Gerçek

by • 6 Aralık 2015 • DemlikYorumlar (0)759

                                                                                                   ‘Anlamak için kendimi yok ettim.’

                                                                                  Fernando Pessoa veya Bernardo Soares

Kustum.

İçimden çıkan binlerce benle göz göze geldim. İfadesizliği, anlamanın boşluğunu duydum.  Her biri ifadesiz, anlamsız ve konuşmadan duruyorlar.  Bir hata yapmamı bekliyor gibi öylece gözlerini üzerime dikmiş bana bakıyorlar. Binlerce ben. Sorguluyorlar. Hayır yapmadım diyorum. Yapma..dım… Gelmeyin, gelme. Elimden geleni yaptım. Yapamadım… Gelmeyin… Yapmadım… Yapamadım…

Cemal kahvaltı hazır.

            Göz kapaklarımı araladım. Neredeyim ben? Belli belirsiz her şey. Umulmaz bir baş ağrısı başladı. Kısa cümlelerle düşünüyorum. Bir sokak lambasının altı olabilir. Ama burası sıcak. Muhtemelen bir ev olmalı. Yatak yumuşak. Yumurta kokusu duyuyorum. Biri beni evine mi aldı?

Oğlum hadi kalksana çayları koydum.

            Annem galiba. Oğlum diye başkası seslenmedi hiç. Sesi de benziyor. Tek gözle gördüğüm kadarıyla saçları da kısa. Annemin de kısaydı. Annem olabilir. O zaman burası benim evim. Eve nasıl geldim? Dün gece neredeydim ben?  Ellerimi yatağa dayayarak öne doğru yavaşça doğruldum. Kısa bir süre kanın pompalanmasıyla baş ağrısı arasında bağlantı kurmaya çalıştım. Olmadı. Bir bağlantı yoktu büyük ihtimal. Kalkamayacağımı anladım. Anne gelemiyorum demeliydim. Annem miydi? Kendimi yatağa bıraktım. Dudaklarım kurumuştu. Karnımın guruldadığını duydum. İçeriden bir ses daha geldi. Annem olduğuna karar verdim. -Kalkamıyorum, başım ağrıyor diye bağırdım. Başım yine ağrıdı. Odaya göz gezdirdim. Dün gece ne olmuştu bu odada?  Yerde -muhtemelen- dün gece giydiğim kıyafetler atılıydı. Çoraplar komodinin üzerinde. Yerler çok temizdi. Bunun nedeni dün gece kusmuş olmam olabilir. Raftaki kitaplar düşmüştü. Sallanarak yatağı bulmaya çalışmıştım galiba. Neydi bu mezuniyet sarhoşluğu mu? Dönüşüm başlamış mıydı?

            Komodinin üzerindeki telefonuma uzandım, saate baktım. Öğlene üç saat vardı. Annem yine geldi. -Kalk hadi bir duş al, kendine gelirsin dedi. Suyun bu ayıltıcı kuvvetine hiç akıl erdirememişimdir. Tanpınar’ın rüya sarhoşluğunda gibiydim. Ne tam hayal ne tam gerçek. Araftaydım sanki. Bir kez daha doğrulmayı denedim ve bu kez ayaklarımı yere basarak kalktım. Bu nasıl bir baş ağrısıydı Tanrım? İnsan neden bu kadar içer? Banyoya gittim. Suyu soğuğa getirdim. Sonra tekrar sıcağa döndürdüm. Hiçbir zaman soğuk suyla duş almamıştım ki ben. Odama döndüğümde ağır bir kokunun her tarafa sindiğini fark ettim. Sigara, kusmuk, parfüm karışımı bir kokuydu bu. Üzerime bir şeyler giyip mutfağa doğru gittim. Annem kahvaltıyı hazırlamış, her zamanki gibi çatal, bıçak ve bardakları sofraya koymamıştı. Onun kahvaltı hazır anlayışı dört çeşit kahvaltılığı sofraya koymaktı. Hak vermiyor değildim. Yirmi senedir aynı şeyleri yapmanın zorunluluğuyla ortaya çıkmış bir davranış biçimiydi bu. Yemek, bulaşık, çamaşır üçgeninde sürüp gitmiş ve gitmekte olan yirmi yıl. Haklıydı. Belki de yirmi senenin intikamını çamaşır ve bulaşıktan alıyordu. Her yıkayışında yeniden temizlendiğini ve yeni bir başlangıç yaptığını düşünüyordu. Kim bilir? Kimse bilemez. Kimse. Sedire oturdum. Sol kolumu kalorifere dayayıp, televizyonda izdivaç ve yemekteyiz programları arasında mekik dokumaya başladım. Annem içten içe kızardı bunları izlememe. ‘Akıllı, bilgili bir çocuksun ama bunları izlemekten ne anlıyorsun?’ derdi.  Normal şartlar altında hiç televizyon izlemem ben. İzlediğim zaman ise bu tarz programları tercih ederim. Çünkü kabul etmediğimiz bilgilerden uzak durmak onların yanlış yönlerini görmemizi engeller. Bu sözü bir filmde duydum. İyi ki duymuşum. Bu tarz programlarda ‘ahlaklı’ Türk toplumunun seviyesine, zekâsına, namusuna hakaret eden onlarca davranış vardı. Ve bunları izlerken keyif alıyordum. Diğer yandan da ne kadar aptal olduğumuzu, nasıl uyutulduğumuzu görüp sinirimden gülüyordum. Çayları koydu annem ve ‘Hadi biraz acele et cumaya geç kalacaksın.’ dedi. Cuma? Ben hiç cumaya gitmezdim ki. Caminin yolunu bayramdan bayrama o da aile büyüklerinin baskısıyla bulurdum. ‘Ne cuması?’ dedim. Dün gece dayına söz verdin ya bugün gideceksin diye. O mezuniyet kargaşası ve coşkunluğu içerisinde nasıl söz verdiğimi düşünmeye başladım. Kepler atılmadan önce, masada otururken dayım, ‘Bu başarının zekâtını vermen lazım, yarın cumaya git bari.’ dedi. Bende boş bulunup tamam demişim. Benim böyle boşluklarım oluyor hayatta.  Dayıma söz verdim mi tutmam lazım. Çünkü benim için ikinci bir babaydı. Aramızda geniş bir kuşak farkı olmasına rağmen iyi anlaşıyorduk. Eski kulağı kesiklerdendi.  İki üç seneye kadar oturup içer, sohbet ederdik. Sonra içkiyi de sigarayı da bıraktı. Bir iki aya da Umre’ye gidecek.  Bir seferinde cumaya gitmediğim için bağırıp, telefonu suratıma kapatmıştı. Garip adam. Vermiş olduğum sözün ağırlığıyla çayımı yudumladım. Şekeri azaltmıştım, çay yavan geldi.

            İki dilim kızarmış ekmek yiyip, bir fincan dolusu çayla odama çekildim. İnternetten cuma namazının saatine baktım. Kırk beş dakikam vardı. Duş aldığımdan bir kez daha abdest almak zor geldi. Çoğu insan gibi kırk beş dakika içinde gaz çıkarmadan ve tuvalete gitmeden idare edebileceğimi düşündüm. Çayımı içerken biraz sosyal medyada dolandım. Dün gece mezun olan arkadaşlarımın paylaştığı fotoğraflara baktım. Çoğu gösteriş meraklısı ve bakın bu gece çok eğlendik, başarıyla mezun olduk haberiniz olsun mesajı veriyordu. Hepsi de beğeniye önem veriyordu. Bu yüzden hiçbir paylaşımlarını beğenmezdim. Korse giyerek sakladıkları göbekleri daracık elbiselerinin içine sığsın diye mezuniyetten bir ay önce telaşa kapılmışlardı. Oysa okulda onlara ya göründükleri gibi olmayı ya da oldukları gibi görünmeleri gerektiğini öğretmemişler miydi? Tanzimat Fermanı’nın tarihini kaç tanesi biliyordu?

            Üzerime montumu giyip, çıktım. Hava soğuktu. Henüz on beş dakika vardı ezana. Hatırladığım kadarıyla İmam ezana kadar Müslümanların doğru bir yaşam sürmeleri için gereken yolu ve cuma gününün önemini anlatan bir konuşma yapıyordu. Camiye geldiğimde tıklım tıklım bir kalabalıkla karşılaştım. Herkes biliyordu ki bu insanların hiçbiri beş vakit namaz kılmıyordu. Ama cumayı kaçırmazlardı. Çünkü orada tanıdıkları, akrabaları, arkadaşları vardı. Onlara takva sahibi bir mümin olduklarının mesajını en iyi burada verebilirlerdi. Kim bilir kimler vardı bu kalabalık içinde? Benim gibi dün geceden kusana kadar alkol alan, ihaleye fesat karıştıran, dün gece karısını dövüp de buraya günah çıkartmak için gelen, hırsızlık yapan, iftira atan, bağnaz, yobaz yüzlerce insan. Onların arasında da Allah ile kulun arasına kimsenin giremeyeceğine inanmış, mütedeyyin insanlar. Bu düşünceler arasında camiye bir termal kamera koyulsa nasıl olur diye düşündüm. Herkes açığa çıkardı böylece. Cuma hutbesinde imam her zamanki gibi anlamını bilmediğimiz Arapça bir şey okudu ve bütün cemaat âmin dedik. Neye âmin demiştik acaba? Muzip bir imam, gün gelir de bir maç özetini Arapça anlatsa ona da âmin der miydik acaba? Bence derdik. Bildiğim bütün duaları okuyarak namazı tamamladıktan sonra dışarıya çıkınca, günahlarını affettirmek için fırsat kollayan müminlere imkân sunan kucağında bebekli dilencilerle karşılaştım. Herkes ellerine birkaç lira sıkıştırıp yoluna devam ediyordu. Böylesi onlar için daha kolaydı çünkü. Vicdanlarını rahatlatmış bir şekilde yeni yalanlar söylemek için işlerine gidiyorlardı. Hiçbiri, bu soğukta bebeğiyle onu burada dilenmeye mecbur bırakan nedir diye soralım, gerekirse tutup kolundan bir yardım evine götürelim demiyorlardı. Çünkü sorumluluk almak istemiyorlardı. Ne kadar az sorumluluk alırlarsa o kadar iyiydi.

            Hayatım boyunca hiçbir dilenciye para vermedim ama para aldığım oldu. İnsanların duygularını sömüren, Allah rızası için sözünü ezberleyip sokaklara çıkan binlerce dilenci. İhtiyaç sahibi yok mu aralarında? Vardır elbet ama bana ne. Onların güvenli bir yaşam sürmelerini sağlamak devletin görevi değil mi? Sosyal devlet anlayışı nerede? Ben zaten vergimi vererek bu devlete -hiç bitmeyen- borcumu ödemiyor muyum?  Aslında benim konuştuğum bir dilenci vardı. Bir gün yanından geçerken ‘Nasılsınız?’ diye sormuştu. Ezberlenmiş Allah razı olsun sözünden farklı bir cümle kuran bu adam dikkatimi çekmiş,  nedense o an birisinin bana nasıl olduğumu sormasına ihtiyaç duymuş gibi durup dilenciyle sohbet etmiştim. Belki ikimizin de birileriyle konuşmaya ihtiyacı vardı. O benden konuşma dilendi, ben ona yalan bağışladım.

            Eve doğru yürürken adamı düşündüm. Acaba cuma günleri de çalışıyor muydu? Birden aklıma eve gidince ne yapacağım sorusu takıldı? Doğru ya kepi atmış, hayatın içine girmiştim. Artık karşıdaki fırın gözüme aynı gözükmüyordu. Kendim de dâhil herkesin beklentisi vardı benden. Eve gitmek istemedim. O an nereye gittiğini bilmediğim bir otobüse atlayıp uzaklaşmak istedim. Bunu hiç yapmamıştım. Eminim çok keyiflidir. Bilinmezliğe gitmek. Önemli olan nereye gittiğin değil aslında, gitme fikrinin kendisi.  Kapıcıya yakalanmadan apartmandan içeri girdim.  Asansöre bindim. Kata çıktım. Kapıyı çaldım. Kapıyı tanımadığım biri açtı. Nereye gelmiştim ben? Annem neredeydi? ‘Kimsiniz, ne işiniz var burada?’ dedi bir kadın. Doğru bir soru, ne işim vardı benim burada? Cevabımı beklemeden kapıyı yüzüme kapattı. Bir an yerimde kaldım. İnerken asansöre binmedim. Çıkışta kapıcı beni gördü. Caddeye çıktım.

Kustum.

İçimden çıkan binlerce benle göz göze geldim.

Yazan: Anıl Tülü

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir