Döngü

by • 8 Ekim 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)236

Babamın eli diken gibi. Neden böyle? Ellerime batıyor. Çekmek istiyorum elimi, ağlıyorum ama izin vermiyor. Arabalardan mı korkuyor? İşte şimdi kucağına aldı, böyle daha iyi. Babamın saçları kıvır kıvır. Parmaklarımı saçlarının içinden geçirmeyi çok seviyorum. Vuuu… Vuuu… Babamın kafası çok eğlenceli. Uğur yapma oğlum, diyor ama vuuuu, vuuuu. Sokağın başındaki berbere doğru ilerliyoruz. Hayır bunu istemiyorum. Bu sefer kendi saçlarım için avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum. Kucağında zıplayıp onu yorsam da zorla içeri sokuyor beni.

“Ooo hoş geldin mahallenin yakışıklı delikanlısı Uğur Bey” diyor Mustafa Amca. Gülümsüyorum. Gülümsemeye çalışıyorum. Tam yedi yaşıma geldim ama yine de çok korkuyorum şu berber amcalardan. Hem de hepsinden. Yine de Mustafa Amca en iyisi; tıraş bitince bana gazoz ısmarlıyor, yanında da şu küçük simit şeklindeki tatlılardan. Ondan daha az korkuyorum. İşte babam elimi bırakmaya çalışıyor. Aslında ben de onun elini bırakmaya çalışıyorum ama olmuyor, sanki ellerimizin arasına yapışkan sürmüşler. Zaten terden ıslandı hep, böyle olunca çok utanıyorum babamdan. O bana hep cesur oğlum diyor. Beni çok seviyor. Büyüyünce ben de babam gibi işçi olacağım. Ellerim onun gibi çatır çatır olsun istiyorum. Güçlü adam eli gibi. İşte oturtuyorlar sonunda koltuğa. Ağlamayacağım. Makineyi çalıştırıyor Mustafa amca. Sesinden korkuyorum. Ağlayacağım. “Oğlum yarın okula başlayacak Mustafa amcası.” Ağlamayacağım. “Okuyup büyük adam olacak.” İşçi olacağım.

Son kez aynaya bakıyorum. Kulaklarım yine ortaya çıkmış, sevmiyorum. Ama yakışıklı olduğumu söylediklerinde, kendimi beğeniyorum. Gazozumu içerken babamla Mustafa Amca çok sessiz bir şeyler konuşuyorlar. Kulaklarımı örten saçlarım da kalktı ama yine de hiçbir şey duymuyorum. Sadece tek cümle: “Gülseren iyi kadındır.” dedi Mustafa Amca.

Berberden çıkıyoruz. Babamın ellerinden kurtulup hemen yan taraftaki okul binasına doğru koşmaya başlıyorum. Yine geç kaldım. Nefes nefese içeri girip tam ilk koridorun sonundaki merdivenlere yetişirken parlak kafaya yakalanıyorum. Odasına doğru yürürken çok hızlı vurmaması için dua ediyorum. “Oğlum sekiz senedir bu okuldasın. Haftada üç gün geç gelmek zorunda mısın!” diye atılıyor üzerime. Elinde uzun bir sopa var, işte ben sadece o sopaya odaklıyım. Sesler ve diğer görüntüler yok. “Duymuyor musun oğlum, kime diyorum!” Bu şiddetli sesten irkilip, ellerimi başıma götürüyorum. Neden böyle yaptım bilmiyorum. Dün gece geliyor aklıma. Parlak kafa karşısında bu duruma düştüğüm için utanıyorum. Ellerimi indirirken artık bana vurmasının bir önemi olmadığını hissediyorum. O da afallamış gibi, bir sopaya bir bana bakıyor. Sonra tekrar sinirli tavrını takınarak: “Çabuk git sınıfına. Bir daha tekrar ederse, yersin tutanağı.” diyor. Tuvalete doğru yürüyorum. Teneffüs zilinin çalmasına on dakika var. Dün gece babamın bana ilk kez vuruşunu düşünüyorum. Hem de Gülseren yüzünden. Onun bizim evimize gelmesini, annemin yerini almasını hiç kabullenemiyorum. Kimseye annemmiş gibi davranmak zorunda olmadığımı babama asla anlatamıyorum. Eski günlerimizi çok özlüyorum. Ne okul, ne dersler, ne gelecek. Ben sadece babamın saçlarına parmaklarımı geçirip eğlendiğim o zamanlardaki mutluluğumu istiyorum.

Gereksiz bir okul gününün daha ardından bahçe kapısından çıkıyorum. Demir kapıdan sağa doğru dönüp az yürüdün mü, bizim ev. Kapıyı çalıyorum. Zehra ve Bulut çıkıyorlar. İkisi de bacaklarıma sarılıyor, “baba” diye bağırarak. Durun, içeri girsin babanız önce, diyor Gülseren. Elimdeki poşetleri alıyor. Bir saate hepimiz akşam yemeğine oturuyoruz. Babamın üçüncü ölüm yıldönümü olduğunu hatırlamıyor Gülseren. Hatırlatmıyorum. Tıpkı en nefret ettiğim isme sahip olduğunu hiçbir zaman hatırlatmadığım gibi. İnsan hayatta en çok susmayı öğreniyor. “Baba inşaatçılık zor mu” diye soruyor Bulut, ağzına bir ekmek parçası atarken. “Ben de büyüyünce senin gibi inşaatçı olacağım…” Kızıyorum. “Hem de çok zor. Bak yarın okula kayıt edeceğiz seni, okuyup büyük adam olacaksın” diyorum. “Bana ne bana ne ben inşaatçı olacağım” diye hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Daha çok kızınca Gülseren dayanamıyor: “Üstüne gitme. İnşaatçı olacağım dediyse illa olacak değil ya.” Gülseren bizim ailenin kötü kehanetlerinin gerçekleştiğini bilmiyor. Bulut’a hem kızgınlık hem de saklamaya çalıştığım bir şaşkınlık ile bakıyorum.

Yemekten sonra Gülseren yatakları seriyor. Zehra kucağımdayken içim geçiyor. Bir ara uyku ile uyanıklık arasında gidip geldiğimi hatırlıyorum. Zehra’nın elleri hâlâ avuçlarımın içinde. “Anne” diyor, “Babamın elleri diken gibi. Niye böyle ki?” dikenli ellerimi Zehra’nın ellerinden ayırıp bacaklarımın arasına koyuyorum. Zehra’nın sorusunun huzursuzluğunda geçmişime doğru uykuya dalıyorum.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir