Geleceğin Çiçekleri

by • 11 Haziran 2017 • DemlikYorumlar (0)298

Kendimi bildim bileli köy köy gezerim. Gittiğim hiçbir okulda bir yıldan daha fazla sürmedi misafirliğim. Bu yüzden arkadaşım da olmadı. Köy öğretmeni olan babam mesleğine ve öğrencilerine âşık bir adamdı. Tek bir öğrencisiyle saatlerce havadan sudan konuşabilirken benimle ilgilenme işi anneme düşmüştü. O öğrencileri hiç sevmezdim, belki de kıskanırdım. Çeşit çeşit oyuncaklarım, birbirinden güzel elbiselerim, rengârenk boyama kalemlerim vardı ama o lastik ayakkabılı, yırtık yakalı çocukları kıskanırdım. Çünkü babam onları bizden daha çok severdi. Hiçbiriyle arkadaş olmaz, tüm günümü annemle geçirirdim.

Soğuk bir kış sabahı babam her zamanki gibi erkenden kalkıp öğrenciler için okulun sobasını yakmaya gitmişti. Bir süre sonra gömleğine bulaşmış kömür karası ile eve döndü. Babamı o halde gören annem resmen sinir krizi geçirdi. Buralarda kışları genelde elektrik olmazdı ve annem çamaşırları eliyle yıkardı. Babamı o halde gören annem kendini kaybetmiş hâlde bağırmaya başladı. Köyden nefret ettiğini, buralarda yaşayamadığını, babasının kendisine sunduğu imkânları özlediğini sıralıyordu. Babam ketum bir adamdı, onu bağırırken hiç görmemiştim. Annemin hakaretleri karşısında yüz ifadesi hiç değişmemişti. Anneme sakin olmasını ve akşam konuşacaklarını söyleyip evden çıkıp gitmişti. Annem ise gözyaşları içinde odasına kapanmıştı. Annemi ağlattığı için babama çok kızmıştım. Pencerenin önüne oturup yeni atıştırmaya başlayan karı izlemeye koyuldum. Okul evimizin hemen karşısındaydı. İki sınıftan oluşan küçük bir yapıydı. Babamı ders anlatırken görebiliyordum. O köylü çocuklar onu o kadar mutlu ediyordu ki sanki az önce annemin azarladığı adam değildi o. Çocuklara aşkla bakıyor, konuşurken kendini kaybediyordu. Bana böyle baktığını hiç görmemiştim. Kalbim dışarıda yağan kardan daha soğuktu, burnum sızlıyor gözlerim doluyordu. Tam bu sırada bahçe kapısından giren bir çocuğa takıldı gözlerim. Bu havada üzerinde yırtık bir kazakla titreye titreye okula doğru koşuyordu. Elinde tuttuğu bir tutam kâğıdı sallaya sallaya sınıfa girdi. Dikkatle babamı seyretmeye koyuldum. Benim otoriter babam, derse geç kalan bu çocuğa ne yapacağını merak etmiştim. Çocuğu karşısında gören babam kollarını iki yana açmış bir şekilde çocuğa doğru koştu, kafasını avuçlarının arasına alarak bir süre bekledi. Bu şekilde çocuğun yanaklarını ısıtmaya çalıştığı anlaşılıyordu. Daha sonra çocuğun elinden tutarak sobanın hemen yanındaki sıraya oturttu ve çocuğun önünde eğilerek ayakkabılarını çıkardı. Babamı şaşkınlıkla izliyordum. O adam benim babam olamazdı. Çocuğun ayaklarından çıkarttığı ıslak çorapları sıkarak sobanın borusundaki demire astı. Babama karşı yoğun duygular beslemeye başlamıştım. Bir tarafım ona kızarken bir tarafım deli gibi kıskanıyordu. Nedenini bilmiyordum ama onu sınıfta görmeliydim. Hazırlanıp evden çıktım. Kapının önünde dersin bitmesini bekledim. Bir süre sonra kapı açıldı ve öğrenciler bir bir çıkmaya başladılar. Yalnız öğrencilerin ellerindekiler dikkatimi çekmişti. Kiminin elinde şırınga, kiminin elinde kelepçe, kiminde itfaiyeci kaskı vardı. Merakla içeriye baktım, babam masasında oturmuş bir şeyler yazıyordu, beni görünce hem şaşırdı hem de sevindi. Eliyle içeriye girmemi işaret etti. Biraz tereddütle de olsa içeriye girdim. Sınıfta yalnızca babam ve sabah geç kalan çocuk vardı.

“Hayırdır kızım?” diye sordu, babam saçlarımı okşayarak. Tam ağzımı açmıştım ki babam çoraplarını giyip sınıftan çıkmak üzere olan çocuğa seslendi.

“Mustafa, gel bakalım” dedi. Çocuk utana sıkıla babama yaklaştı.

“Söyle bakalım Mustafa gelecekte ne olmak istersin?”

Çocuk hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

“Doktor, öğretmenim” dedi gür bir ses tonuyla. Babam gülümseyerek önünde duran kutudan bir steteskop çıkardı ve çocuğa uzattı.

“Tahmin etmiştim Mustafa, yeteneklerin ve zekân doktor olman için yeterli oğlum” dedi. Çocuk sevinçle babama sarıldı ve hediyesini alarak sınıftan çıktı.

Babama söyleyeceklerimi bir anda unutup bu yaptığı davranışı sordum bir çırpıda. Çocukları gelecek için heveslendirmek adına küçük hediyeler verdiğini söyledi bana. Gülerek babama baktım.

“Ama onlar fakir köylü çocukları, okuyamazlar ki” dedim dalgınlıkla. Söylediğim sözlerin ne kadar yanlış olduğunu o zaman bile anlamıştım ama babam bana kızmak yerine gülümseyerek açıklama yapmıştı.

“Onlar geleceğin çiçekleri kızım, tıpkı senin gibi. Her birinizin farklı kokuları var, benim görevim onlara sahip oldukları kokularını keşfetmelerini sağlamak” dedi. Babamı en son o haliyle hatırlıyorum, birkaç gün sonra annem, beni alarak İstanbul’a dedemin yanına yerleşti.

Aradan uzun yıllar geçmiş, babamı hiç görmeden büyümüştüm. Ne ben onu aramıştım, ne de o beni. Aldığım haberlere göre emekli olmuş ve son görev yaptığı köye yerleşmişti. Tam da ondan beklenecek bir hareketti bu. Bir akşam annemin aramasıyla uyandım. Babamın çok hasta olduğunu ve beni son bir defa görmek istediğini söyleyip bir adres verdi. Doğrusu beni hiç arayıp sormayan biri için o kadar yolu gitmeyi hiç gözüm kesmiyordu ama annemin ısrarlarına dayanamayıp kabul ettim. Babamı terk ettiğimiz o günden sonra ilk defa bir köye gidiyordum. Yıllar buraları bile değiştirmişti, taş yolların yerini asfalt yollar, küçük ahşap evlerin yerlerini betonarme yapılar almıştı. Köyde geçen günlerimi, anne ve babamı düşünürken zaman geçmiş, kendimi babamın yaşadığı evin önünde bulmuştum. Bir an tereddüt etsem de kapıya vurmayı başardım. Kapıyı genç bir kız açtı. Babamın öğrencisi olduğunu öğrendiğim bu kız, babamın bakımını üstlenmişti. Beni büyük bir içtenlikle karşılamış, vakit kaybetmeden babamın yattığı odaya götürmüştü. Onu ilk gördüğüm an yılların hasreti bir bıçak gibi kalbime saplandı. Bunca yıl onu neden görmek istememiştim? Beni görünce titreyen kollarını iki yana açtı. O an babama olan tüm kinim eridi. Koşarak ona sarıldım, yılların hasretini bir anda bitiremeyeceğimi biliyordum ama kalbimde açılan baba boşluğunu bir anda doldurmak istiyordum. Yüzünde derinleşen çizgilerini tek tek eklemek istiyordum. Hiçbir çizgisinde benim dokunuşum yoktu. Kırışmış ellerini dudaklarıma götürüp defalarca öptüm. Kendimi toparladıktan sonra bizi yaşlı gözlerle izlemekte olan kıza dönerek babamı hastaneye yatırmak istediğimi söyledim. Kız, babamın hastanede yatmak istemediğini ancak doktorun her gün gelip kontrol ettiğini söyledi. Hangi doktor her gün şehir merkezinden gelirdi ki?

Birkaç saat babamın yanında kalıp hasret giderdim. Tam odadan çıkacakken kız yanımıza gelerek doktorun geldiğini söyledi. Doktorun babamı muayene etmesini izlemek için gitmekten vazgeçerek odanın köşesine çekildim. Doktor yüzüne yayılan gülümsemeyle beni ve babamı selamladıktan sonra babamı muayene etmeye başladı. O kadar nazik ve kibar davranıyordu ki bu hizmeti özel hastanelerde bile bulmak imkânsızdı. Daha fazla dayanamayarak aklıma takılan o soruyu sordum.

“Doktor Bey duyduğuma göre her gün onca yolu gelerek babamı muayene ediyormuşsunuz. Teşekkür ederim ama bunu neden yaptığınızı çok merak ettim” dedim. Doktor bir süre sessizce babamı süzdükten sonra bana döndü. “Eski bir steteskop hikâyesi” dedi gülümseyerek. Doktora anlamsızca baksam da eski hatıralar beynime hücum ediyordu. “Siz o çocuksunuz” dedim şaşkınlıkla. Doktor gülümseyerek babamın eline dokundu. “Ben o çocuklardan sadece biriyim ” dedi. O an babamın gözlerindeki gururu görebiliyordum.

Yazan: Semiha Çetin

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir