Emeklilik

by • 8 Ekim 2017 • DemlikYorumlar (0)96

 “Aynı saat, aynı dakika, aynı minibüs, tam önümde durup iki yana açılan aynı hidrolik kapı ve onun aynı tıslaması. İçeriye ilk adımı atan hep aynı ayağım, aynı şoför, aynı para. Üstü bile aynı. Bir elli kuruş, bir de yirmi beş.” Bunları düşünürken oturmuş, başını cama yaslamıştı bile. Yoldaki sarsıntılar yüzünden kafası cama çarpıyordu. Kimi zaman sert, kimi zaman yavaşça… Bu çarpışmalar canının hafifçe acımasına sebep olsa da bundan açıklayamadığı bir haz duyuyordu. Hayatımdaki sarsıntıların ve çarpışmaların da bana verdiği haz aynı, canlı hissetmemi sağlıyor, diye aklından geçirdi. Belki de bunu not almalıydı. Aklından geçenleri bir başkası duyabilseydi, duyan kişinin gerçekten etkilenebileceğini düşündü. Belki de büyük bir yazar olabilirdi. Tüm bunlara saniyenin çeyreği kadar inandı. İnce ve terli dudaklarının arasından, kendini aşağılarcasına, gayriihtiyari bir “tsıh!” çıktı. Kendi düşüncelerine dalmışken ağzından kaçan bu ünlemi, minibüsteki diğer yolcuların garip karşılamaması için, sertçe burnunu çekti. Böylece o “tsıh!”, hayatın doğal akışında yer almış olacaktı. Tüm bunlar minibüsteki hiç kimsenin umurunda olmadı. Kendisi hariç.

İneceği yere vardı. Tüm soğukluğu, çirkinliği ve tekdüzeliği ile güneşin bile aydınlatamadığı o geniş devlet dairesi gözünde büyüdü. İşe gelmişti. Tüm algılarını kapatarak yaklaşık sekiz senedir mesai saatlerinde yaptığı şeyi, mekanik hareketlerle yineledi. Çalıştı. O devlet dairesinde tam olarak ne iş yaptığı, kendisinin de bu hikâyenin yazarının da umurunda değildi. Paydos saati geldiğinde kendini dışarı attı. Günün başından beri kaç kelime konuştuğunu düşündü. Üç basamaklı bir sayı olmamıştır henüz, diye fikir yürüttü. Binadan çıkınca kravatını gevşetti. Derin bir nefes verdi. Bunu bir Hollywood filminde görmüştü. Emekli olduğunda, tüm bu monotonluktan kurtulduğunda aynı böyle yapacaktı. Az önceki hareketleri, büyük, ses getirecek bir piyesin provasıydı sadece.

 “Az kaldı oğlum, Cemal.” diye teskin etmeye çalıştı kendini. “Son otuz senen. Sonra özgürsün.” Kelimeler onu rahatlatmaktan çok, karın boşluğuna atılan sert bir yumruk görevi gördü. Otuz sene… Bu süre zarfında o kahrolası binaya tıkılmak zorunda olmasaydı neler yapabileceğini düşündü. Hayal etmeye çalıştı. İmgeleminde hiçbir şey canlanmadı. Sadece karanlık. Bu durum, hayaller kurup onlara ulaşamamasından daha da berbattı. Yazarların, şairlerin, insanın elinden alınmasının imkânsız olduğunu söylediği tek şey, hayalleri ve düşünceleri, ondan uzaklaşıyordu. Başı döndü ve panikledi. Öğürdü. Buradan kurtulmalıydı. Elleri titriyordu. Kendini mantıklı düşünmeye zorladı. Heybetli binanın geniş, beton bahçesinin tam ortasındaydı. Olduğu yere bağdaş kurdu. Cebinden sigarasını çıkardı. Boncuk boncuk terlemiş olan, yakından bakıldığında ufuk çizgisini andıran dudakları sigarayı ıslattı. Ancak altıncı denemesinde yakabildi sigarasını.

Bir süre öylece durdu. Elinde, tüm düşünsel aktivitelerini durdurmaya yarayan bir düğmenin olmasını hiç bu kadar şiddetli bir biçimde istememişti. Kendini hiçbir şey düşünmemeye, kafasını boşaltmaya zorladı. Yapamadı. Bir köpeğin sudan çıktığında yaptığı gibi başını iki yana salladı. Böylece düşüncelerinin, kafasından çıkıp etrafa saçılabileceğine garip bir şekilde ihtimal vermişti. İşe yaramadı. Buradan kurtulmalıydı. Otuz sene sonra değil, otuz saniye sonra emekli olmalıydı.

Tüm bu manzaraya uzaktan bakılınca her şey daha da korkunç bir hal alıyordu. Hiçliğin ortasında bağdaş kurmuş, başını iki yana sallayan bir adam. Titreyen ellerinde külü birikmiş, adamın varlığını unuttuğu sigarası. O korkunç binanın geniş, beton bahçesindeki muazzam boşluk. Bahçede adamdan başka herhangi bir nesne yoktu. Ne park hâlinde bir araba, ne başka bir insan… Ne bir kuş ötüyordu, ne de hafif de olsa bir rüzgâr çıkıyordu. Sadece hiçlik ve karşısında diz çökmüş Cemal. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, o demirden bile soğuk, bütün hayalleri ve yaşam enerjisini içinde öğütüp hiçliğe katan bina, tüm heybetiyle Cemal’in karşısında dururken, adama doğru eğiliyordu sanki. Beyninin içindekileri yuttuktan sonra sıra adama gelmişçesine… Evet, bina şimdi de onun bedenini kendi hiçliğine katmak istiyordu. Bu görüntü, Yunan mitolojisinden fırlamış bir titanın önündeki çaresiz, zayıf bir ölümlüyü andırıyordu.

Cemal bunu hissedip irkildi. Bu dev canavardan kurtulmalıydı. Paniğin de etkisiyle aniden doğruldu ve canı pahasına kaçmaya başladı. Koştu. Bahçeden çıktıktan sonra da amaçsız bir şekilde, nereye gittiğini bilmeden, var gücüyle koşmaya devam etti. Kendi canavarından uzaklaşmış olmasına rağmen, başkaları da vardı. İşte bir tanesi hemen orada, kendi kurbanlarının benliklerini sömürmeye tüm hızıyla devam ediyordu. Delirdiğini mi yoksa büyük bir aydınlanma mı yaşadığını anlayamıyordu. Tek bildiği koşması gerektiğiydi. Öyle de yaptı. Yanından geçtiği insanların, kendi gördüğü şeyleri göremediğini biliyordu. Kendisinin de kısa bir süre önce bu insanlardan olduğuna inanamadı. Her şey o kadar açıktı ki… Herkes çıldırmışçasına kaçmalıydı.

Kaslarındaki tüm enerji, ciğerlerindeki son oksijen tükenene dek koştu. Takati kalmayınca yanındaki duvara yaslanma ihtiyacı hissetti. Burayı tanıyordu. Evinin önündeydi. Sabah bindiği minibüsün izlediği güzergâhın tam tersini koşmuştu. İradeyi içgüdüleri ele alınca insanların şaşılası davranışlar sergilediğini düşündü. Nefes nefeseydi. Midesinden gelen bulantıya engel olamadı. Kendi evinin duvarının kenarına kustu. Biraz olsun rahatlamıştı. Şimdi ne yapacağını biliyordu. Kurtuluşunu bulmuştu. Emekli olmaya gidiyordu.

Evine bu kez hiç olmadığı kadar dingin girdi. Sakince masasına yöneldi. Sandalyeye oturdu. Hareketleri bugün ilk kez bu kadar keskin, kararlı ve özgüvenliydi. Masanın yanındaki çekmeceden bir kâğıt ve kalem aldı. Ölüm karası kalem, yaşam beyazı kâğıt üzerinde bir müddet dans etti. Kendi tarzında bir emeklilik dilekçesi yazıyordu. Sadece işinden değil, tek kelimeyle “kokuşmuş” olarak adlandırabileceği bu hayattan topyekûn bir emeklilikti bu. Duraksadı. Yazmakta olduğu intihar mektubunu tepeden, şöyle bir süzdü. “Tsıh!”. Kâğıdı ağır hareketlerle parçalarına ayırdı ve parçaları arkasındaki camdan dışarı bıraktı. Onun emekliliği, bir dilekçe vasıtasıyla bildirilemeyecek kadar asi ve asildi. Pencereyi kapattı, sandalyeye yeniden oturdu. Kurtuluşunun, emekliliğinin zamanı gelmişti. Hiçbir zaman neden evinde bulundurduğunu anlayamadığı Beretta’sını çekmeceden çıkardı. Şarjöre tek bir mermi sürdü. Tüm bu hazırlıklarını yaparken az önceki kadar sakin, hatta kayıtsızdı. Silahı şakağına doğru götürdü. Şakağına bastırmasına gerek yoktu. Bastırmadı. Terlemesinin durduğunu fark etmişti. Eli titremiyordu. Nefes alış verişi gayet normaldi. Yutkunmadı. Feri sönmüş gözlerinin içi büyümedi. Tereddütsüzdü. Kurtuluşu, işaret parmağına uygulayacağı ufak bir kuvvette yatıyordu.

Gereken kuvveti uyguladı. Yere yığıldı. Az önce kapatmış olduğu pencereye gelişigüzel sıçrayan kan damlaları, bir Jackson Pollock tablosunu andırıyordu. Artık o bir emekliydi. O, canavarların hüküm sürdüğü bu dünyada, kurtuluşunu bir travma sonrasında buldu. Belki mükemmel bir yazar olamadı ama penceresine çizdiği o tabloyla kesinlikle ressamlığın hakkını verdi. Hay aksi, o Hollywood filminde gördüğü, üzerinde çalıştığı, kravatını gevşettikten sonra nefes verme hareketini yapmayı unutmuştu.

Yazan: Cantürk Kamçılı

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir