Doğaoğlu Olabilse İnsanoğlu

by • 9 Nisan 2017 • DemlikYorumlar (0)291

Susarak katlandığımız hayatın içinde koyun güdüyoruz. Saliseler yıllara meydan okurcasına sallanıyor zamanın içinde. Tüm gücüyle haykırıyor geçmişe bitişik yaşamlar. Neden sonra biyoloji dersinde öğretmenimin sorduğu ‘saç canlı mıdır?’ sorusuna düşüyor aklım birden? Ki ‘cansızdır’ dedim, cansız. Aslında hiç de hesaba katmamıştım onun da bir parçam olduğunu. Oysa dedim kendi kendime ‘yürek’, o da canlı bir parçasıydı ya insanın. İşe yaramamıştı öğretmen kılıklı gölgelerin öğrettikleri demek ki. Tümden gelip, tüme varamamıştı ya boşluklar, aklımızda sallananlar… Öğretilenler; insanların kendilerini kandırdıkları, beyinlerine kazımaya çalıştıklarıydı belki de…

Aslında var olduklarına varamayanlar, hayatın anlamını bir kuşun çığırtkanlığında aramalıydılar; sonu yok sandığımız bozkırların sarı otlarında aramalıydık ya yaşama gelişimizi, aramadık, ne yerde ne de gökte… Başaramadık, çünkü insanoğluyduk -aslında hiç insan olabilmeyi başaramamış… Çünkü dedim ya insanoğluyduk; insan olabilmeyi midesine indirmiş varlıklar, iki ayaklılardık. Hiç kendimize rastlamayanlardık uzun bir yolda, kalabalık caddelerde. Sanki göğün altında yalnız, boş kalan yollara sırtımızı çevirirdik hep. Sanki değil, öyle yapardık hatta. Bakamadık ki yollara yaşamın ikizleri diye. Aktıkça üstünde, bizi sadece varmak istediğimize –aslında var olmayanlara- götürdüğünü sandık çünkü. Hiç hesaba katmadık alnı kırışık yaşlı yüzlerden, kadın suratlardan, erkek kılıklı sokaklardan, evlerden, şehirlerden, yalnızlıklardan, bir minibüsün radyosunda çalan türkülerden, çocukluktan, sonsuz umutlardan ve bazen sarıdan, yeşilden, en çok da Edip’in mavisinden ve en önemlisi yolculuklardan geçtiğimizi. Gözümüzü zamanın kalbine daldırırdık, akrep ve yelkovana komşu olduk. Çünkü bitmesini istedik yolların. Doğruca orantılandı, kenetlendi o an yol ve zaman; ikisi de birbirini tüketiyordu, aslında en çok bizi tükettiklerini yok sayarak ya da bilmeden, bitsin istedik. Sevincini tadamadan güneşin, ölsün istedik çünkü ışığını görmek için yıldızların. Aslında hep bir zıtlıklar imparatorluğunda hüküm süren bir atlı arabanın sadece tekerlekleri gibiydi ruhumuz. Sürte sürte çakıllı, tozlu topraklara, katıyorduk yolların tıkırtısını içlerimize ve daha nelere benziyorduk bilmem ama en çok zindanında vakit geçirmeye alışmıştık dünyanın.

İnsanoğluyduk dedim ya; ne olduysa onu istemedik. Yetinmedik göğün mavisiyle, mutlu olamadık ya papatyaların umuda benzer gönüllerinde ve güneşin dostluğuyla-ki o hep ısıtırdı içimizden ötedekileri. Evet, insanoğluyduk çünkü. Bazen çok şey, bazen sadece koskoca ‘hiç’lerin içinde yüzmeyi bilmeyen boğulanlardık. İnsanoğluyduk, doğuştan doğaya ‘kör’ olarak doğanlardık. Ne kadar acınası, zavallı gözüküyorduk acaba gökyüzünden, yıldızlardan, galaksilerden, uzaydan… Baktıkça yukarılardan insanlara, üzülüyor muydu acaba bulutlar da? Ki temizlesin diye mi akıtıyordu gözyaşlarını üzerimize, ruhumuzdaki kirlilikleri dondurup çatlatsın diye mi istila ediyordu buz kristalleri yeryüzüne, içimize… Ardından rüzgâr haykırıyordu; “uyan, kendine gel insanoğlu!” diye. Sonra neden sadece bir el sıkışma töreni gibi gelip geçiyordu onlar, rüzgârlar? Sıkıntısının içinde boğulmuş yapraklar gibi neden yüzünü saklıyordu gürgen, palamut ve yeryüzünün yeşillikleri? Sorularım, sarmallaşmalar kraliyetinin en soytarısı, en paradoksal iniltileri içinde yaşatan bir prens belki de. Kim bilir diye geçiştiriyordum onları da.

Ve öğrendim artık ‘cansız’ sandığım şeylerin –nefes almasa da insan olmasa da-aslında ‘canlı’ olduklarını diyorum. En büyük tanığım sayın doğayı, yüreğinden nazikçe tutup sahneye çıkarıyorum sonra. İnsandan daha insan, ruhtan daha ruh ve bir beden olmanın ötesinde ‘var olan şeylerin toplam’ıydı. Çünkü: insanoğlu değil ‘’doğaoğlu’’ vardı ya da olsun istedim…

Yazdıklarım akrep ve yelkovana hediye olsun…

Yazan: Hatice Arslan

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir