Dokuzdolanbaç (VII.Bölüm)

by • 2 Kasım 2014 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)760

 “Zaman her şeyi katar önüne süpürür götürür derler, bazen dedikleri gibi de olur lakin zamanın süpürmeyi beceremediği şeyler de vardır yeryüzünde mesela sağ elini sinir zedelenmesi yüzünden kullanamayan bir adamın kini”

Fırfıro Kemal otuz sekiz yaşından sonra sol elini kullanmayı öğrenmek zorunda kaldı Hıdır’ın eline saplayarak burup durduğu metal zarf açacağı yüzünden, yarası çabuk iyileşti de hissizliği geçmedi elinin parmakları bir pozisyonda sabit kaldı ölene kadar, ne kaşığı tutabildi, ne  karısının memesini avuçlayabildi ne de kemik sallayabildi sağ eli ile , her şeyi sol eli ile yapmak zorunda olmak sinirli huysuz kavgacı bir adam haline getirdi Kemal’i. Sağ eline her baktığında kinine  bir damla ekledi yaşarken. Huyundan da vazgeçmedi, sol eliyle yapmayı öğrendiği ilk şey kemik sallamak oldu, Kemal’in kin ile ruhunu dokuduğunu, kalbini kararttığını  ilk hisseden pavyonunda kumar oynadığı  Genceddin oldu. Kabadayı Genceddin Fırfıro’dan yararlanabileceğini düşündüğünde Fırfıro Kemal Hıdır’ın tosladığı parayı kumarda yemiş, borç batağına saplanmaya yeni başlamıştı. Genceddin borcu olduğu halde kumar oynamaya devam etmesine izin verdi Kemal’in, ne kadar ileri gidebileceğini görmek için. Allah’ın eli değmezse ömrünün sonuna dek  yemese içmese uyumasa çalışsa ödeyemeyeceği kadar borçlanan Kemal alacaklıların evini basıp kafasına silah dayadıkları o gün Genceddin’in araya girip borca kefil olduğunu söylemesiyle Genceddin’i Allah belledi.  Kemal o günden sonra Genceddin’in gölgesi oldu , yağan yağmura şemsiye, çekilen bıçağa set, sıkılan kurşuna duvar etti bedenini .Genceddin uzun bir süre sadakatini ölçüp biçti Kemal’in.

Genceddin; kahve işlettiği Anzere’dan altı sene önce kimseye hiçbir şey söylemeden karısı ve dört çocuğu ile vedalaşmadan tam tabiriyle sırra kadem basarak  gelmişti Ankara’ya, adamın gayba karıştığını söyleyenler vardı, pis işlere bulaştığını söyleyenler vardı, hesaplaşma yüzünden öldürülüp Hekal dağının düdenlerine atıldığını söyleyenler vardı söylenti çoktu da insanlar Genceddin’e ne olduğunu bir türlü tam kararlayamadı.En çok bu üç söylenti arasında dolandı dedikodular, her söylentinin yandaşları diğerlerini kendi inandıklarına çağırıp durdular, haftalarca çalkalandı Anzere.  Ah! zavallı karısı Müno; yemeden içmeden uyumadan haftalarca ağladı, dört tane sabi ile hayatta tek başına kaldığına mı ağladı? Çok sevdiği Genceddin’i yitirdiğine mi ? feryat etti kendisi de bilmeden ağladı. Müno’nun ağıtları iki ay sonra birdenbire kesildi.  Yaşlı kadınlar kocanın en iyisinin bile yasının en fazla bu kadar süreceğini söylediler kızlarına.  Müno’nun ağlamasının kesilmesinin sebebi yasının bitmesi değildi oysa, Genceddin’den gelen iki satır yazıydı, on beş yaşında Genceddin ile evlenen Müno’ya  ilk iş okuma yazma öğreten Genceddin “lazım olacak ” dediğinde Müno ne demek istediğini anlamamıştı, Müno  tanımadığı daha önce buralarda hiç görmediği ufak tefek kara kuru bir adamın bahçesine girdiğini görünce kötü niyetli zannedip feryat edecekti ki “bacım Genceddin abiden haber var, kadan alam üleşme” dediğinde çığlığını yuttu. Adamın kuşağından çıkardığı saman zarfı aldı. Zarfın üzerinde Genceddin’in el yazısı ile  “KADAM”  yazdığını  görünce bir süre büyülenmiş gibi baktı zarfa. Kafasını kaldırdığında adam gitmişti çoktan. Eyvana çöküp zarfı yırttı,

“Kadam,

“Yaşıyorum, kimseye bundan bahsetme hiç kimseye, seni terk etmedim, çocuklarıma iyi bak, sizi zamanı gelince yanıma alacağım.”

Müno’nun feryadı o gün kesildi işte. Üç sene genç yaşta dul kalmış bütün mesleksiz kadınlar gibi açlıkla fakirlikle erkeklerin lüzumsuz kabaran iştahlarıyla sınandı. Genceddin’in yaşıyor olmasının sevincine yaslanıp dayandı. Bütün bunlar Kemal Genceddin ile tanışmadan çok önceydi. Ankara’da pavyon işleten kendi halinde bir adammış gibi duran Genceddin;  Kemal’i tahsilata göndermeye başladığında bu adam hakkındaki öngörüsünde ne kadar doğru karar verdiğini anladı. Kemal  en zorlu yerlerden bile tastamam eksiksiz toplayıp getiriyordu parayı. Merhameti ancak kin yok edebilir insan yaşamında  Kemal uzun zaman önce kinden mütevellit bir iblise dönüşmüştü zaten.  Gerektiğinden fazla konuşan bir adamın dilini, başkasının nikahlı karısına tecavüz etmiş bir  bokyedi’nin organını kestiğinde acımasızlığı yüzünden adı azrail olarak anılmaya başlandı, azrail duysa kendini sorgulardı.Kontrol edilemeyen acımasızlığı, sonuca ulaşmak için her şeyi yapabilir olması, insanlara işkence edip bunun doğal olduğunu savunması;  bunlar karşılıksız kalmadı tabi, Kemal’in karısını kızlarını kaldırdılar, çok sürmedi üç bilemedin dört gün; Genceddin aradı buldu yerlerini, dört kişi Kızılcahamam’da kadınların kapatıldığı dağ evini  buldular, eve giren Kemal  karısının ve kızlarının vaziyetlerini görünce afalladı,  çekti silahı sol eliyle hepsinin kafasına sıktı. Dönüp Genceddin’e “kadınlara zarar vermiyorduk hani?” dedi. Genceddin hayretin sesine yansımasını önlemek için beş saniye sustu Kemal’i süzdü tepeden tırnağa, sesinden emin olunca “Onları öldürdün  daha zarar mı kaldı?  silah kullanmayı da öğrenmişsin ! İyi” dedi. Kemal’in ailesinin yok oluşu herkesin işine geldi Kemal dahil, bir süre ifadesiz bir suratla dolanıp duran Kemal’in yaş aldıkça yüzüne eklenmiş çizgiler azaldı sanki, hakkında endişelenecek bir şeyi kalmayınca özgürleşirmiş insan.Kemal özgürlüğün insanı sarhoş eden keyfinden genceldi birden, gülümsediği bile oldu  sakat kalmış  olmak ruhuna ilmek ilmek kin dokumadığı anlarda. Ailesini katletmiş olan bu adamı herkes tanıdı camiada, insanların korkudan mı saygı gösterdiklerine, saygıdan mı korku duyduklarına aldırmadı Kemal, yürüyen namının sefasını sürdü. Hoşnuttu halinden, sadece aklına Hıdır ve Nuri düştüğünde zapt edilmesi mümkün olmayan bir öfkeye kapılıyor, izlerini sürüp ikisini de yok etmek için planlar yapıyordu. Düşlerinde  defalarca silahla vuruyordu Nuri’yi kan ter içinde bağırarak uyanıyordu oğlunu öldürdükten sonra, Hıdır’a yapacaklarını ise hayal ediyordu.  Her hayalde gözlerinin içine bakıyordu Hıdır’ın ölürken; canını bağışlaması için yalvarıp yalvarmayacağını merak ediyordu mesela, önce hangisini öldüreceğine karar veremiyordu, önce Nuri ölürse Hıdır daha çok acı çekerdi muhtemelen “ikisini birden kıstırıp ortalığı ayağa kaldırmadan halletmeliyim” diyordu kendisine yüksek sesle. Ağzının söylediğini duyan kulakları yatıştırıp keyiflendiriyordu adamı. Bu düşünceler gittikçe daha fazla meşgul ediyordu kafasını, Kemal; Hıdır ve Nuri’yi  de öldürürse  eksiksiz ve kusursuz  hissedeceğine inanmaya başlamıştı. Sağ elinin acısı Hıdır ve Nuri yaşadıkça dinmeyecekti buna emindi.Kemal’in kimsenin bilmediğini düşündüğü bu sırrını Genceddin biliyordu, Kemal’in İstanbul’da yaşayan bir çocuğu daha olduğunu ve o çocuğun Nuri olduğunu. Nuri’nin ne olduğunu da biliyordu Genceddin, zamanı gelince kullanmak üzere bilip de kendisine sakladığı pek çok şeyden biriydi Kemal’in sırrı.

Nuri’nin ailesinin katledildiği haberini gazeteden öğrendi Hıdır, Ankara’da işkence görmüş tecavüze uğramış beş kadının kafalarına sıkılan kurşunlar ile öldürüldüğü yazıyordu. Hıdır’ın içi ürperdi yazıyı okuyunca, üçüncü sayfada verilen haber bütün gazetelerde hemen hemen aynı sözcüklerle yer almıştı. Kanı kurşunlaştı, bedeni ağırlaştı, donup kaldı, tekrar tekrar okudu haberi. Kalkamadı koltuktan elini kolunu kıpırdatamadı . Nuri’ye bunu nasıl söylerim? Nasıl? diye hayıflandı. Bulamadı adabınca bir yol, söylememeye karar verdi  Nuri  dört haftalığına İtalya’ya gitmişti, o gelene kadar olay küllenir unutulur giderdi, kimden duyacak ki? diye düşündü Hıdır, Nuri’nin kim olduğunu, nereden geldiğini bilen kimse yoktu yeni yaşamlarında. Söylemem dedi kendisine, ikna etmeye çalıştığı kendisi olunca insanın vicdan yüzünden işler  karmaşıklaşıp zorlaşır, Hıdır’a da böyle oldu söylememeye karar verip verip vazgeçti.  “Söyleyemem bu nasıl söylenir? söyleyemem  öğrenemez ki ben söylemesem! Hem öğrenirse de bilmiyormuş gibi yaparım!” Bu cümleleri içinde tekrarladı durdu Hıdır sabaha kadar uyumadı lakin inandıramadı kendisini, bir şey yanlıştı bir şey eksik bir şey ters; ikna olamadı bir türlü neyin doğru olduğuna. Söylemeye karar verdi traş olurken, bu sefer de Nuri’nin bunu kaldıramayacağını bağırdı iç sesi. Hıdır sırtında bir çuval taş taşıyarak dolanıp durdu evin içinde günlerce, aldığı hiçbir karara sadık kalamadı aklı gönlü.

Nuri İtalya’dan döndüğünde Hıdır’ı tuhaflaşmış buldu, sanki Nuri’yi gördüğüne sevinmemiş gibiydi adam, insanın ancak en yakınındakilerin fark edebileceği halleri olur ya öyleydi işte Hıdır ;dalgın gibi üzgün gibi kararsız  gibi  tedirgin gibi bunların hiçbiri ama hepsi gibi, Nuri dört hafta ayrılıktan sonra özlenmediğini düşündü. Kalbi kırıldı, sorar gözlerle bakar oldu. Hıdır olayı gizleyerek yaşayamayacağına karar verene kadar gerildi ilişkileri, birbirlerinden uzak durdular, havada asılı gerginliğin ağır ve boğucu iç sıkıntısına aşina değildi ikisi de ve çok yorucu idi böyle yaşamak. Bir gece susarak otururlarken Hıdır “Ben bir şey öğrendim” deyiverdi. Nuri gözlerini dikti Hıdır’a “Ne öğrendin reis?”  Hıdır hangi sözcükleri kullanacağına karar veremediğinden çaresizlikle baktı Nuri’nin yüzüne, ağzından “Annen ve ablaların öldürülmüş, başın sağolsun” çıktı. Sözcükler önce tek tek üşüştüler Nuri’nin kafasına saplandılar, saplandıkları anda aklını yara yara  kök salmaya başladılar derinlere , sözcükler aklında delikler açarken idrak edemedi varacakları anlamı ifadesiz gözlerle bakmaya devam etti Hıdır’a, Hıdır bir şeyler söylüyordu dudakları kıpırdıyordu ama duymadı Nuri bu sırada sözcükler  ulaştıkları en derin yerde sıralandılar ve cümleye dönüştüler ‘annen ve ablaların öldürülmüş’ büyük bir camın kırılma sesini duymuş gibi irkildi Nuri, sonra dünya tamamen sessizleşti bir tek cümle kendini bağırdı   Nuri’nin kafasında  aralıksız, cümle sussun diye kafasını bütün gücüyle duvara vurmaya başladı.

-sürecek-

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir