Gabriel Garcia Marquez

by • 8 Şubat 2015 • Arzular Şelale, RıhtımYorumlar (0)3359

GaboÇocukluğunda, ninesinin dizinin dibinde fantastik öyküler dinleyerek büyümüş ve dünya edebiyatında ‘Büyülü Gerçeklik Akımı’ nın öncülerinden biri olmuş, Kolombiyalı, Nobel Ödülü sahibi, öykü, roman ve oyun yazarı.

“Gitme zamanı gelmişse ‘dur’ demenin, zaman geçmişse ‘dön’ demenin ve aşk bitmişse ‘yeniden’ demenin hiçbir anlamı yoktur.”

Gabriel Garcia Marquez,  6 Mart 1927 Tarihinde Kolombiya’nın Magdalena Eyaletine bağlı küçük bir kasaba olan Aracataca’da dünyaya geldi. Babası Gabriel Garcia ve annesi Luisa Marquez o küçük yaşlardayken çalışmak üzere eyalet merkezi olan Santa Marta’ya taşındılar. Küçük Marquez, entelektüel bir asker olan dedesi ve ninesi  tarafından büyütüldü. Bu yıllarda kendisine fantastik öyküler anlatan ninesi, bu eylemi ile onun bundan sonraki yaşamının şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Kimi eserlerinde Macondo olarak bahsini ettiği kurgusal köyü, annesi ve babasından uzak, çocukluk yıllarını geçirdiği Aracataca’dan esinlenerek oluşturmuş ve çoğunlukla yalnızlık temasını işlemiştir.

“1947 yılıydı. On dokuz yaşındaydım. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… İlk sayfadaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.” … Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, “Bu doğru olamaz!” Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim!  Benim büyükannem de böyle anlatırdı hikâyelerini… En olmadık masalları sanki gerçekmiş gibi.”
 

Yerel gazetelerde muhabirlik yaparak kazandığı parayla Cartagena Üniversitesi’ nde hukuk öğrenimini sürdürmeye çalışıyor, kendi çalıştığı gazete için siyasi içerikli ve eleştirel yazılar yazıyor, kalan zamanlarını fikir ve ruh dünyasını mizahi ancak sıcak ve insani bir dille anlatan  Virgina Woolf ve William Faulkner’ ın eserlerini okuyarak geçiriyordu. Marquez, ‘Bilinç Akışı‘ ve ‘Çoğul Anlatı Tekniği’ni benimseyen bu iki yazardan oldukça etkilenmiştir fakat onun eserlerinde, özellikle William Faulkner tarzı uzun ve girift anlatımlar yerine –Başkan Babamızın Sonbaharı hariç-  herkesin rahatlıkla anlayabileceği türden yalın bir anlatım tekniği göze çarpar. İnsan ve mekan tasvirlerindeki detaycılığı olay anlatımlarında fantastik fakat basit, anlaşılır bir hâl alır.“Albay kahve tenekesinin kapağını kaldırdı ve yalnızca bir küçük kaşık kahve kalmış olduğunu gördü. Kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerreleri de pas kırıntılarına karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bıçakla kazıdı.

Masum ve inançlı bir tavırla ocağın yanında oturup kahvenin kaynamasını beklerken, bağırsaklarında mantar ve zehirli zambakların kök saldığı duygusuna kapıldı. Aylardan Ekim’di. Kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Neredeyse altmış yıldır -son iç savaşın bittiğinden beri- beklemekten başka bir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de Ekim’di.

Kahveyle yatak odasına girdiğini gören karısı cibinliği kaldırdı. Bir gece önce bir astım nöbetine tutulmuştu ve şimdi uykulu bir hali vardı. Ama fincanı almak için doğruldu.

“Ya sen?”
“Ben içtim,” diye yalan söyledi albay.
“Koca bir kaşık daha vardı.””

Gabriel Garcia Marquez’in ilk basılı eseri Relato de un Naufrage (Bir Kayıp Denizci) -1955  kendi çalıştığı gazetede tefrikalar halinde yayımlanmıştır. Bu eserinde, açıkdenizde parçalanarak batan bir gemiden tek başına kurtulup su üzerinde yüzen parçalardan oluşturduğu bir salla deniz üzerinde on gün geçiren bir denizcinin başından geçen olaylar anlatılmaktadır.  Tefrikaların 1970 yılında bir kitap halinde basılana kadar ona ait olduğunun bilinmemesi ise bu eserle ilgili ilginç bir detaydır. Kitap halindeki ilk romanını, gençlik aşkı Mercedes ile evlendikten sonra yerleştikleri Mexico şehrinde La Mala Hora (Şer Saati) – 1962 adı ile çıkarır. Bu kitabında, Kolombiya’da hızla yaygınlaşan yasadışı olaylara göndermeler yapılmaktadır. Aynı yıl içinde iki de öykü kitabı yazar; Los Funerales de la Mama Grande ( Hanım Ana’nın Cenaze Töreni ) – 1962 ve  La Increible y Triste Historia de la Candida Erendira y de su Abuela Desalmada ( İyi Kalpli Erendira ile İnsafsız Büyükannesinin İnanılmaz ve Acıklı Öyküsü ) -1962. Bu iki kitap Marquez’in öznel üslubuna geçiş dönemi eserleri olarak kabul edilir. En çok ses getiren ve sayesinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü alarak dünyaca tanınmasını sağlayan Cien Anos de Soledat (Yüzyıllık Yalnızlık) – 1967 adlı eserinde onun, gerek kurgulama biçimi ve gerekse anlatım tekniği açısından kendine has üslubunu tam anlamıyla yakaladığını görürüz.

“Birisi kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve kanamaya başlıyor yeniden oluk oluk. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıyor. O yüzden değil mi içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta gergin ve tedirgin dolanmalarımız?  “Anlatsam mı, anlatmasam mı?”  kararsızlığımız. “Bu sevgi beni acıtır mı?”  kuşkularımız.

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vaad ettiklerine güvenmeyi sürdürmek ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.”

Kendi mucizelerine kapılıp gidenBuendia ‘ soyunun yedi kuşağının anlatıldığıYüzyıllık Yalnızlıkadlı eserinde Marquez, özünde çocuksu bir içtenlik barındıran ve etkileyici fantastik ögelerle bezeli anlatımıyla ‘büyülü gerçeklik’ kavramını tüm ihtişamı ile okuyucusuna sunar.

“… sonra Jose Arcadio Buendia’nın odasına girdiler, var güçleriyle sarstılar, kulağına avaz avaz bağırdılar, burun deliklerine ayna tuttular, ama onu bir türlü uyandıramadılar. Çok geçmeden marangoz tabut için ölçü alırken, pencereden baktıklarında, minicik sarı çiçeklerin yağmur gibi indiğini gördüler. Çiçekler bütün gece süren suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü, bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar.”

Yüzyıllık Yalnızlık‘ bir yazarın sahip olabileceği düş gücünün ve duygularını hissettiği biçimde ifade edebilme yeteneğinin ne denli güçlü olabileceğini gösteren güzide bir eserdir.  Romandaki her kahramanın ayrı bir hikayesi ve her birinin yaşadığı farklı bir yalnızlığı vardır.  William Faulkner‘ın eserlerinde adı geçen ve yaşadığı toplumun tüm unsurlarını barındıran kurgu kent ‘Yoknapatawphane ise, Marquez’in bu eserlerinde adı geçen kurgu kent ‘Macondo’ da o, yani çocukluğunun geçtiği ‘Aracataca’ nın çocuksu hayallerle süslenmiş anlatımıdır.

“Aslında güzel remedios, hiç de bu dünyanın insanı değildi. Ergenlik çağını epey geçtikten sonra bile, Santa Sofia de La Piedad onu yıkayıp giydirmek zorunda kalmış ve kendi kendine temizlenmesini öğrendikten sonra da, kakasına batırdığı çubukla duvarlara hayvan resimleri çizmesini önlemek için hep kollaması gerekmişti.”

Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık‘taki bir bölümden esinlenerek yazdığı öykülerini  İyi Kalpli Efendim –1972 adlı kitapta topladı. Aynı yıl  Mavi Köpeğin Gözleri adlı bir öykü kitabı daha yayımlandı.  Latin Amerika Tarihi’ nde uzunca bir dönem hüküm süren diktatörlere dair bir roman yazmaya karar verdi. Bunun için Sezar’dan Mussolini’ye, Franco’dan Peron’a kadar tüm diktatörleri bir potada eritti ve nihayetinde El Otono del Patriarca (Başkan Babamızın Sonbaharı) – 1975 adlı romanını kaleme aldı. Roman kahramanı, Karayip Adaları’nda yaşamış bir diktatör olarak kurgulanmıştı ve son dönemleri anlatılmaktaydı.

“Her roman karakteri şahsen tanıdığın, hakkında bir şeyler duyduğun, okuduğun kişilerden oluşan bir kolajdır.”

Başkan Babamızın Sonbaharı, yalnızca diktatörlerin hayat pratiklerini alabildiğine mizahi bir dille anlatmasıyla değil, sahip oldukları sınırsız gücün kontrolden çıkması nedeniyle kendilerinden korkar hale gelmelerini, hal böyle olunca öznel değerlerini yitirme endişesine kapılarak kendileriyle mücadeleye, hatta savaşa tutuşmalarını anlatması ile nefis bir eserdir. Eserde, diktatörlüklerde yaşayan insanların hangi ruh halleri içinde bulundukları da oldukça etkileyici, mizah yüklü ifadelerle dile getirilir.

“Cüzamlılar, ellerinden sağlık tuzu emmeye can atan körler, sakatlar kuşatırdı çevresini. Deprem, güneş tutulması ve artık yıllar gibi Tanrı yanlışlarını onun düzelteceğini ilan eden okuryazar politikacılarla, gözükara dalkavuklar…”

Başkan Babamızın Sonbaharı,  Marquez’in diğer eserlerinden farklı olarak sayfalar boyunca süren ve iç içe geçmiş cümleleri ile okunması, okumaya bölüm bitmeden ara verildiğinde ise anlaşılması oldukça güç bir romandır. Dolayısı ile yazarın bu eserinin diğer eserlerinden sonra, motivasyonu bozacak etkilerden uzak ve olabildiğince sakin bir ortamda okunması tavsiye olunur.

“Herkes, roman ve öykülerde son paragrafın önemine vurgu yapar oysa en önemli şey ilk paragraftır. İlk paragraf için aylarımı harcamışımdır. Bir kez istediğimi elde ettim mi, gerisi arkadan gelir.”

Marquez, onur uğruna işlenen bir cinayet çerçevesinde gelişen olayları ele aldığı Cronica de Una Muerte Anunciada ( Kırmızı Pazartesi) ‘yi 1981 yılında tamamladı. Bu eser, ünlü yönetmen Francesco Rosi tarafından 1987 Yılında beyaz perdeye aktarıldı. Sonraki sene, Yüzyıllık Yalnızlık adlı eseri esas alınarak Nobel Edebiyat Ödülüne Layık görüldü. Yazar, aşkta bağlılığı konu edindiği El amor en los tiempos del cólera (Kolera Günlerinde Aşk) ‘ı 1985 yılında yayımlandı ve bu eser de Birleşik Amerika’lı yönetmen Mike Newell tarafından sinemaya uyarlandı. Simon Bolivar‘ın yaşamının son aylarını konu edinen el General en su Labirento (Labirentindeki General)‘ i ise 1989’ da tamamladı. Marquez, Doce cuentos peregrinos (On İki Gezici Öykü) – 1992 ve Del amor y otros demonios (Aşk ve Öbür Cinler) – 1994 adlı iki öykü kitabından sonra Memoria de mis putas tristes (Benim Hüzünlü Orospularım) – 2004 adlı son romanını yazmıştır.

“Evet, de ona. Korkudan ölsen bile, sonradan üzülecek olsan bile, çünkü her ne yaparsan yap, hayır diyecek olursan eğer, tüm hayatın boyunca pişman olacaksın.” 

Yazarın 1996 yılında tamamladığı Kızıl Oidipus adlı bir oyunu bulunmaktadır.  17 Nisan 2014 Tarihinde aramızdan ayrılan Gabriel Garcia Marquez’in bu tarihten önce Erendira adlı yeni bir oyun üzerinde çalıştığı bilinmektedir.

“Eleştirmenlerin benim hakkımda ne söylediği umurumda değil; zaten yıllardır onları okumuyorum. Kendilerini yazarlarla okurların arasında konumlandırmaya çalışıyorlar. Bense hayatım boyunca okurlarıma bir eleştirmenin aracılığı olmadan doğrudan ulaşabilmek için son derece yalın ve kesin bir üslupla yazmaya çalıştım.”
Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir