Dokuzdolanbaç (VI.Bölüm)

by • 11 Ekim 2014 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)757

Kış; ayaz, ağaçlar çıplak ,rüzgar kesiyor insanı ince ince, İstanbul böyle çille -peçe görmedi uzun yıllardır. Denizin rengi havaya soğuğa aldırmadan boğazın bir kısmında yeşil, bir kısmında tirşe, birazında lacivert, az ileride koyu gri . Nuri  her sabah denizi seyrediyor Moda’dan Beyoğlu’na giderken, vapurdakilerin ona  bakmasına, kendi aralarında fısıldaşmalarına gözlerini taciz sınırlarını zorlayan bir şekilde ona dikmelerine aldırmıyor denizi seyrederken. “Aaa üstüme iyilik sağlık kılığa bak!” nidaları tanıdık geliyor artık Nuri’ye , kelli felli kıllı adamlardan beklenmeyecek beğeni dolu bakışlara, vapurdan inmeye çabalarken yanlışlıkla değmiş yahut arkadan itilmiş gibi organlarını Nuri’ye sürtmelerine aldırmıyor çünkü denizin rengi hep çok güzel İstanbul Boğazında ve birazdan bu anlamsız karışık kalabalıktan koparak işinde olacak, ikiden üçten çoktan kopup tekleşecek, tasarlarken haşa! sümme haşa! Allah’laşıyor Nuri, bu yüzden umursamıyor işte hiç kimseyi, söylenen yapılan hiçbir şeyi .  Geçen hafta yanında karısı olduğu halde gözlerini dikip kendisini alıcı gözüyle tepeden tırnağa süzen bir adama dudaklarını büzerek bir öpücük gönderdi yalnız, dayanamadı, avucunun içini öpüp elini adama doğru çevirdi ve üfledi, eflatun ojeli erkek elinden kelebek gibi uçarak gelen öpücük dudaklarının kenarına konuveren adamın eli ayağı birbirine karıştı, ne yapacağını bilemeden midesine kramp girmiş de kusacakmış gibi huzursuzca kıpırdandı , büzüldü , küçüldü oturduğu köşede, gözlerini alelacele çekti Nuri’nin üzerinden.

“Tacize karşı koymazsan tecavüz gelir”

Bunu Vitali’den öğrenmişti Nuri. Vitali insanların Nuri’ye karşı davranışlarının Nuri’de hiçbir tepki yaratmadığını gözlemlemiş, oğlanı kenara çekip;

“Bak oğlum ; dört duvar arasında ne yaşadığın beni ilgilendirmez, özel hayatında kiminle nerede ne yaptığın da umurumda değil ama mutsuz olman beni ilgilendirir çünkü işe yansır, insanlara tepki vermemen onları sadece daha fazla azdırır üstüne gelmelerini kolaylaştırır, sessizlik senin seçtiğin hayatta iyi bir yol değil, bu sessiz munis tavrın- halin felaketine sebep olacak, kendine bunu yapma, bu şekilde yaşayacaksan herkesle savaşabilecek gücün olmalı, sessizlik güçtür doğru ama tacize karşı koymazsan tecavüz gelir, insanlara sınırlarını bildirmek gerek oğlum; yoksa ezer çiğner talan ederler sana ait, özel olan her şeyi” Nuri başını sallamıştı konuşma bittiğinde. Vitali haklıydı, insanlar biraz esneklik görmeyiversinler hemen aşıyorlardı sınırları duvarları, hele kendilerinden olmayan, kendilerine benzemeyen değişik bir türe asla tahammülleri yoktu, aşağılamak ezmek yok etmek olmamış gibi davranmak konusundaki maharetleri bu dünyada yaşayan başka hiçbir canlıda yoktu.

Nuri ilgilenmiyor hava ile insanlar her yerde sadece soğuktan bahsediyorlar çille -peçe bitmedi ki  kırk gün gele-geçe’ye kavuşsak diye bekleşiyorlar. Hıdır; Nevbahar’da gelecek İstanbul’a ama nevbahar diretiyor geleceğine dair umut vermemek için kırk gün gele-geçe de bile. Hıdır’ı çok özlediğini Hıdır gelene kadar kendisine bile söylemedi Nuri, sabahları Hıdır’ın traş olurken banyoda  jiletin arasına giren kılları temizlemek için lavaboya hafifçe vurma seslerini özlemişti Hıdır’ın kahvesini  içerken tüttürdüğü sigaranın kokusunu özlemişti, Hıdır’ın sabahları ona gülümseyerek bakmasını özlemişti, geceleri gelip üstü açık mı? diye kontrol etmesini, alnına düşen perçemi düzeltmesini, sevişirken saçlarını okşamasını, şehvetin içine katmayı başardığı şefkati özlemişti.Adamın varlığını özlemişti Nuri, ama bunu kendisine bile söylemedi, gizledi. Mümkün olsa Beyoğlu’nda dükkanda yatıp eve gelmeyecekti, atölyede sabahladığı da oldu çok kere iş yetişsin diye, kimse anlamadı Nuri’nin  iş aşkı dışında Hıdır olmayınca boş-loş ve anlamsız olan eve gitmek istemediği için sandalyede yahut dikiş makinesinin başında uyuyakaldığını.

Hıdır fırfıro Kemal’in defterini dürdükten sonra kaldı Sarız’da , Kemal’den gelecek karşı saldırı ihtimaline karşı bekledi. Silah belinde gitti geldi hana hamama, tetik durup kulak kesildi arkasından gelen her çıtırtıya. İt ne hırladı ne ısırdı bunları yapmayı ilerleyen zamanlara bırakıp karısını kızlarını toplayarak ayrıldı Dokuzdolanbaç’tan. Ankara’ya yerleştikleri haberini aldı Hıdır, en azından kızlarının çalışabileceği bir şehir diye düşündü.Çok sürmez elindeki parayı yer bitirir gene düşerdi ya Nuri’nin peşine kavat, bu zamanı gelince çaresine bakılacak şeydi. Bütün teşkale  sona erip de kendisiyle kaldığında Nuri’yi çok özlediğini fark etti. Başını iki yana salladı, Nuri’yi kaybetmemek için ne yapabileceğini düşündü, içinde Nuri’nin olmadığı bir hayatı yaşamak istemediğini itiraf etti, pek çok kadın ve kadınlardan hoşlanmadığını kabul ettikten sonra bir sürü de erkek deneyiminden sonra bu sessiz munis oğlana nasıl bu kadar kapıldığını sordu , Nuri hiçbir şey talep etmiyordu mesela ne parasında gözü vardı Hıdır’ın ne saltanatında, saygıda kusur etmiyordu, abartılı sevgi gösterileri yapmadığı doğruydu ama bu sevmediği anlamına gelmiyordu oğlan sessizce seviyordu Hıdır’ı içten seviyordu ,Hıdır’ı zora sokacak hiçbir şey yapmamıştı şimdiye dek. Yalnızlıktan nemalanarak sürdürdüğü yaşamda gayet rahat ve mesuttu hani Hıdır? İstediği kadar  alıyor sonra kibar bir beyefendi gibi yolluyordu gözüne kestirip elde ettiklerini, ne oldu şimdi? Hıdır alışık değildi birilerini özlemeye, iç içe yaşayıp ömrü yettiğince ilişkiyi sürdürmeye, mutluydu oğlanın varlığından aynı havayı solumaktan, özlüyordu ve sıkılıyordu canı Nuri’nin sesi teni nefesi uzaktayken!  Bütün bu sorulara cevap veren olmadı içeriden “aşıksın reis” diye mırıldandı, bunun ölçülüp biçilecek tartılıp bölünecek kaldırılıp konacak tarafı yok aşıksın! Elli yaşına merdiven dayamış bir aşıksın, ahir ömrün son deminde başa gelecek iş değil ya bu! Ama sana oldu işte! aşıksın…Hıdır başını iki yana salladı; bununla nasıl baş edilir bilmiyorum ama evet aşığıyım dedi . Yine de hemen İstanbul’a  dönmedi. Vuslata erecek olmanın heyecanının yaşadığı anları güzelleştirmesine, içini kıpır kıpır sevinçle doldurmasına, özlemin boğazına kadar dolmasına izin verdi. İlk kez yaşadığı bu hislerin keyfini sürdü bir süre. Nuri’yi görmek konuşmak varlığından mutlu olmak ‘ihtiyaç’ haline gelene dek bekledi.

Uzun süre yüzünü göstermeyen güneş bir Mart sabahı acıdı İstanbul’a bütün haşmetiyle doğuverdi, insanlar gülümser gibi oldular o sabah, hamd ettiler göklere, nevbahar peçesini çıkarıp yüzünü gösterdi diye. Hıdır insanların ender olarak gülümsediği  İstanbul’a güneşin doğuverdiği o sabah geldi, yer gök evren vuslatı kutluyor diye düşündü bu fikir hoşuna gitti, insanların onaylamadığı şeyleri tabiatın onaylaması fikri Hıdır’ı neşelendirdi. Şimdiye dek  herkesin bilmediği aslında bilip dillendirerek üstüne söz söylemediği , zenginliğin de koruyup kolladığı istediğine istediği gibi ulaşıp erişmesini kolaylaştırdığı tercihleri Nuri ile birlikte ağızlara sakız, kargalara gak gak, itlere hav hav, leyleklere lak lak olmuştu zaten. Kimse çıkıp yüzüne tek söz söyleyememişti ama adının önüne eklenen sıfatları tahmin etmek için müneccim olmak da gerekmezdi. Ne Sarız ne de Dokuzdolanbaç bu büyük lokmayı yiyip yutup sindirebilecek mideye sahip değildi.İki erkeğin aşkına, hayatı paylaşmalarına, eş olarak yaşamalarına  saygı gösterebilecek bir yer var mıydı? Hıdır bilemedi.Kapalı kapılar ardında yaşanan her ne ise bilip de umursamayan, esefle kınamayan ahlak kumkuması diğerleri birileri yaşam şekline sahip çıktığında “tuu kaka pis rezil ahlaksız dinsiz kitapsız imansız allahsız sapık …” diye başlayan söylemleri ile cesur olanları her yerde yargılayıp idam etmekten çekinmez, kişileri hedef tahtası haline getirip evire çevire ahkam kesmekten pek hoşlanırdı. Değişen yer mekan iken zihniyet bir milim kıpırdamazken hele de Nuri gibi giyimi ve hali tavrı aşırı dikkat çeken biriyle ilişkisine sahip çıkıp savunmak epeyi sorun çıkaracaktı. Olabilecek şeyleri düşününce keyfi kaçan Hıdır; “aşığım” duygusuna yaslandı,bu duygu içine su serpti, gülümsetti adamı, gidip kendine bir fincan kahve yaptı, oturdu koltuğuna Nuri’nin gelişini beklemeye başladı.

Nuri Vitali’den izin alarak erken geldi eve o gün, kapıyı anahtarla açtı, salonda oturmuş gülümseyen Hıdır’a “Reis hoşgeldin” dedi. “Hoşbulduk” Kısa bir süre birbirlerine baktılar sonra Nuri koşar adımlarla gidip Hıdır’ın oturduğu koltuğun önüne diz çöktü, kollarını Hıdır’ın beline dolayıp başını göğsüne yasladı “Beni bu kadar uzun süre yalnız bırakma reis, bir daha bırakma, beni bırakıp gitme çok zordu reis sen olmadan çok zor” dedi. Hıdır yerden çekerek kaldırdı Nuri’yi kucağına aldı “Şşş, tamam geldim artık, işlerim vardı” diyerek perçemini düzeltti ve saçlarını okşadı, koltukta bir süre Nuri kucağında oturan Hıdır hayatında ilk kez her şeye sahip olduğunu düşündü, istediği her şeye, duyduğu şey katışıksız huzurdu, bu duyguyu  kaybetmemek için cinayet bile işleyebileceğini düşündü bu düşünce ürpertti Hıdır’ı Nuri’ye daha sıkı sarıldı, öpüşmeye başladıklarında Hıdır anın hazzına teslim etti aklını, yumuşak ılık bir bulutta yatıp alemi seyrediyormuş gibi yüzü mutlulukla kutsandı.

Güneşin İstanbul’u ılıtıp ısıtmak konusunda cömert davrandığı pazar gününün tamamını Nuri’nin neler yaptığı ile ilgili ayrıntıları dinleyerek geçirdi Hıdır, Moda Burnu’nda çay bahçesinde oturmuşlardı, deniz masmavi hava ılık , kışı atlatmayı başaran kuşların cıvıltıları ağaçların sevinci yansımıştı gözlerine, normalde pek konuşmayan  Nuri susmuyordu, Hıdır’ın dinlerken gülümseyişini görmeyi başarabilen hiç kimse ikisinin keyfini kaçıracak bir şey yapmaya yeltenmedi o güzel bahar günü, çaycı bile Nuri’nin ojeli tırnaklarına şöyle bir bakmakla yetindi. Rahatsız edilmeden halka açık mekanda zaman geçirebilmek iyimserlik aşıladı Hıdır’a , Nuri’nin “babamı gördün mü?” sorusu bile canını sıkmayı beceremedi. “Babamı gördün mü?” Hıdır düşünmüştü bu soruya ne cevap vereceğini; “Ankara’ya taşınmış seninkiler, borçtan kaçtılar dedi Ömer, Artin’e gelip sormuş seni birkaç kez, yerini bilir misin? demiş, sonra toplayıp pılıyı pırtıyı taşınıvermişler bir gecede … “Sustu Hıdır, Nuri’nin anlattıklarından kuşku duyup duymadığı hakkında endişe duydu, oğlanın yüzünde kuşkuya ait bir gölge aradı bulamadı. “Dokuzdolanbaç’a da öyle taşındık biz, bir gece vakti birdenbire, her şeyi bırakıp canımızı alarak sadece, demek yine battı gırtlağa kadar.” Sustu ufka doğru baktı Nuri, çayını bitirene dek sustu oturduklarından beri ilk kez sustu, Hıdır’ı rahatsız etti suskunluğu “Kalk gidip bir şeyler yiyelim ben acıktım ne dersin köfteciye?” Nuri’nin gözleri ışıldadı köfteyi duyunca “Piyazı duble isterim sana da bir kaşık vermem!!” Çaycıdan hesabı isteyen Hıdır “Tamam, tamam dokunmayız piyaza!” dedi gülerek. Ne zaman Nuri’den vazgeçmesi gerektiğini düşünse bu günü hatırlayıp caydı vazgeçme düşüncesinden Hıdır, mühürlü günlerden biriydi o güneşli güzel pazar, mührü kırılmayacak açılmayacak bozulmayacak mührün sakladığı demin yaşanmış kadar net hatırlanacak hafızadan ne yapsan silinip atılamayacak o özel günlerden.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir