Geçmemiş

by • 8 Ekim 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (1)197

 Yağmurlu bir güne uyandım o sabah. Aylardan “kapıdan baktıran kazma kürek yaktıran” mart. Evden çıkmam diye düşündüm ve kahvaltıda yumurta pişirdim kendime. Her gün bir kuru ekmek, dört beş tane zeytin ve az biraz da ezineye talim olmak zor. Kendimi ödüllendirdim güya. Emeklilik dedikleri şey ölümü beklemekmiş azizim. Yıllarca bütün gün salonun koltuğuna çörekleneceğim günleri hayal ettim. “Allah’ım bir emekli olayım daha da ne isterim?” derdim. Hepsi faso fiso. Yani öğlene kadar uyuyacaktım sözde. Her Allah’ın günü yedide tak diye açılıyor gözlerim. Sonra bekle ki uyuyasın. Nah bana uyku. Hani uyusam çabuk geçecek günler ama yok işte. Fahriye olsaydı şimdi başının etini yerdim. “Sıkıldım kadın, hadi kur benim masamı.”

Nefret ederdi rakıdan. Söylenmek konusunda da benden aşağı kalır yanı yoktu. “Eve sokma demiyor muyum şu zıkkımı? Bıktım be. Leş gibi kokuyorsun.” Fahriye demişken beş yıl kadar oldu herhalde öleli. Bizim hala kızı. Nam-ı diğer İri Fahriye. Bununla evleneceksin diye karşıma koyduklarında yirmilerimin baharındaydım.

“Vallahi de evlenmem, billahi de. Asarım kendimi.” Babam öyle bir tokat savurdu ki intihardan beter. Sıkıysa karşı gel. Ne korku ama! Koskocaman elli, kazulet halli, mahallenin pasaklı Fahriye’siyle evlendiriveriyor işte. Gerdek gecesi karşımda kınalı ellerini görünce vallahi korktum. Yaba elleri daha da büyük geldi gözüme. Sanırsın bakkalın çırağıyla evlendim. İkizler hani kafam kadar. Takkelerin en büyük numaralısından lazım geliyor. Ne bir albeni, sözüm ona ne bir cazibe. Bizim Fahriye işte. Hala kızı. Tek parfümü teri olan Fahriye. Hele sesi… Allah’tan düşmanıma dilemem. Eve ayakkabıyla girince inletirdi sokağı. “Boyun devrilsin. Koca herif! Bin defa dedim basma şu halıya!” Gece geç geldiğim zamanlardaki dırdırı yok mu? Eve girer biraz dinler, hop geri dışarı giderdim.
Az mı kahrımı çekti be? Ah Fahriye. Yirmi yedi sene evli kaldık bir lokma sevemedim ki. Ama özlüyorum, bende yalan yok. Yalnızlık öyle bir illet ki, Fahriye’yi bile özletiyor insana. Ne çocuk gördüm, ne torun tombalak. “Sizin çocuğunuz olamaz” dedi doktor. Fahriye’den kaynaklanıyormuş. Sonra zaten pek de sokulmadım yamacına. Gece oldu mu hep başım ağrırdı ya da sabaha karşı gelir yatar zıbarırdım.

Zindan ettik ömrü birbirimize, sonra da bıraktı gitti işte beni. Bir güzel lakırdı edemedik be hala kızıyla. Kızgınlığım kadereydi, intikamı ondan aldım ben. Hay ağzıma tüküreyim. Neyi tam yapabildik ki zaten şu hayatta? En acısı benim eski deri cüzdanda Ayten’in siyah beyaz fotoğrafı vardı. Birkaç sene önce onu yakalamış. Ama diyememiş garibim. Kargacık burgacık çirkin el yazısıyla bir şeyler yazmış arkamdan. Güzelce sövmüş. “Ömrümü verdim bir güzel gün göstermedi.” yazmış. Hoş verememiş orası ayrı. Kıyafetlerinin altına saklamış. Geçenlerde elime geçti işte. Öyle öğrendim ben de bildiğini. Bir kere sevdaya düştüm, düşüş o düşüş. Bir Ayten tutturduk gitti. Ömür bitti. Ne mutlu oldum anasını satayım ne de mutlu ettim. Son lafım “Babam zorla evlendirecek. Unut beni.” oldu.
Gururlu kadındı Ayten. Kapattı telefonu suratıma. Sonra ne suratını gördüm daha, ne sesini duymuşluğum var. Benim düğüne kalmadan çekmiş gitmiş mahalleden. Sümüklü Zeynep’e sordum yıllar evvel. “Aa evli barklı adam utanmıyor musun? Valla bir şey diyemem ben.” İşte böyle silindik birbirimizin hayatlarından. Ama o benim hafızamdan hiç silinmedi. Fahriye’ye birkaç güzel söz ettiğim ender zamanlarda suretinda Ayten’i hayal ediyordum da ondandı. Ne tutkuydu benimkisi be. Mahallenin başında beklerdim her akşam. Tam konfeksiyon dönüşü. Salındığı rüzgardan bile kıskanırdım. Her gördüğümde daha çok severdim nasıl oluyorsa. Konuşmasına, bakmasına hatta karşılık vermesine bile ihtiyaç duymadan. Kışlarıma bahar oluyordu. Yazlarıma ılık bir esinti. “Dünyadaki herkes onu böyle mi görüyor acaba” der fikrimden kıskanırdım adeta. Öyle ince sızı ki yanına değil başkasını kendimi bile konduramazdım. Deselerdi bana koca cihan senin olsun ben Ayten’i seçerdim. Az peşinde koşturmadı beni. Hani elde edince heves biter derler ya. Arı soksun ağızlarını. Ben daha da sevdim.

“Ne malum sevdiğin? Ne bileceğim ben senin niyetini? Düş peşimden zibidi.” Buna benzer şeyler söylerdi kızınca. Bir sene sonra kavuşabildik anca. Onda da ne koklattı, ne öptürdü. “Hoşt sokulma be. Evlenince demiyor muyum ben sana?” Canı sağolasıca Ayten! Bir elini tuttum sadece. Olsun varsın bütün ömür yetti. Bazen uğruyordur herhalde mahalleye. Bir karşılaşsak ne olurdu? Paydos dönüşü geçtiği yollardan geçse ya yine? Karşılaşsak da desem, “Tek seni sevdim be kadın.” Sonra yılların nasıl anlamsız geçtiğini anlatsam. Helallik alsam en kötü, ona bile razıyım. Kahvaltı mahvaltı burnumdan geldi. Çaydan bir yudum daha aldım daha da bir şey geçmedi boğazımdan. Bir deli cesaret geldi. Yine yan komşu Sümüklü Zeynep’e düştü işim. O kesin biliyordu Ayten’i. Yirmi yedi sene sakladı orası ayrı. En yakın iki arkadaşımdan biriyle evliydi yine de tek laf alamadım karının ağzından. Hoş gerçi yakınlığımız tartışılır ya. Tüm güzel anılar geride kaldı sanki. Ahmet, Refik, Celal… Mahallenin müdavimleri, çapkın ama harbi delikanlıları… Her kavgaya omuz omuza giden, her rakı sofrasında beraber ağlayan üç genç dost. Ahmet şu Sümüklü Zeynep’e vardı. Fahriye ile bir olup zehir ettiler bize hayatı. Ne zaman beraber bir şeyler yapmaya kalksak ya peşimize takıldılar ya da oraya buraya sürekli bizi sordular. Çok görüşmez olduk biz de. Celal de düğünümden sonra Almanya’ya gitti işçi diye. Bayağı para kazanmış kerata. Orada hâli vakti yerinde diye ailesine gitti peşine. Sonra öldü mü kaldı mı kim bilir? Öyle ayda yılda bir Ahmet’le eski günleri anınca hatırlıyorum işte. Özlüyorum ulan. Özlenmez mi? Öyle bir kilit ki şu geçmiş. Her daim kalbinde ama varlığını unutmuş gibi yapıyor insan. Aslında unuttuğu falan yok işte. Anahtarların kimde olduğunu da biliyor. Ama giden gidiyor işte. Ne döndürebiliyorsun, ne unutabiliyorsun. Öyle yaşıyorsun işte. Gittiği yere kadar… Sofranın başında duran gazetenin yanındaki telefonumu aldım. Bir totem yaptım o anki heyecanla. ‘Gözümü kapatıp çözülmüş bulmacaya bakacağım ve gözümü açtığımda ilk dört harfli bir kelime görürsem Ayten’in peşine düşeceğim.’

Evli barklı olsa bile fark etmezdi. Bir ses, bir haber belki de kısacık sohbetti istediğim. İlk gördüğüm kelimenin ‘teba’ olmasından sonra Zeynep’i aradım. Biraz uğraştırdı ama sonunda bir numara da verdi ve “Madem sadece helallik isteyeceksin o zaman veriyorum. Zaten onun da sana diyecekleri vardır.” dedi. Numarayı tuşlayıp aramayı yapmam yarım saatimi aldı. Ellerim öyle titremedi daha bu yaşıma kadar. “Aloo.” “Efendim, kimsiniz? Kısa bir sessizlik hakim aldı konuşmayı, ne diyeceğimi bilmiyordum.

“Şey… Ben Refik. Hani mahalleden. Ayşe Teyzenin Oğlu.”
“Ne? Refik cidden sen misin?”
“Kapatma lütfen. Onca yılın hatırı var. Birkaç şey anlatmak istiyorum. Birlikte büyüdük hem kon…”
“Aa yok niye kapatayım? Düşman mıyız sonuçta? Anlat hadi dinliyorum.”

Al sana işte her zamanki Ayten. Öyle bir umurunda değilmiş gibi yapar ki keşke küfür etse dedirtir insana.

“Yok bu şekilde değil. Yirmi küsür yıldır görmedim seni. Bir kahve içmek istiyorum.”
“Aramızda kalacağına söz verirsen geleceğim.”

Sadece küçük bir ‘Olur.’ diyebildim. Sevinç ve telaş karışımı ince bir ses tonuyla. Mahalle dışında ilk görüşmemizi Galata Kulesi önünde yapmıştık, ey gidi yıllar. Yine orada görüşmek üzere sözleştik. Çok ayrıntı konuşmadık saat ve yer belirlemekten öte gitmedi konuşma. Yol üstü bir kafe buluruz, otururuz dedik en son.

Hissettiğim şey nasıl hâlâ bu kadar canlı olabiliyordu hayret vallahi. Acı çekmek içinse çok geçti. Tek hissetmem gereken mutluluk olmalıydı. Sonuçta Ayten’in ağzından birkaç şey duymak yetmeliydi bana bu saatten sonra. Hem onca yıl nerelerdeydi? Kimleydi? Kaç çocuğu vardı? Zaman buluşmaya doğru aktı gitti. Tam bir buçukta oradaydım. Yarım saat gecikti Ayten. Hayatımın son on yılı eminim bu yarım saatten hızlı geçmiştir. Tedirgindim, oldukça tedirgin… Kafamı kaldırdığımda gördüm o ay yüzünü. Hiç değişiklik yok. Güzelliği yerli yerinde cadının. Bakışlar hâlâ o biçim. Saçları aynı renk boyalı. Sadeliği severdi canına yandığım. Yine sade siyah bir elbise vardı üstünde. Tek süsü kırmızı tül fuları. Öyle bir süzdüm, öyle bir büyülendim ki konuşmam epey uzun sürdü. Yeni tanışmışız gibi dolandık etrafı. Geçmişin bahsi ancak bir yerde soluklanınca açıldı. Açılmaz olsaydı!

Son model telefonunu çıkarıp bir fotoğraf gösterdi bana. “Eşim ve ben” dedi… Bir müddet baktıktan sonra ikisini de pekâlâ seçebildim. Biri ayrı kaldığım, her ay her yıl daha da çok sevdiğim Ayten, diğeri Almanya’ya gittiğine yandığım Celal. Bizim Sarı Celal…

Pin It

İlgili Konular

Geçmemiş için bir yorum var.

  1. Tunahan dedi ki:

    Bir emeklinin içine düştüğü bitik, çaresiz ruh halini geçmişini ve sevdasını ve sevgiliye özlemini ne güzel anlatmışsınız. Tebrikler….
    Bir solukta okunan harika bir öykü olmuş. Kutlarım

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir