Duyuyor musunuz?

by • 29 Aralık 2013 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)1093

DUYUYOR MUSUNUZ?

Yahya bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulmadı. Fakat ortada bir garipliğin olduğunu hissedebiliyordu. Belki de uyanmasına da bu gariplik sebep olmuştu. Bunu sadece düşünmekle yetindi. Yatağından kendini epeyce zorlayarak kalktıktan sonra odanın her tarafına sinen içki kokusuna aldırmadan odasının kapısına doğru yürümeye başladı. Nereye gittiği hakkında bir fikri yoktu.

Kapıyı açtığında duyduğu müzik ona evde yalnız olmadığını hatırlattı. Dar koridordan salona doğru sessizce ve ağır adımlarla ilerledi. Hava karanlık olsaydı güzel bir korku filmi ambiyansı oluşacağını düşündü. Kafasını çevirince gördü ki içerideki yabancı sayılmazdı, sadece oda arkadaşıydı. Ona bir şey söyleme gereği duymadı çünkü ambiyansın bozulduğuna üzülmüştü. Üşüdüğünü fark eden Yahya, her sabah uyandığında yaptığı gibi yine bir sigara yaktı. Bu onu az da olsa iyi hissettiriyordu. Odasına geri dönüp sigarasını bitiren Yahya, can sıkıntısını gidermek amacıyla dışarı çıkmaya karar verdi. Günlerden pazardı ve havanın ısınmaya başladığı öğle saatleri yaklaşıyordu.

Apartmanın girişinde rastladığı komşusuna kendisinin bile şaşırdığı bir sıcaklıkla gülümsedi ve selam verdi ama aynı karşılığı göremedi. Komşusu hakkında “Neden bu kadar dalgın acaba? Beni fark etmedi bile. Belki de dün gece çok gürültü yaptığım için bana bozulmuştur.” diye düşündü. Bunları çok da umursamadan yürümeye devam etti. Zaten komşularını çok umursayan birisi değildi ve sık sık gürültü yapardı.

Genelde olduğu gibi yine nereye gideceği belli değildi, sadece canı yürümek istiyordu. Biraz yürüdükten sonra ileride sınıf arkadaşlarından birini fark etti. Onunla zaman geçirebileceğini düşündü. Hızlı adımlarla biraz yaklaştıktan sonra arkadaşına seslendi ama arkadaşı onu duymadı. Zaten aralarındaki mesafe neredeyse kapanmıştı, sessizce elini kaldırdı ve arkadaşının ensesine sağlam bir tokat indirdi. Arkadaşı hayretler içinde arkasını döndüğünde kendisine vuran kişiyi tanıdığını fark etti, siniri bir anda geçti. Ama sormadan edemedi:

– Manyak mısın lan ne yapıyorsun herkesin içinde?
– O kadar bağırdım arkandan ama duymadın ağabey ne yapayım.
– Lan konuşsana neden konuşmuyorsun? Sesine ne oldu senin?

Arkadaşının kurduğu bu cümle Yahya’nın birkaç saniye sessizleşmesine sebep oldu. Arkadaşı onu gerçekten duymamış olabilir miydi yoksa arkadaşının dediği gibi sesi mi kısılmıştı? Bu soruların cevabını bulmanın bir tek yolu vardı. Arkadaşına bu sefer daha yüksek sesle bağırmaya başladı. Arkadaşı ona hiçbir tepki vermedi. Gerçekten sesinin kısıldığını düşündü. Yoksa arkadaşı onunla dalga mı geçiyordu? Kafasında soru işaretleri doğan Yahya, uyandığından beri hiç kimseyle konuşmadığını fark etti. O anda aklına apartmandan çıkarken karşılaştığı komşusu geldi. Komşusu da onun selamına bir karşılık vermemişti. Komşusu da onu duymamış olabilir miydi?

İkisi de neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşı doktora gitmesi gerektiğini söyledi. Ama o bunu istemiyordu. Çünkü kendisinin aslında konuştuğunun farkındaydı. Diğer insanlarda bir gariplik olmalıydı. Anlaşmakta zorlanıyorlardı. Sakin kalmaya ve mantıklı düşünmeye çalıştı. Telefonunu eline aldı ve karşısındaki arkadaşına “Ben eve gidiyorum, sonra görüşürüz.” yazdı. Arkadaşı hiçbir şey anlamadı ama onun çok da üstüne gitmek istemedi. “Tamam dikkat et kendine. Sonra görüşürüz.” dedi ve yanından ayrıldı.

Yahya hızlı adımlarla evine geri dönerken önce keskin bir fren sesi duydu. Sonra hemen dibinde zar zor durabilmiş otomobilin kendisi kadar dikkatsiz şoförüyle göz göze geldi. Korkunç bir kazadan kıl payı kurtulmuştu. Kendini tutamadı ve şoförün yüzüne küfürler yağdırmaya başladı. Şoför ona hiç tepki vermedi. Çünkü şoför de onu duymuyordu. Bu duruma daha da sinirlendi ama yapacağı bir şey yoktu. Bir an önce evine gitmeliydi. Koşar adım yürümeye devam etti.

Eve girdiğinde arkadaşlarının uyandığını fark etti. Ortada olağanüstü bir durum yoktu. Hissettiği korku,panik ve heyecan karışımı bu garip duygu kalp atışlarını hızlandırmış onu nefes nefese bırakmıştı. Doğruca arkadaşlarının oturduğu odaya girdi. İçeride boş bulduğu ilk yere oturdu. Oda arkadaşının “İnsan bir selam verir lan!” tepkisine telefonunun yardımıyla cevap verdi. “Ben selam verdim ama siz duymadınız.” “Konuşsana lan dilini mi yuttun?” diyen diğer ev arkadaşına da yine telefonla “Konuşuyorum, duymuyorsunuz.” yazıp gönderdi. Evdeki herkes şaşkınlık içindeydi. Ne yapacaklarını düşünmeye başladılar ama etkili bir çözüm yolu akıllarına gelmiyordu. Bu sırada beklenmedik bir aksilik daha kendini belli etti. Yahya’nın telefonu çalmaya başladı. Babası arıyordu. Açıp açmamakta tereddüt etti. “Açmazsam merak ederler.” diye düşündü “Açarsam da sesimi duyamayacaklar.” Artık mantıklı karar veremeyecek bir durumdaydı. Hayatı boyunca yaşadığı en büyük felaket bu olmalıydı. Telefonu ev arkadaşı açtı. Oğullarının dün geç uyuduğu için hala uyumakta olduğunu, daha sonra ararlarsa konuşabileceklerini söyledi. Şimdilik bu tehlikeyi atlatmışlardı. Fakat ortada hala çok büyük bir sorun vardı.

Yahya’nın bir anda allak bullak olmuş aklına okulda yapacağı sunum geldi. Bu haliyle sunum yapması bir yana evden çıkması bile onun için çok tehlikeliydi. Arkadaşına yazdığı bir mesajla çok rahatsız olduğunu ve yarın okula gelemeyeceğini söyledi, ondan kendisinin yerine yarın sunum yapmasını istedi. Bu sorunun da çözülmesine rağmen Yahya’nın canı daha çok sıkılmıştı. 4 senelik okulunda 5. yılını geçiriyordu. Zaten çocukluğundan beri başarılı bir öğrenci olarak anılmamıştı hiç. Bu şartlarda okulu nasıl bitirebileceğini düşünüyordu. İlk defa okulu bu kadar önemsediğini fark etti. Hemen sonra aklına hayatının geri kalanını birlikte geçirmek istediği, hayallerini süsleyen o kız geldi. Kalbinin acıdığını hissetti Yahya. Bu acıya çok aşinaydı fakat ilk defa bu kadar ümitsizliğe düşüyordu. Ayrıca kızın bundan haberi yoktu ve büyük ihtimalle bundan sonra da olamayacaktı. Hayat sanki tüm nefretini bir anda kusmuştu Yahya’nın üstüne.

Yahya kendini oldukça çaresiz hissediyordu, ailesine haber vermesi gerektiğine karar verdi. Bir an için, başı derde girince hemen annesine ya da babasına koşan çocuklardan nefret ettiğini hatırladı daha sonra da başına gelen olayın biraz daha ciddi olduğunu. Durumu Yahya’nın babasına telefonda arkadaşları açıklamak zorunda kaldı. Olanları bir bir anlatmalarına rağmen adam bunların gerçek olabileceğine bir türlü inanamadı, duyduklarını kabullenmekte de çok zorlandığı konuşmalarından belli oluyordu.

Bir sonraki gün Yahya’nın annesi ve babası saatler süren yolculuktan sonra Yahya’yı görmeye geldiler. Eve geldiklerinde arkadaşları Yahya ve ailesini baş başa bıraktı. Yahya’nın annesi gözyaşlarını tutamıyor, oğluna sarılıyor, belki konuşabilir umuduyla Yahya’ya durmadan sorular soruyordu. Yahya’nın babası ise en az oğlu kadar sessiz bundan sonra ne yapmaları gerektiğini düşünüyordu. Yahya’nın bu yönden babasına benzediği çok belliydi. Bu trajik tablo içerisinde kafası en karışık olan ise elbette Yahya’ydı. Bundan sonra nasıl bir hayat yaşayacağını sorguluyor, kafasında onlarca farklı gelecek inşa ediyor ve bu olasılıkların hepsinin de birer birer işkenceye dönüştüğünü görüyordu. Geçmişte bu üç insan aynı odada saatlerce konuşmadan hatta birbirlerinin varlığını fark etmeden durabilirken şu an bu tablonun bir tercih ya da istek değil mecburiyetten dolayı yaşanıyor olması üçünün de canını fena halde sıkıyordu.

Yahya’nın babası yoğun bir telefon trafiğine girişti. Tanıdığı çevresi geniş insanları arıyor, onlardan kendilerine yardımcı olabilecek doktorlarla nasıl görüşebileceğini soruyordu. Bu alanda ülkenin en iyisi olduğu söylenen doktoruyla görüştüler. Doktor bu hastalığın beynin yaralanması veya darbe almasıyla meydana gelen, kişinin okuma, yazma, konuşma gibi dil becerilerini kısmen bozan veya tamamen yok eden Transkortikal motor afazisi olabileceğini ileri sürdü. Yahya’nın konuşulanları ve kendine söylenenleri anlaması ancak hiçbir şey söyleyememesi bu teşhisi güçlendiriyordu. Doktor Yahya’yı mutlaka görmesi gerektiğini bazı testler yapması gerektiğini söyledi. Ufukta uzun bir yolculuk daha görünmüştü.

Yine saatler süren yolculuğun sonunda Yahya doktorla yüz yüze gelebilmişti. Doktor bazı komutlar veriyor, sorular soruyor, Yahya’nın kendisini ne kadar anladığını belirlemeye ve onu konuşturmaya çalışıyordu. Doktor konuşamayacağını görünce Yahya’dan son zamanlarda başına bir darbe alıp almadığını ve bunun nasıl gerçekleştiği yazmasını istedi. Yahya ne kadar düşündüyse de böyle bir olay hatırlamadı. Önündeki kağıda biçimsiz çizgilerle sadece “Hayır” yazabildi. Yaptığı gözlemlerden sonra doktor tahmininde yanılmadığına kanaat getirdi. Fakat bunun nasıl başladığı hakkında bir fikir edinemedi. Yahya artık bir afazi hastasıydı. Doktor Yahya’ya ve ailesine bu hastalığın kendi kendine düzelebileceğini fakat yine de bir dil terapistine gitmeleri gerektiğini söyledi.

Geri döndüklerinde Yahya için yapılacak fazla bir şey yoktu. Yahya ümitsizliğe kapılmış, terapistin faydasız olacağını ve bundan sonra hiç konuşamayacağını düşünmeye hatta buna kendini alıştırmaya başlamıştı. Annesi ve babası bir süre daha Yahya’nın yanında kaldıktan sonra mecburi olarak geldikleri yere döndü. Okuldaki arkadaşları Yahya’nın durumunu öğrenmişlerdi fakat Yahya okula gitmek istemiyordu. Okul Yahya’nın umurunda değildi. Günlerce evden çıkmadığı gibi evin içinde bile arkadaşlarıyla yan yana oturmak ona işkence gibi geliyordu. Aklına gelen bir şey olunca söyleyemiyor, mesaj yazarak ifade etmeye çalışsa da buna zorlanıyordu. Arkadaşları da zamanla Yahya’ya karşı hassaslıklarını kaybettiler. Sanki Yahya orada yokmuş gibi konuşuyorlar, şakalaşıyorlardı. Dünya Yahya’yı umursamadan dönmeye devam ediyor ve günler böyle geçiyordu. Yahya içine düştüğü duruma alışamamıştı. Geçmişte çok konuşkan birisi değildi ama istediği zaman konuşabilme özgürlüğünden mahrum kalmak onu büyük bir mutsuzluğa hapsetmişti.

Devamsızlık nedeniyle okulunu bir yıl daha uzatacağını anlayınca yarıda bırakıp ailesinin yanına kaçmaya karar verdi. Kendini küçük bir çocuk kadar aciz görüyordu. Giderken vedalaşacağı çok fazla kimsenin olmayışı da onun alıştığı yalnızlık duygusundan kat kat daha ağır bir duyguyu sırtına yüklüyordu Yahya’nın. Ailesi onun için elinden gelen tüm fedakarlığı yapmaya çalıştıysa da bu davranışlar Yahya’yı geri kazandıramadı. Odasından dışarı çıkmamaya başlayan Yahya konuşamadığı için yavaş yavaş düşünme becerilerini de kaybetmeye başlamıştı. Hissizleştiğini ve konuşamadıkça sanki yavaş yavaş bu dünyadan görüntüsünün bile silindiğini hayal ediyordu.

Yahya bir süre sonra dayanacak gücü kendinde bulamadı ve intihar etmeye karar verdi. Bunu yapmaya müsait ruh hali ve kafa yapısı başka bir çözüm üretememişti. Her zaman kendi kendine şarkılar mırıldanarak yürüdüğü köprüye bu sefer bağıra bağıra geldi. İnsanların içinde rahatça bağırabilmek onun halinden anlamayan birisine bir özgürlük gibi gelebilirdi. Yahya’ya göre ise diğer insanların onu duymaması çekilmez bir işkenceydi. Çok fazla düşünecek bir şeyi kalmamıştı. Her şeyin başladığı günkü gibi yine günlerden pazardı ve hava oldukça rüzgarlıydı. Demir korkulukların üstüne sakince çıktı çünkü düşmek istemedi. Ayakları üstünde birkaç saniye durdu ve teslim olmuş bir şekilde, sevdiği kızın gözleri kadar mavi boşluğa kendini bıraktı. Son anımsadığı şey o büyük ve mavi gözlerdi. Ölümü de hayatının son yılları kadar sessiz olmuştu.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir