o kadar farklı görünen alt ve üst dudağı, iri kulakları, gözlerinde kuruyup kalmış gözyaşları ile bir erkek çocuğu… Kral oldukça şaşkındı, bacaklarındaki bu muhteşem kuvvetin bir çocuğa ait olacağı aklının ucundan dahi geçmemişti. Biraz da olsa rahatlamıştı, ve hiç düşünmeden çocuğu tutup kucağına aldı. Tüm meydan sessizliğe bürünmüştü o an. Binlerce insan uğultuyu kesip krala ve çocuğa dönmüştü. Hepsinin gözlerinde anlaşılmaz bir bakış ve kabulleniş vardı. Hepsini üstün bir varlık yönetiyordu sanki, yoksa aynı anda tek vücut olmaları mümkün değildi. Tamam hadi bu bir rastlantı diyelim, peki ya kuşlar, onlar neden doğaya dizdikleri ezgileri bir kenara bırakıp ağaç dallarına sıralanmıştı. Onlar da mı rastlantıydı? Yoksa esrarengiz bir güç tüm canlıların çocuk ve krala odaklanmasını mı emretmişti? Ne olduğunu bilmiyorum ama kralın rüyası öylesine bir rüyaya benzemiyordu ve ilk hamle kraldan geldi.

-Sen de kimsin çocuk?

Çocuk kralın gözlerine bakıyordu. Ancak bu alelade bir bakış değildi. Tüm soruların cevabını içinde barındıran bir bakışa benziyordu, kralın anlamayacağı gerçeğin dışında bir bakış. Yada yüz yıllar boyu süren bir bilinmezin bakışıdır. Sadece bazı insanların anlayabileceği bu bakışın kralı korkuttuğu ve hafif bir endişenin aklında filizlendiği kaşlarını çatışından belliydi. ‘’Susmasana çocuk, dilini mi yuttun?’’ diye söylendi çocuğa kral. Çocuk bir şeyler söyleyecekmiş gibi kralın yüzüne baktı. İşte bakın, unutmayın bu sahneyi dostlarım, yaşamın varoluşundan beri ilk kez yaşanacak, gerçeğin dili bu sahnede konuşacaktır. Karanlığın akıl almaz oyununun bittiği, aydınlığın ise her şeyden habersiz saf ve masum bir insan silüetiyle sahneye çıkarıldığı sahnedir bu. Ve tanrının milyonlarca yıldır sabırla ve özlemle beklediği sahne de budur! Belki de insanları sadece bu sahneyi izlemek için yarattığı an, şu an gelmiştir ama sahne biraz tozlanmış, küf tutmaya da başlamış. Karanlık yüzyıllardır hor kullanmış bu sahneyi, belki de bir gün tüm bu ihtişamının sona ereceğini bildiği içindir. Şimdi ise tüm yük masum aydınlığın sırtında…

…insanlar deliye döndü bir anda, inanılmaz bir şeydi bu doğrusu. Her yer toz duman, gök olabildiğince kararmış. Ay sırtını dönmüştü insanlara. İnsanların vahşi çığlığı tüm dünyada yankılanıyordu sanki. O uyum içerisinde çıt çıkarmadan bekleyen insanlar sağa sola koşturup insanda tuhaf bir ürperti uyandıran acımasız çığlıklar atıyorlardı. Concerde Meydanı çığlıklarla çalkalanıyordu. Kuşlar çoktan terk etmişti bulundukları yeri. Kral ise tam meydanın ortasında kalakalmıştı öylece. Hareket dahi edemiyordu bacaklarının titremesi dışında.

İnsanlar daha da deliye dönmüştü artık, çığlıklar yerle gök arasında gidip geliyordu. Hepsi de kafasını tutuyordu elleriyle, kimisi saçlarını yoluyordu farkına bile varmadan, koşup başını ağaçlara vuranlar göze çarpıyordu, sonra tekrar ayağa kalkarak koşmaya devam ediyorlardı. Tanrım noldu bu insanlara?

Yaşanan sahne kıyametten farksız şuan. Peki ya kral? Kralın ellerinden kan damlıyordu, yere düşen masum kanlara arkadaş sinsi öfkeli bir yağmur başlıyordu şimdi de. Ve işte kıyamet şimdi başladı… Gökyüzünün koyuluğu her çakan şimşekle daha da kararıyordu. İşte kral hareket etmeye başladı. Önce soluna sonra sağına baktı yavaşça. Ellerini havaya kaldırdı adeta gökyüzüne yalvarırcasına, kralın sol elinde ise o çocuğun kellesi vardı. Hala kan damlıyordu çocuğun o masum bedeninden ayrılan başından. Deliye dönen insanların koşuşturması ve çığlıkları sona erdi. Yağmur sakince diniverdi. Kral, gökyüzüne bakıp çocuğun başına sarıldı ve ağlamaya başladı. İlk defa ağlıyordu tüm Fransa’nın tek hakimi olan, ilk defa gözyaşları o yaşlanmış çökmüş ve de sarkmış yanağından yavaş yavaş akıyordu. Oysa her gözyaşı temiz, saf ve de taze bir yanaktan yere düşmek isterdi. Kralın gözyaşı yere düşmedi tıpkı çocuğun gözyaşları gibi yanakta bir yer bulup saklandı ve kurudu. Kraldan bir acı çığlık, tüm kulakları sağır edercesine meydanda dolaşıyordu…

Kral kan ter içinde büyük beyaz kadifeden yapılmış, üstünde altın işlemeli motifler olan, kenarları zümrütlerle kaplanmış yatağından fırladı bir anda. Haykırmaya devam ediyordu. Muhafızları bu haykırışları duymuş olmalı hemen odaya daldılar. ‘’Kralım? Noldu? İyi misiniz?’’ Endişeli bir şekilde kralın nasıl olduğunu öğrenmek isteseler de kral hemen odasından kovdu muhafızlarını. Kral hala rüyasının etkisindeydi, elleri ayakları hala titriyordu.

Tuhaftır, Marmion ve Kral Aleron aynı anda rüya görüyorlardı ve de aynı anda uyanacaklardır. Marmion’un rüyası da oldukça farklıydı. Çoğu zaman rüya görmüştü şüphesiz ama bu ötekilerden çok daha gerçekçiydi. Marmion karanlık bir odadaydı düşünde. Karanlıkla bütünleşmişti adeta odada. Karanlık hareket etmiyordu, kendisinin de hareket etmemesi gerektiğini düşünüyordu. Karanlık ses de çıkarmıyordu. Oysa Marmion’un hırıltılı nefes alışverişleri ahengi bozuyordu. Hemen farkına vardı bu durumun, daha sessiz ve derin nefesler alıp vermeye başladı. Karanlığa uyum sağlamanın çokta zor olmadığını düşünüyordu. İçinden; ‘’ her şeye alışabilirim, ve her şeyi kabullenebilirim’’ gibi tuhaf bir düşünce geçiyordu. ‘’Baksanıza karanlığa bile hemencik alıştım ve kabullendim onu. Niye bu odada olduğumu bile sormadan benimsedim onu.’’

‘’Su gibiyim heralde bulunduğum kabın şeklini alıyorum, kuşkusuz aydınlık bir odada olsam ona da uyum sağlardım koşar zıplar şarkılar söyleyip eğlenir, gördüğüm ilk kadına da sonsuz bir aşk beslerdim, aydınlığı da sorgulamazdım.’’ Kendi kendine konuşuyordu Marmion. Birden haykırmaya başladı. ‘’Her koşulda, her şeye alışabilen basit, ucuz ve aşağılık bir insanım.’’ Karanlığın da devreye girmesi gereken zaman gelmişti anlaşılan. Odadaki yoğunluk azalmaya başladı ve karanlık kendine yakışır bir ses tonunda seslendi Marmion’a: ‘’ Her şeyi kabullenip alışabileceğini söylüyorsun, peki ya ölümü kabullenip alışabilir misin?

Marmion yıllardır kaçıp saklandığı, düşüncesini dahi korkunç bulduğu soruyla karşı karşıyaydı. Karanlığın nasıl konuşabildiğini bile düşünmeden cevap vermek istedi soruya. ‘’Şey… Belki de… Yada hayır onu kabullenemem. Ölümü yada daha düzgün bir ifadeyle Bay Ölümü kabullenemem. Bunu düşünmek dahi istemem. Benliğimi yok etmek isteyen beni yani bir şeyi koca bir hiçe çevirmek isteyen ölümü nasıl kabullenebilirim. İki cambazın bir ipte bulunmasından daha korkuncu cambazın karşısındakinin bir canbaz oluşudur. Onunla bir arada bulunmam demek kendimi yok saymam demektir. Ve şu yeryüzündeki en önemli şey ise kendimdir. Hayır kesinlikle ölümle bir olamam. Kesin ve kesin bir ifadeyle onu reddediyorum. Kahrolasıca bay ölümü yada bayan ölümü kabul edemem.’’ Marmion kontrolden çıkmıştı sanki, nefes bile almadan konuşuyordu heyecenla. Kalp atışları gittikçe artıyordu. Kendini kontrol edemiyordu, susmak istiyordu ama tuhaf bir şey vücudunun kontrolünü ele geçirmişti. Karanlık bu Marmion’un yaşadığı zor durumdan oldukça zevk alıp keyifleniyordu. Ölümcül soruyu sormuştu ve yılan misali onu sokup tüm zehri Marmion’un kanına boşaltmıştı. Kıvranıyordu Marmion, zehir kanıyla beraber beynine hücum ediyordu. İlk darbenin etkileri geçmeden karanlık ikinci soruyu yöneltti hışımla. ‘’Varoluşun kadar gerçek hatta ondan daha da gerçek olan ölümü nasıl reddedersin.’’ Karanlık oldukça acımasızdı. Acımasız oluşu ezeliydi ama bu kadar bilge ve sakin olması Marmion’un hatasıydı. Karanlıkla bütünleşen Marmion tüm benliğini karanlığa teslim etmişti farkında olmadan. Tüm zayıflıklarını ve bilinmeyenlerini Marmion’dan koparan karanlık ezici üstünlüğünü zavallı aptalın üstünde hissettiriyordu. Benliğinin en derinine izinsiz yolculuk yapan karanlık, sorusunu tekrarladı bu defa yüksek bir tonda.

Marmion’da karanlığın en derinine girmişti lakin kaybolmuştu içerisinde. Kolay değildi karanlığın sırlarını öğrenmek. Bunu yalnızca ben ve karanlık biliyoruz değerli dostlarım. Ancak ne yeri ne de zamanı. Marmion ses tonunu artırarak; ‘’ evet varoluşum kadar kesin bay ölüm, bu konuda haklısınız. Bay ölüm ve varoluşum ikiz kardeştir. Her kardeş gibi birbirlerine gönülden bağlıdırlar. Birbirlerini seviyorlardır da. Saygı bile duyabilirler. Ancak Bay ölüm benim zıddım. İkiz olmak aynı olmayı gerektirmez. Onların ikizliği bir bütün. Birbirleriyle oluşan bütünlük. İşte ben o bütünlüğü reddediyorum. Bir bütün değilim zaten, yılardır yarımım. Yarım kalmaya hazırım, yarım yaşamaya da hazırım. Sen aydınlığı kabullenebilir misin?

Marmion un sorduğu sorudan sonra karanlığın yoğunluğunun artması ve odadaki sessizliğin belirgin bir biçimde ortaya çıkması, karanlığın zor bir duruma düştüğünün habercisiydi. Karanlığı köşeye kıstırdığını düşünen Marmion bu sefer kendisi üstünlük kurmak istiyordu. Sorusunu tekrarlama gereği hissetti; ‘’ Aydınlığı kabullenebilir misin? ‘’ Cevap vermiyordu karanlık, bu durum Marmion’un hoşuna gidiyordu, gurur bile duyuyordu kendisi ile. Zafer kazandığını bile düşünmeye başlamıştı. Alnına düşen uzun saçlarını arkaya atınca yüzünde gizli bir tebessüm belirdi. Her zaman ki gibi sabırsızdı, hisleri sürekli değişkendi. Karanlık ise oldukça sabit ve olgundu. Marmion sorusunu yeniledi ısrarlı bir şekilde. Bir cevap bekliyordu. Odanın içinde ayaklarını hızla yere vurarak dolaşmaya başladı. Arada bir duvara çarpıp komik duruma düşse de bozuntuya vermeden hemen dönüyor uzun adımlarla karanlığı dolaşıyordu. Git gide öfkeleniyordu. Yüksek sesle söyleniyordu, ‘’ben senin sorularına bekletmeden cevap veriyordum, bir cevabınız yok heralde! Tabi olmaz ilk başlarda biraz afallamış olsam da şimdi kendimdeyim. Soruma cevap ver ve istediğin soruyu sor. ‘’ Karanlığın anlaşılmaz sessizliği kahramanımızı çileden çıkarıyordu. Elleriyle karanlığı tutmaya çalışıyordu sanki. Bir oraya bir buraya koşuşturup duruyordu odanın içinde. Durum artık sinir bozucu bir hal almaya başlamıştı Marmion için. Tüm öfkesini sesine yayarak bağırmaya başladı. ‘’ Yeter! Oyun mu oynuyorsun benimle?’’

Birden odasının kapısı açıldı kuvvetli bir sesle. Marmion korkudan yere devrilmişti. Odayı beyaz bir aydınlık kaplamıştı. Marmion yerde, şaşkın bir şekilde büyümüş gözbebekleriyle tavana bakıyordu. Bi süre hareket etmeden bekledi Marmion, Karanlık en ağır cevabı vermişti kendisine. Marmion hızlı bir şekilde toparlanıp ayağa kalktı ve odayı incelemeye başladı. Kapıdan içeri inanılmaz bir ışık huzmesi hücum ediyordu. Aydınlık kapıda yoğunlaştığı için direkt kapıya bakamıyordu. Zifiri karanlık olan oda saniyeler içinde yeni yetişmiş bir pamuğun beyazlığına bürünmüştü. Anlam veremiyordu bu duruma, kafasını kaşıyordu sürekli. Karanlığın hala odada olup olmadığını merak ediyordu. Ama konuşmaya cesaret edemiyordu. Olabildiğince şaşkındı, ’’kader bana yine o tuhaf oyunlarından mı oynuyor’’ demeden edemiyordu. Birden aydınlığın sesi duyuldu kararlı bir tonda. Marmion’un vücudundaki tüm hücreleri sesi duymuştu ve kendilerini parçalamaya başlamıştı. Acı çekiyordu Marmion, çektiği acıyı vücudunun her bölgesinde şiddetli bir şekilde hissediyordu. Kekeleyerek konuşmaya çalıştı. ‘’Ama bu… Hayır ola… Bu ses kara… Bu ses tonu karanlığa ait.’’ Bu hayret dolu ifadeler karşısında ;
‘’ Evet bak aydınlığı kabullendim.’’ Demiştin ya ‘’ Bay ölüm benim ikiz kardeşim.’’ diye, aydınlıkta benim ikiz kardeşim. Kardeşim ve ben biriz. Ben oyum o da ben. İkimizde aynı şeyiz aslında. Karanlık aydınlığa dönüşür, aydınlık karanlığa. Ben aydınlık yanımla yüzleştim Marmion, sıra sende. Kapıdan çık ve tam karşında bay ölümü göreceksin, bakalım siz iki kardeş birbirinize dönüşecek misiniz? Lütfen Marmion bu taraftan.’’ Marmion’un suratında zorunlu bir benimseyiş hakim oldu. Işık huzmesi ile yoğunlaşan kapıdan gözlerini elleriyle kapatarak bir kuvvet etkisi altında çıktı. Uzun bir koridorun sonunda o devasa aleti gördü. Sinirden başı zonklamaya başladı. Koridorun duvarlarına başını vura vura o aletin tam karşısına dikildi. Aslında ne odadan çıkmak ne de bu koridorda yürümek istemişti. O aleti gördükten sonra da buradan kaçıp kurtulmak istese de anlayamadığı bir güç ona hakim olmuştu. Ayakları kendiliğinden yürümeye başlamıştı. Ayaklarına vura vura koridorda yürüdü ve ne yaparsa yapsın o aletin karşısındaydı işte. Dişlerini sıkıyor, çenesindeki tüm kasları zorluyor,gözleri sanki yuvalarından çıkacakmış gibi büyüyüyordu.

‘’ Seni aşağılık alet seni lanetlenmiş giyotin, işte karşı karşıyayız. Bay ölüm ve onun adi uşağı Bay giyotin, hoşuna gidiyor biliyorum karşında böyle aciz durmam. Korku dolu bakışlarımı da fark etmişsinizdir. Evet fark ettiniz. Titreyen kollarımı ve bacaklarımı fark etmemeniz de büyük bir aptallık olur. Ancak bunlar kontrolüm dışında gerçekleşen şeyler. Sizler karşısında tuhaf bir varlığa dönüşüyorum.Nefret ediyorum bu korkak varlıktan ancak bu varlığın sonunun da siz olduğunu gayet iyi biliyorum iki sevimsiz cellat…

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir